back to top
Ana Sayfa Haberler Boş Beslenme Çantası, Dolu Vaaz

Boş Beslenme Çantası, Dolu Vaaz

Bir ülkenin geleceği hakkında konuşmanın en güvenli yolu, çocuklar üzerinden yürümektir. Çocuk, siyasetin en elverişli metaforudur: Masumdur, korunmaya muhtaçtır, geleceği temsil eder. Bu yüzden iktidarlar çocukları sever; ama çoğu zaman onların kendisini değil, simgesini. Gerçek çocuk ise sabahın erken saatinde okula aç gider; beslenme çantasına konulamayan peynirin, yumurtanın, sütün yerini kuru bir ekmek parçası alır.

Bugün memlekette ilkokul ve hatta anaokulu çağındaki çocukların “dindarlığı” tartışma konusu yapılırken, aynı çocukların yetersiz beslenme nedeniyle karşı karşıya kaldığı sağlık sorunları neredeyse görünmez kılınıyor. Bir yanda Millî Eğitim Bakanı’nın pedagojik değil, ideolojik bir ajandayı andıran açıklamaları; diğer yanda bu hattı siyasal olarak tahkim eden Cumhurbaşkanı Erdoğan… Fakat bütün bu yüksek sesli tartışmaların arka planında sessiz bir gerçeklik duruyor: Yoksulluk.

Burada bir tercih var. Ve bu tercih rastlantısal değil.

Son kırk yılın ekonomik yönelimi, kamusal olanı sistematik biçimde daraltan; sosyal devleti “yük”, kamusal harcamayı “israf” ve eşitliği “verimsizlik” olarak kodlayan bir anlayış üzerine kuruldu. Eğitim, sağlık ve beslenme gibi temel alanlar giderek kamusal sorumluluk olmaktan çıkarılıp ailelerin omzuna yüklendi. Devlet, çocukların öğle yemeğini garanti altına almak yerine müfredatın ahlâkî çerçevesini genişletmeyi daha acil bir mesele olarak sunuyor.

Bu noktada mesele yalnızca bir kültür savaşı değil; aynı zamanda sınıfsal bir düzenlemedir. Çünkü açlık eşit dağılmaz. Yetersiz beslenme, daha çok emekçi ailelerin çocuklarının kaderi olur. Gelir eşitsizliğinin derinleştiği bir düzende çocukların bedenleri, ekonomik politikanın en çıplak göstergesine dönüşür. Boy kısalığında, kansızlıkta, dikkat dağınıklığında bir bütçe tercihi okunabilir.

Fakat siyaset, bu çıplaklığı örtmenin yollarını bilir. Yoksulluğun yerine “maneviyat”ı koymak, maddi eşitsizlikleri kültürel tartışmaların gürültüsünde görünmez kılmak için etkili bir yöntemdir. Aç bir çocuğun sofrasını konuşmak yerine onun inancını tartışmak; boş beslenme çantasını değil, değerler eğitimini gündem yapmak… Böylece ekonomik sorumluluk, ahlâkî bir retorikle yer değiştirir.

Burada bir çelişki değil, bir uyum vardır: Ekonomik alanda piyasa merkezli tercihlerin sürdürülmesi, kamusal harcamaların kısılması ve gelir dağılımındaki bozulmanın kabullenilmesi; siyasal alanda ise toplumsal rızanın kültürel başlıklar üzerinden yeniden üretilmesi… Bu iki hat birbirini tamamlar. Biri maddi eşitsizliği derinleştirirken, diğeri o eşitsizliğin konuşulmasını erteler.

Çocukların dindarlığını tartışmaya açmak, aslında çocukların yoksulluğunu tartışma dışına itmektir. Çünkü yoksulluk sorusu bütçeyi; bütçe ise iktidarın ekonomi politiğini gündeme getirir. Oysa inanç tartışması kimlikler üzerinden yürür ve toplumu yatay olarak böler. Böylece yukarıdan aşağıya işleyen eşitsizlikler, aşağıdakiler arasındaki kültürel gerilimle perdelenir.

Bu, Türkiye sağına özgü bir refleks değildir; ama burada kendine özgü bir berraklıkla görünür. Aile vurgusu güçlendikçe kamusal sorumluluk geri çekilir. “Aile kutsaldır” denirken ailenin gelir güvencesi zayıflatılır. “Değerler” öne çıkarılırken, o değerleri taşıyacak maddi zemin aşındırılır. İki yüzlülük tam da burada belirir: Çocuğun ruhunu korumak için seferber olan bir siyaset, aynı çocuğun bedenini piyasanın insafına bırakır.

Oysa eğitim yalnızca müfredattan ibaret değildir. Eğitim, çocuğun derse tok girebilmesidir; teneffüste koşacak enerjiyi bulabilmesidir; dikkatini dağıtan açlık sancısının yerini meraka bırakabilmesidir. Bedenin ihtiyaçları karşılanmadan ruhun inşasından söz etmek, insanı ikiye bölmektir. Oysa çocuk, bölünemez bir bütündür.

Bir toplumun gerçek ahlâkı, en zayıf olanına nasıl davrandığında ortaya çıkar. Aç bir çocuğun karşısında yapılan değerler tartışması, yüksek perdeden bir retorik olarak kalır. Çünkü değer, önce yaşamı savunmaktır. Önce beslemektir. Önce eşit bir başlangıç imkânı sunmaktır.

Bugün yapılan tercih, çocukların dindarlığını siyasal bir alan olarak kaşımak; çocukların yoksulluğunu ise teknik bir ayrıntı gibi sunmaktır. Fakat yetersiz beslenen bir kuşağın geleceği yalnızca bir sağlık sorunu değil; aynı zamanda toplumsal bir kader sorunudur. Eşitsizlik çocuklukta başlar ve hayat boyu sürer.

Peki, hiç düşündünüz mü: Aç bırakılan bir çocuğa hangi inancı anlatabilirsiniz?