Aynı gökyüzünün altında, birbirine birkaç kilometre uzaklıkta duran ama birbirine ışık yılı kadar yabancı iki ayrı dünyanın iç içe akışını izliyoruz. Biri pazar yerinde başlar. Akşamüstüne doğru çöken yorgun ışığın altında tezgâhlar sökülürken, sebzelerin üzerine sinmiş toz ve ezilmiş meyvelerin kokusu havada ağırlaşır. Kamera bir yaşlıya mikrofon uzatır. Sorular kısadır, cevaplar daha da kısa. Fakat asıl uzun olan, o birkaç kelimenin arkasındaki ömürdür. İki eliyle boş bir poşeti tutar; poşetin ağırlığı yoktur ama içindeki yokluk ağırdır. Bir salkım üzüm, birkaç domates, yarım kilo patates… Bu eksiklik gramla ölçülemez. Eksik olan yalnızca gıda değil, yıllarca verilmiş emeğin karşılığının yerini bulmamasıdır.
O beden bir zamanlar üretimin içindeydi. Fabrikada, tarlada, büroda, atölyede. Bir ülkenin zenginliği onun zamanı üzerinden birikti. Şimdi üretim sürecinin dışına düşmüş bu beden, sanki anlamın da dışına itilmiştir. Emeklilik dinlenme değil, görünmezlik eşiğine dönüşmüştür. Mikrofon uzatıldığında boğazda düğümlenen ses, kişisel bir mahcubiyet değil; ömrünü harcayanların sistem tarafından atığa dönüştürülmesinin yankısıdır. Üretim süreci içinde değerli olan emek, üretimden çekildiği anda yük sayılmaya başlar. Pazar artıklarının arasında aranan şey yalnızca ucuz sebze değil, yitirilmiş bir haysiyettir.
Bu sahne birkaç saniye sürer. Kamera dar bir çerçeve çizer; yoksulluk estetik bir kesite indirgenir. Oysa boş poşetin içinde yalnızca alınamayan ürünler değil, birikmiş enflasyon, eriyen maaş, artan kira ve fatura vardır. Ekonominin soyut dili, o poşetin içindeki boşlukta somutlaşır. “Satın alma gücü” denilen şey, bir yaşlının eğilmiş omuzlarında görünür olur. Rakamlar bir yüz kazanır.
Tam o anda yayın kesilir. Reklam başlar. Parlak bir dünyanın kapısı açılır. Yüksek duvarlarla çevrili, güvenlik kulübeleri olan, peyzajı kusursuz siteler ekrana dolar. Çimler hep yeşildir, güneş hep altın rengi doğar, çocuklar güvenli alanlarda koşar. Ekranın altından bir cümle geçer: “4 milyon peşinat, ayda 100 bin taksitle ev sahibi olabilirsiniz.” Bu cümle bir hesap değil, bir eşiği işaret eder. O eşiği aşabilenlerle aşamayanlar arasındaki çizgiyi.
Burada ev yalnızca barınak değildir. Birikmiş servetin kendini betona dönüştürme biçimidir. Mekân, sınıfsal ayrımın sertleşmiş hâlidir. Yüksek duvar güvenlik kadar ayrılığı temsil eder. Kamera sitenin içini gösterir; dışarısı kadraja girmez. Dışarısı pazarın kalabalığını, geçim derdini, belirsizliği taşır. İçerisi planlanmış, steril bir düzen sunar. Birinde hayat her ay yeniden hesaplanır; diğerinde hayat yatırım planı olarak kurgulanır.
“Ev sahibi olmak” vaadi, bir mülkiyet ilişkisinden fazlasıdır; bir kimlik teklifidir. Bu teklifi kabul edebilen, kendini dışarıdaki kırılganlıktan soyutlar. Duvarlar yalnızca fiziksel tehditlere karşı değildir; toplumsal eşitsizliğin çıplak görüntüsüne karşı da örülüdür. Pazar yerindeki yoksulluğun sesi bu duvarları aşmamalıdır. Çünkü o ses, içeride kurulan kusursuzluk anlatısını bozar.
