back to top
Ana Sayfa Haberler Hakikatin Aşınması: Otoriter Söylemde Yalanın Ötesi

Hakikatin Aşınması: Otoriter Söylemde Yalanın Ötesi

Siyasal yalan, klasik siyaset teorisinde uzun süre iktidarın kaçınılmaz bir sapması olarak ele alındı. Ancak günümüzde karşı karşıya olduğumuz durum, bu çerçevenin ötesine geçiyor. Artık mesele, iktidar sahiplerinin gerçeği çarpıtması değil; gerçeğin kendisini anlamsızlaştıran, doğruluk ile yanlışlık arasındaki ayrımı işlevsizleştiren bir söylem rejiminin inşa edilmesidir.

Bu yeni siyasal dil, yalanın geleneksel tanımına sığmaz. Çünkü yalan, en azından teorik olarak, doğru ile yanlış arasında bir ayrımın varlığını kabul eder. Yalan söyleyen özne, hakikatin ne olduğunu bilir ve onu bilinçli biçimde çarpıtır. Oysa çağdaş otoriter söylemde görülen pratik, hakikatin kendisine yönelik bir kayıtsızlık üretir. Bu durum, siyaset felsefesinde giderek daha fazla “hakikat-sonrası” bir kırılma olarak tartışılmaktadır.

Bu bağlamda, açıkça yanlış olduğu bilinen iddiaların ısrarla tekrarlanması yalnızca bir aldatma girişimi değildir. Aksine, bu tekrarın kendisi bir iktidar performansıdır. Gerçeklikle bağı zayıf olan, hatta çoğu zaman kolayca çürütülebilen bu tür söylemler, ikna etmeyi değil; sınırları zorlamayı, tepki üretmeyi ve nihayetinde kamusal tartışmanın zeminini dönüştürmeyi hedefler. Bu nedenle bu söylemler, doğruluk iddiasından çok, bir tür siyasal jest olarak işlev görür.

Bu jestin önemli bir boyutu, kurumsal hakikat üretim mekanizmalarına yöneliktir. Bilimsel bilgi, bağımsız medya ve uzmanlık alanları sistematik biçimde itibarsızlaştırılırken; onların yerine, doğruluğu sınanamaz, sürekli değişen ve çoğu zaman çelişkili anlatılar geçirilir. Böylece kamusal alan, üzerinde uzlaşılabilir bir gerçeklikten yoksun bırakılır. Ortaya çıkan boşluk ise, otoritenin söylemiyle doldurulur.

Bu süreçte dikkat çeken bir diğer unsur, söylemin içerdiği örtük aşağılamadır. Açıkça gerçek dışı olduğu bilinen iddiaların, hiçbir düzeltme ihtiyacı duyulmadan tekrar edilmesi; yalnızca muhaliflere değil, tüm topluma yöneltilmiş bir küçümseme içerir. Bu, bir anlamda, “gerçekliğin ne olduğu önemli değil; önemli olan benim onu belirleme gücüm” mesajıdır. Böyle bir söylem, yalnızca bilgi üretimini değil, yurttaşlık ilişkisinin kendisini de dönüştürür.

Başlangıçta bu strateji, sistem karşıtı bir enerji üretir. Kurulu düzene duyulan güvensizlik, hakikatle kurulan mesafenin tolere edilmesini hatta kimi zaman desteklenmesini sağlar. Ancak bu denge kırılgandır. Çünkü ekonomik krizler, savaşlar ya da gündelik hayatı doğrudan etkileyen sorunlar derinleştikçe, söylem ile deneyim arasındaki mesafe görünür hale gelir.

Tam da bu noktada, söz konusu söylem tarzı kendi sınırına ulaşır. Sorun, yurttaşların “yanlış bilgiye inanması” değil; kendilerine sunulan anlatının kendi deneyimlerini değersizleştirdiğini fark etmeleridir. Bu farkındalık, klasik anlamda bir “aldatılmışlık” duygusundan ziyade, daha derin bir kırılmaya yol açar: ciddiye alınmama hissi.

Bu nedenle, çağdaş otoriter söylemin yarattığı kriz, yalnızca epistemolojik değil; aynı zamanda etik ve siyasal bir krizdir. Hakikatin aşınması, yalnızca bilgi rejimini değil, yöneten ile yönetilen arasındaki ilişkiyi de zedeler. Bu zedelenme, kısa vadede iktidarın manevra alanını genişletse de, uzun vadede onun toplumsal zeminini aşındıran bir etki üretir.

Sonuç olarak, bugün karşı karşıya olduğumuz mesele, siyasetçilerin yalan söyleyip söylemediği sorusundan ibaret değildir. Asıl mesele, hakikatin kamusal hayattaki yerinin nasıl dönüştüğü ve bu dönüşümün demokratik tahayyül açısından ne anlama geldiğidir. Eğer hakikat, üzerinde uzlaşılabilir bir zemin olmaktan çıkarsa; siyaset, rekabet eden anlatıların ötesinde, güç ilişkilerinin çıplak bir ifadesine indirgenir. Ve bu indirgeme, yalnızca muhalefeti değil, eninde sonunda iktidarın kendisini de tüketen bir süreci beraberinde getirir.