Bazen bir antlaşma yalnızca diplomatik bir metin değildir; bir çağın güç dengelerini, korkularını ve zorunluluklarını içinde taşır. 20 Temmuz 1936’da imzalanan Montrö Boğazlar Sözleşmesi de böyledir. Yüzeyde teknik bir “geçiş rejimi” gibi görünse de, özünde emperyal rekabetin, güvenlik kaygılarının ve bölgesel güç mücadelelerinin yoğunlaştığı bir tarihsel düğüm noktasıdır.
Bu düğümü anlamak için geri çekilmek gerekir. Çünkü Montrö, bir başlangıç değil; bir kırılmanın sonucudur.
1923 tarihli Lozan Boğazlar rejimi, Türkiye’ye sınırlı egemenlik tanımış; Boğazlar askerden arındırılmış ve uluslararası bir komisyonun denetimine bırakılmıştı. Bu durum, genç Cumhuriyet açısından egemenliğin eksik, güvenliğin ise kırılgan olduğu bir düzen anlamına geliyordu. Nitekim akademik çalışmaların da vurguladığı gibi, Lozan rejimi Boğazları “milletlerarası bir statüye” tabi kılmış ve Türkiye’nin doğrudan kontrolünü sınırlandırmıştı .
Ancak tarih sabit değildir. 1930’ların ortasına gelindiğinde Avrupa hızla militarize oluyor, Versailles düzeninin çöküşü belirginleşiyor, Nazi Almanyası’nın Ren bölgesini işgali ve İtalya’nın Habeşistan’ı işgali gibi gelişmeler kolektif güvenlik sistemini fiilen işlevsiz hâle getiriyordu. İşte tam bu momentte Türkiye, uluslararası hukukun o klasik ilkesine yaslanarak –“koşulların esaslı değişimi”– Boğazlar rejiminin yeniden müzakereye açılmasını talep etti.
Bu noktada Sovyetler Birliği’nin rolü kritik, hatta kurucu niteliktedir.
Sovyetler açısından Boğazlar meselesi, yalnızca bir geçiş sorunu değildi; Karadeniz’in güvenliği ve dolayısıyla Sovyet devletinin varlığıyla doğrudan ilgiliydi. Çarlık Rusyası’ndan devralınan tarihsel strateji açıktı: Boğazlar, ya dost bir gücün kontrolünde olmalı ya da düşman donanmalarına kapalı tutulmalıydı. Bu nedenle Sovyetler Birliği, Lozan’daki sınırlı rejimi hiçbir zaman yeterli görmemiş, Karadeniz’e kıyısı olmayan devletlerin savaş gemilerine sınırsız erişimine karşı çıkmıştır.
Montrö sürecinde Sovyet diplomasi hattı bu stratejik kaygı üzerine kuruludur. Sovyetler, Türkiye’nin Boğazları silahlandırma ve kontrol etme talebini desteklemiş; buna karşılık Karadeniz’e kıyısı olmayan devletlerin askeri varlığının sınırlandırılmasını savunmuştur. Bu destek, Türkiye’nin tezlerinin uluslararası meşruiyet kazanmasında belirleyici olmuştur. Nitekim Montrö rejimi, Karadeniz’i fiilen “sınırlı bir deniz” hâline getirerek Sovyet güvenlik doktriniyle uyumlu bir sonuç üretmiştir.
Ancak burada bir çelişki gizlidir.
Sovyetler Birliği, Montrö’nün imzalanmasında Türkiye’nin egemenlik talebini desteklemiş olsa da, bu destek mutlak bir eşitlik ilişkisine dayanmaz. Aksine, bu bir jeopolitik zorunluluk ittifakıdır. Nitekim sözleşmenin imzalanmasından kısa süre sonra Sovyetler Birliği’nin Boğazlarda üs talep etmesi ve ortak savunma önerisinde bulunması, bu ilişkinin sınırlarını açıkça ortaya koymuştur . Yani destek, aynı zamanda bir nüfuz arayışını da içerir.
Bu durum bize şunu gösterir: Montrö, yalnızca Türkiye’nin diplomatik başarısı değil; aynı zamanda büyük güçlerin birbirini dengelediği bir uzlaşma metnidir.
İngiltere ve Fransa, yükselen Almanya tehdidi karşısında Türkiye’yi yanlarına çekmek isterken; Sovyetler Birliği Karadeniz güvenliğini garanti altına alma peşindeydi. Türkiye ise bu iki blok arasında, kendi egemenliğini yeniden tesis edecek bir manevra alanı buldu. Sonuçta ortaya çıkan metin, tam da bu güçler dengesinin ürünüdür.
Bu yüzden Montrö’yü anlamak, onu yalnızca “hukuki bir kazanım” olarak okumakla sınırlı kalamaz. O, aynı zamanda sınıflar arası değilse bile devletler arası güç ilişkilerinin yoğunlaştığı bir alandır. Uluslararası hukuk burada soyut bir adalet mekanizması değil; güçlerin uzlaşmasının formelleşmiş hâlidir.
Ve belki de en önemlisi şudur: Montrö, egemenliğin mutlak değil, tarihsel olarak müzakere edilen bir kategori olduğunu gösterir.
Bugün hâlâ yürürlükte olan bu sözleşme, yalnızca geçmişin bir kalıntısı değildir; aksine güncel jeopolitiğin yaşayan bir parçasıdır. Karadeniz’deki her askeri hareket, her enerji hattı ve her diplomatik gerilim, Montrö’nün çizdiği sınırlar içinde anlam kazanır.
Bu nedenle Montrö’yü savunmak ya da tartışmak, aslında daha derin bir soruya verilen yanıttır: Egemenlik kimin, güvenlik kimin ve denizler kimin için?
Tarih bu sorulara hiçbir zaman tek bir cevap vermez. Ama Montrö’nün satır aralarında şunu fısıldar: Güç dengeleri değişir, aktörler değişir, ama Boğazlar her zaman tarihin en dar ve en yoğun geçitlerinden biri olarak kalır.

- Hürmüz’ün Adı: Zerdüştî Hafızadan Boğazın Jeopolitiğine Uzanan Bir İsim Yolculuğu - 3 Nisan 2026
- CHP’nin Mitingleri Sadece Bir Eylem Değil, Otoriter Sıkışmaya Karşı Siyasetin Ayakta Kalma Çabası - 3 Nisan 2026
- Boğazlar: Egemenliğin Coğrafyası, Gücün Tarihi ve Montrö’nün Sessiz Dengesi - 2 Nisan 2026



