Reklam biter, kürsüde bir politikacı belirir. “İç cepheyi tahkim edelim” der. Bu çağrı, ortak bir kader varsayar. Oysa hangi ortaklık? Pazardan boş dönen emekli ile dört milyonluk peşinatı ödeyebilen yatırımcı aynı gerçekliği mi yaşar? Aynı riskleri mi taşır? Cephe kavramı, ortak tehdide karşı birlik ima eder. Burada tehdit ortak değildir. Bir kesim için kriz, birikimi koruma meselesidir; diğer kesim için hayatta kalma sorunu.
“İç cephe” söylemi, ayrışmayı örten bir perdeye dönüşür. Sanki tek bir toplumsal özne varmış gibi konuşulur. Oysa toplum yekpare değildir. Gelir, mülkiyet ve erişim imkânları eşit dağılmamıştır. Barınma hakkı piyasanın koşullarına bırakıldığında, ev bir ihtiyaç olmaktan çıkar; birikim aracına dönüşür. Toprağın değeri spekülasyonla yükselir, konut fiyatları artar, kira katlanır. Aynı şehirde bazı mahalleler değer kazanırken, bazıları yoksulluğun yoğunlaştığı alanlara dönüşür. Mekân, toplumsal hiyerarşinin haritasını çizer.
Pazar yerindeki boş poşet ile lüks sitenin broşürü arasındaki fark yalnızca rakamsal değildir. Birinde zaman ay sonuna kadar dayanma çabasıdır; diğerinde zaman, sermayenin çoğalma takvimidir. Birinde gelecek kaygı üretir; diğerinde gelecek getiri hesabıdır. Bu nedenle yarılma ekonomik olduğu kadar varoluşsaldır. İnsan, içinde bulunduğu üretim ve mülkiyet ilişkilerine göre dünyayı algılar.
Kent bu yarılmayı görünür kılar. Yüksek güvenlikli siteler küçük adalar gibidir; çevresindeki mahalleyle temasını en aza indirir. Kartlı geçişler, kameralar, özel otoparklar bir sınır çizer. Pazar yerinde ise herkes aynı kalabalığın içindedir; fakat cebindeki para görünmez bir sınır oluşturur. Aynı sokakta yürüyen iki insan, aynı şehri yaşamaz.
Krizin derinleştiği dönemlerde bu fark daha belirginleşir. Fiyatlar arttığında herkes eşit etkilenmez. Bir kesim için bu dalgalanma yeni yatırım imkânları yaratır; diğer kesim için temel ihtiyaçlara erişimi zorlaştırır. Buna rağmen fedakârlık çağrıları çoğu zaman zaten fedakârlık içinde yaşayanlara yönelir. Sermaye korunur, mali yük aşağıya doğru aktarılır. “Birlik” dili, bu aktarımı görünmez kılar.
Televizyon ekranı karardığında bile bu iki dünya varlığını sürdürür. Bir mahallede tasarruf için erken sönen ışıklar vardır; diğerinde peyzaj aydınlatması gece boyunca yanar. Bu fark estetik değil, güç ilişkisidir. Kimin mekânı aydınlatılacak, kimin yaşamı karartılacak? Cevap, mülkiyet ilişkilerinde saklıdır.
Bu nedenle iç cephe söylemi metafizik bir varsayımdır. Gerçekte var olan yarılmayı, var olması arzulanan bir bütünlükle ikame eder. Oysa boş pazar poşeti ile 4 milyonluk peşinat arasındaki mesafe, tek bir kelimeyle kapanmaz. Aynı gökyüzü altında yan yana duran bu iki evren, ortak bir kader değil, keskin bir ayrışma üretir. Televizyonun art arda gösterdiği görüntüler, birliğin değil; üretimden dışlananlarla birikimden güç alanlar arasındaki derin uçurumun fotoğrafıdır. Bu fotoğraf geçici bir haber anı değildir. Kentin dokusuna, konut fiyatlarına, maaş bordrolarına ve gündelik hayatın ritmine kazınmış kalıcı bir ayrımdır.



















