Bir ülkenin ekonomik tablosu yalnızca enflasyon oranlarında, döviz kurlarında ya da büyüme verilerinde okunmaz. Asıl tablo, adliye koridorlarında, hastane morglarında, mezarlık taşlarında saklıdır. Son yıllarda trafik kazalarında çocuklarını kaybeden kimi ailelerin, davalarından “maddi gerekçelerle” vazgeçtiğini duyuyoruz. Cümle soğuk. Rakam gibi. Oysa arkasında tarifsiz bir kırılma var: Bir çocuğun ölümünün, bir mahkeme dosyasında paraya tahvil edilmesi.
Bu yalnızca bireysel bir trajedi değil; piyasa toplumunun en çıplak gerçeğidir.
Neo-liberal düzen, her şeyi değişim değerine indirger. Sağlığı, eğitimi, suyu, toprağı, zamanı… Ve sonunda acıyı. Çocuğunu kaybetmiş bir anne-babanın önüne konulan “uzlaşma” teklifi, yalnızca hukuki bir prosedür değildir; emeğiyle geçinen insanların çaresizliğinin fiyatlandırılmasıdır. Çünkü bu düzende adalet bile maliyet kalemidir. Dava açmanın, sürdürmenin, beklemenin bir bedeli vardır. Yoksul için bu bedel çoğu zaman karşılanamazdır.
Burada mesele anne ve babaların “kolay vazgeçmesi” değil. Mesele, onları vazgeçmeye iten maddi zorunlulukların sistematik oluşudur.
Adalet uzun sürüyor. Yargı masraflı. Hayat pahalı. Ücretler eriyor, borçlar büyüyor, güvencesizlik sıradanlaşıyor. Bir yanda kaybedilmiş bir evlat, öte yanda kiralar, kredi taksitleri, diğer çocukların okul masrafları… Yas bile sınıfsal bir deneyime dönüşüyor.
Çalışmak zorunda olan bir baba için duruşma günü işten izin almak, gündelik yevmiyeden vazgeçmektir. Avukat ücreti, bilirkişi masrafı, yol parası… Hak aramak, ekonomik dayanıklılık gerektirir. Oysa geniş kesimler için hayat zaten bir hayatta kalma mücadelesidir. Böyle bir tabloda “uzlaşma”, ahlaki bir seçim değil; maddi zorunluluğun dayattığı bir çıkış kapısıdır.
Piyasa düzeni, insanı yalnız bırakır. Dayanışma ağlarını zayıflatır. Kamusal güvenceleri budar. Sonra da “özgür tercih” der. Oysa tercih, seçeneklerin eşit olduğu yerde anlamlıdır. Açlıkla hukuk arasında yapılan seçim, özgürlük değil, zorunluluktur.
Modern ekonomi, her şeyi ölçülebilir kılmak ister. Zamanı, emeği, riski, hasarı… Sigorta şirketleri, tazminat tabloları, ödeme planları… Hepsi teknik ve düzenlidir. Ama hiçbir tablo, bir çocuğun kahkahasını hesaplayamaz. Yine de sistem hesap yapar. Bir hayatın “maddi karşılığı” çıkarılır. Dosya kapanır.
Burada adalet, hakikatin değil; uzlaşmanın rakamına indirgenir. Çünkü sermaye için önemli olan belirsizliğin ortadan kalkmasıdır. Uzayan dava, risk demektir. Risk, maliyet demektir. Maliyet, kârın azalması demektir. Böylece bir çocuğun ölümü, bilanço kalemine dönüşür.
Ekonomik kriz yalnızca cebimizi değil, hukuka erişim imkânımızı da aşındırır. Yoksulluk derinleştikçe, hak arama lüksleşir. Mahkeme salonu teorik olarak herkese açıktır; fiilen ise zamanı ve kaynağı olanlara daha açıktır. Eşitlik kâğıt üzerinde kalır.
Bu tabloyu yalnızca ailelerin tercihi olarak okumak, gerçeği ters yüz etmektir. Eğer insanlar çocuklarının ölümüne ilişkin davadan maddi sıkıntılar nedeniyle vazgeçiyorsa, orada iki kayıp vardır: Biri evlat, diğeri kamusal adalet fikri.
Hukukun görevi, güç ilişkilerini dengelemektir. Fakat piyasa mantığı kamusal alanın içine sızdığında, güç yeniden belirleyici olur. Ekonomik olarak zayıf olanın direnci daha çabuk kırılır. Böylece “uzlaşma”, eşitler arası bir anlaşma değil; eşitsizler arası bir kapanış olur.
Sorulması gereken soru şudur: Bir toplumda çocukların ölümü, tazminat pazarlığının konusu hâline geliyorsa, orada hangi değer korunmaktadır? Kâr mı, hayat mı?
Anne ve babalar çocuklarından vazgeçmiyor. Onlar sistemin daralttığı alanda nefes almaya çalışıyor. Vazgeçilen şey çoğu zaman adalet değil; adalete ulaşma gücüdür. Bu yüzden mesele bireysel değil, yapısaldır.
Bir ülkede ücretler düşerken, sosyal güvenceler zayıflarken, kamu hizmetleri piyasalaşırken; insanlar hak arama süreçlerinde yalnız bırakılıyorsa, mahkeme kapısı sembolik olarak açık kalır. Gerçekte ise adalet, satın alınabilir bir imkâna dönüşür.
Bir toplum, çocuklarının bedelini hesaplamaya başladığında yalnız ekonomik kriz yaşamaz; değerler krizine girer. Çünkü hayatın değeri, piyasa değerine indirgenirse, geriye yalnız soğuk hesap kalır.
Ve soğuk hesap, en çok yoksulların canını yakar.
- Çocuğun Bedeli: Piyasanın Soğuk Hesabı - 26 Şubat 2026
- Emekliye “Kaynak Yok”, Faize Yüzde 14: Bütçede Tercih Tartışması - 25 Şubat 2026
- Dolaylı Vergide Avrupa Zirvesi: Türkiye Yüzde 62,4 İle AB Ortalamasının Neredeyse İki Katında - 24 Şubat 2026


















