back to top
Ana Sayfa Yorum Bitmeyen Gölge: 28 Şubat’ın Siyasetteki Uzun Mesaisi

Bitmeyen Gölge: 28 Şubat’ın Siyasetteki Uzun Mesaisi

28 Şubat 1997, Türkiye siyasal tarihinde yalnızca bir Milli Güvenlik Kurulu toplantısının tarihi değildir. “Postmodern darbe” olarak anılan bu süreç, bir hükümetin sonunu getirirken devlet-toplum-din ilişkilerini de sert biçimde yeniden şekillendirdi. Ancak aradan geçen yıllara rağmen 28 Şubat, tarih kitaplarına hapsedilmiş bir dönem olmaktan çok, siyasetin üzerinde dolaşan uzun bir gölgeye dönüştü.

Bugün 28 Şubat, yaşanmış bir müdahalenin adı olmanın ötesinde, siyasal dilin kurucu referanslarından biri olarak işlev görüyor. Özellikle İslamcı siyaset açısından bu tarih, yalnızca bir mağduriyet hafızası değil; aynı zamanda meşruiyet üreten bir siyasal sermaye niteliği taşıyor.

Mağduriyetin Kurucu Anlatıya Dönüşümü

28 Şubat sürecinde başörtüsü yasakları, katsayı uygulaması, imam hatip liselerine dönük sınırlamalar ve kamusal alanda yaşanan dışlanma, geniş bir toplumsal kesimde derin izler bıraktı. Bu deneyim, dindar muhafazakâr çevrelerde güçlü bir kolektif hafıza yarattı.

Başlangıçta bu hafıza, askeri vesayetle hesaplaşma ve sivilleşme talebinin dayanağı oldu. Demokratikleşme söylemi, mağduriyet üzerinden geniş bir toplumsal destek buldu. Ancak zaman içinde bu anlatı, yalnızca geçmişi hatırlatmanın değil, bugünü tahkim etmenin aracı haline geldi. 28 Şubat, bir hak ihlalleri dönemi olmaktan çıkarak, siyasal kimliğin kurucu mitlerinden biri olarak konumlandı.

Bu dönüşüm, mağduriyetin eleştirel bir yüzleşme zemini olmaktan ziyade, siyasal sadakati pekiştiren bir bağlayıcıya evrilmesine yol açtı.

Süreçten Sembole, Sembolden Meşruiyet Zırhına

Yıllar içinde 28 Şubat, somut bir tarihsel olaydan çok, soyut bir tehdit imgesine dönüştü. Her politik kriz anında “yeni bir 28 Şubat mı?” sorusunun dolaşıma girmesi, bu tarihin bir tür sürekli alarm mekanizmasına dönüştürüldüğünü gösteriyor.

Bu söylem, iktidarın karşılaştığı eleştirileri geçmişin vesayet düzeniyle özdeşleştirme imkânı sundu. Böylece 28 Şubat, yalnızca askeri müdahalelere karşı bir demokrasi talebini değil, mevcut siyasal düzenin korunmasını da meşrulaştıran bir referans noktası haline geldi.

Oysa gerçek bir hesaplaşma, yalnızca askeri bürokrasiye değil, tüm güç yoğunlaşmalarına eşit mesafede durmayı gerektirirdi. Vesayet eleştirisinin ilkesel bir demokrasi anlayışına dayanması beklenirdi. Ancak pratikte bu eleştiri çoğu zaman seçici kaldı; askeri müdahale eleştirilirken, sivil iktidarın güç birikimi aynı ölçüde sorgulanmadı.

Seçici Hafıza Ve Siyasetin İnşası

Siyasal hafıza, her zaman belirli tercihlerin ürünüdür. 28 Şubat söz konusu olduğunda da benzer bir seçicilik dikkat çekiyor. Dindar kesimlerin yaşadığı mağduriyetler haklı olarak gündemde tutulurken, aynı dönemin başka toplumsal kesimlere etkileri ya da devletin farklı otoriter pratikleri daha az görünür hale geldi.

Bu durum, 28 Şubat’ın ortak bir demokrasi dersine dönüşmesini zorlaştırdı. Süreç, geniş bir özgürlük perspektifi içinde ele alınmak yerine, belirli bir siyasal kimliğin referans çerçevesine sıkıştı. Böylece tarihsel bir müdahale, evrensel bir hukuk devleti tartışmasının zemini olmaktan ziyade, kimlik temelli bir siyasal anlatının yapı taşına dönüştü.

Gölgeden Çıkmak Mümkün Mü?

Bugün 28 Şubat, fiilen kapanmış bir dönem; ancak siyasal olarak kapanmamış bir dosya. Geçmişte yaşanan hak ihlalleri hafızada canlı tutulurken, bu hafızanın bugünkü güç ilişkileriyle kurduğu bağ yeterince tartışılmıyor.

Bir tarihsel travmanın sürekli güncellenmesi, onu yalnızca hatırlanan bir olay olmaktan çıkarıp siyasal düzenin kurucu unsurlarından biri haline getirebilir. Bu durumda 28 Şubat, geçmişin karanlık bir sayfası olmaktan çok, bugünün siyasal mimarisini şekillendiren bir gölgeye dönüşür.

Gerçek bir yüzleşme ise, mağduriyeti siyasal sermayeye dönüştürmekten değil; ilkesel ve evrensel bir demokrasi anlayışıyla tüm vesayet biçimlerini (askeri ya da sivil) eşit biçimde sorgulamaktan geçer. Ancak o zaman 28 Şubat, siyasal dilin sürekli başvurulan bir dayanağı olmaktan çıkar ve gerçekten tarihin konusu haline gelir.