back to top
Ana Sayfa Kültür Sanat Aşkın İki Yüzü: Masumiyet’ten Mahpusluğa Uzanan Bir Roman Tartışması

Aşkın İki Yüzü: Masumiyet’ten Mahpusluğa Uzanan Bir Roman Tartışması

Fuat Ercan’ın iki roman üzerinden açtığı tartışma, yalnızca edebî bir karşılaştırma değil; aşkın, sınıfın, özgürlüğün ve “mutluluk” fikrinin iki ayrı tarihsel momentte nasıl kurulduğunu gösteren ideolojik bir yarılmaya işaret ediyor.

Akademisyen Fuat Ercan, sosyal medya paylaşımında iki romanı yan yana koyuyor: Ankara Mahpusu ve Masumiyet Müzesi. İlki 1946’da yayımlanmış, erken Cumhuriyet döneminin sınıfsal ve siyasal gerilimleri içinde kaleme alınmış; ikincisi ise 2000’lerin başında, küreselleşmiş İstanbul fonunda yazılmış bir “aşk ve hatıra” anlatısı.

Ercan’ın dikkat çektiği benzerlik çarpıcı: Her iki romanda da erkek kahraman, hayatını bir kadına adanmışlık üzerinden anlamlandırıyor. Ancak öykülerin sonu ve o sonların ima ettiği dünya görüşü birbirinden kökten farklı.

Aşkın Nesnesi mi, Hayatın Kendisi mi?

Suat Derviş’in romanında Vasfi, Zeynep için “hayatını mahvettiğini” düşünür ama pişman değildir. Bu fedakârlık romantik bir yüceliş gibi görünür. Ne var ki roman Zeynep’le bitmez. Zeynep’in ardından gelen “siyah bereli kadın” ile birlikte anlatı yeni bir ufka açılır: Mutluluk bir kişide, bir nesnede ya da bir anda değil; hayatın bütünlüğünde aranmalıdır. “Mutluluk hayatın ta kendisidir” cümlesi, romanın felsefi eksenini kurar.

Buna karşılık Orhan Pamuk’un romanında Kemal’in hikâyesi Füsun’un fotoğrafını öpüp cebine koymasıyla son bulur. “Herkes bilsin, çok mutlu bir hayat yaşadım” derken, bu mutluluk bir kişiye, bir takıntıya ve nihayetinde bir müzeye sabitlenir. Aşk, burada hayatı genişleten değil; onu tek bir eksende donduran bir deneyime dönüşür.

İki roman arasındaki temel fark tam da burada belirginleşir: Biri aşkı aşarak hayata varır; diğeri hayatı aşkın müzesine dönüştürür.

Tarihsel Ruh Ve Sınıfsal Zemin

Bu fark yalnızca bireysel estetik tercihlerle açıklanamaz. Romanların yazıldığı tarihsel bağlam belirleyicidir.

1940’ların Türkiyesi, savaşın gölgesinde, sınıf çelişkilerinin ve yoksulluğun belirgin olduğu, sol düşüncenin baskı altında ama diri olduğu bir dönemdir. Suat Derviş’in metninde aşk, bireysel bir melankoli değil; toplumsal koşulların içinde sınanan bir deneyimdir. Vasfi’nin trajedisi yalnızca duygusal değildir; sınıfsal ve siyasal bir çerçeveye oturur.

2000’lerin başındaki Türkiye ise neoliberal dönüşümün derinleştiği, tüketim kültürünün ve nostaljik kent imgesinin öne çıktığı bir evredir. Masumiyet Müzesi’nde aşk, sınıfsal eşitsizlikle temas etse de onu dönüştürmez. Kemal’in Füsun’a duyduğu tutku, burjuva ayrıcalığının içinden konuşur; aşk, kolektif bir ufuk değil, kişisel bir takıntı olarak kurulur.

Benzer kurgu örüntüsüne rağmen (erkek öznenin kadına adanmışlığı) ideolojik sonuçlar farklıdır. Suat Derviş’te adanmışlık, insanî bir genişlemeye açılır. Orhan Pamuk’ta ise adanmışlık, estetikleştirilmiş bir kapanmaya.

Erkek Özne Ve Kadının Konumu

Her iki romanda da anlatı erkek karakterin bilinci üzerinden ilerler. Ancak kadın figürlerin konumu ayrışır.

Zeynep, Vasfi’nin hikâyesinde bir “ideal” olmanın ötesinde, toplumsal koşulların içinden konuşan bir figürdür. Onun ardından gelen siyah bereli kadın, romanın umut kapısını aralar. Kadın burada yalnızca arzu nesnesi değil; düşüncenin ve geleceğin taşıyıcısıdır.

Füsun ise Kemal’in bakışında çoğu zaman bir hatıraya, bir objeye dönüşür. Romanın sonunda kurulan müze, bu nesneleşmenin somutlaşmış hâlidir. Aşk, koleksiyonlaştırılır.

Bu nedenle Ercan’ın “Suat Derviş’in kurgusuna yansıyan duruşu daha insani, sıcak, sahici buluyorum” cümlesi, yalnızca bir okur tercihi değil; aynı zamanda bir dünya görüşü beyanıdır.

Zaruretten Hürriyete

Suat Derviş’in “Hürriyet ve Zaruret” başlıklı yazısında dile getirdiği düşünce, romanındaki felsefi zemini açıklar: İnsan, emeği üzerindeki esaretten kurtulduğunda hayvanî yaşama şartlarından insanî yaşama sıçrayacaktır. Bu, Marksist bir özgürlük tasavvurudur; mutluluğu bireysel tatminde değil, toplumsal dönüşümde arar.

Masumiyet Müzesi’nde ise özgürlük bireysel hafızanın estetikleştirilmesidir. Kemal, Füsun’un kaybını bir müzeye dönüştürerek kendince “tamamlar”. Ancak bu tamamlanma, toplumsal bağlamdan kopuktur.

Benzerliklerin Nedenleri

Peki kurgu neden bu kadar benzer?

  1. Modern aşk anlatısının yapısal kodları: Erkek öznenin ulaşılamaz kadına yönelimi, 19. yüzyıldan beri modern romanın temel motiflerinden biridir.
  2. Türkiye’de modernleşme deneyimi: Sınıf atlama, kentleşme ve kültürel farklılıklar iki romanda da aşkın önündeki engelleri belirler.
  3. Melankoli ve kayıp teması: Hem erken Cumhuriyet’in hem de geç neoliberal dönemin ortak duygusu bir “eksiklik” hissidir. Ancak biri bu eksikliği kolektif bir ufka bağlar, diğeri bireysel bir hafızaya.

Sonuç Yerine: Müze mi, Mücadele mi?

İki roman, iki ayrı “mutluluk” tanımı öneriyor. Biri mutluluğu hayatın akışında, emeğin ve kolektif umudun içinde arıyor. Diğeri mutluluğu kaybın estetik muhafazasında buluyor.

Belki de asıl soru şu: Aşk bizi dünyaya mı açar, yoksa dünyayı tek bir odaya mı kapatır?

Suat Derviş’in yanıtı nettir: Mutluluk hayatın kendisidir. Onu bir kişide, bir nesnede ya da bir vitrinde aradığımızda, yalnızca bir zerresini yakalarız.

Ve edebiyat, tam da bu ayrımda, yalnızca bir estetik tercih değil; bir taraf seçme biçimidir.