Bazen bir ülkenin siyasal ruh halini anlamak için uzun raporlara, karmaşık ekonomik modellere ya da akademik analizlere ihtiyaç yoktur. Tek bir karar, tek bir rakam bile yeterlidir. Türkiye’de emekli bayram ikramiyesinin 4 bin lirada tutulması ve buna bin liralık sembolik bir artışın bile yapılmaması, böyle bir karardır. Bu karar yalnızca bir bütçe tercihi değil; aynı zamanda bir siyasal ruh halinin, hatta bir yönetim zihniyetinin ifadesidir.
Ekonomist Aziz Çelik, sosyal medya platformu X’te yaptığı paylaşımda tam da bu noktaya işaret ediyordu. Çelik’in soruları basitti ama aynı zamanda rahatsız edici bir açıklığa sahipti:
Hükümet emeklilerin bunu unutacağını mı düşünüyor?
Emeklileri gözden çıkarmış olabilir mi?
“Emekliler aç kalır ama yine bize oy verirler” diye mi hesap yapıyor?
Yoksa seçimi artık ekonomiyle kazanamayacağını düşündüğü için başka yollar mı arıyor?
Sorular basit görünebilir. Fakat bu soruların her biri aslında Türkiye’de siyasal iktidarın toplumla kurduğu ilişkinin niteliğine dair derin bir tartışmanın kapısını aralıyor.
Çünkü mesele yalnızca 4 bin lira değil. Mesele, bu kararın nasıl alınabildiğidir.
Bir iktidarın böyle bir karar alabilmesi için iki şeyden emin olması gerekir. Birincisi ekonomik kaynakların yetersizliği değildir; çünkü kaynak meselesi çoğu zaman bir öncelik meselesidir. İkincisi ise daha önemlidir: Toplumun buna karşı güçlü bir siyasal tepki vermeyeceğinden emin olmak.
İktidarın gerçek cesareti burada ortaya çıkar.
Tarihte birçok yönetim ekonomik krizlerle karşılaşmıştır. Ama her kriz aynı siyasal sonuçları doğurmaz. Bazı dönemlerde toplumun geniş kesimleri ekonomik adaletsizliklere karşı ayağa kalkar. Bazı dönemlerde ise yoksulluk neredeyse normalleşir; insanlar hayatta kalma mücadelesine öylesine gömülür ki siyasal tepki üretme kapasitesi giderek zayıflar.
Türkiye’nin bugün içinde bulunduğu atmosfer biraz da bu ikinci duruma benziyor.
Emekli, uzun çalışma hayatının ardından toplumsal refahın bir parçası olmayı bekleyen insandır. Bir başka ifadeyle emekli, bir toplumun geçmiş emeğinin yaşayan hafızasıdır. Bu yüzden emeklinin yoksullaşması yalnızca bir gelir meselesi değil; aynı zamanda bir toplumsal hafıza meselesidir.
Emekli yoksullaştığında aslında geçmiş emeğin değeri de küçülür.
Aziz Çelik’in sorularının rahatsız edici olmasının nedeni tam da burada yatıyor. Çünkü bu sorular yalnızca bir ekonomik kararı değil, aynı zamanda bir siyasal hesaplamayı ima ediyor. İktidarın emeklilere bu kadar rahat yüklenebilmesi, onların siyasal davranışına dair güçlü bir varsayım taşıdığını gösteriyor olabilir.
Belki gerçekten şöyle düşünülüyordur:
“Emekliler bugün kızar ama yarın unutur.”
Bu ihtimal Türkiye’nin siyasal kültüründe yabancı değildir. Hafızanın kısa tutulduğu toplumlarda iktidarlar zaman zaman bugünün maliyetini göze alıp yarının propaganda araçlarına güvenebilirler. Seçime doğru verilecek sınırlı bir ekonomik jest, medya gücüyle büyütülmüş bir siyasi anlatı ya da gündemi değiştirecek başka hamleler, geçmişte birçok kez benzer sonuçlar üretmiştir.
Ama Aziz Çelik’in ima ettiği başka bir ihtimal daha var.
Belki de iktidar artık seçimi ekonomiyle kazanamayacağını düşünüyordur.
Eğer böyleyse, siyasal strateji de değişir. Ekonomik refahın yerini başka araçlar alır: kutuplaşma, hukuksuzluk, korku siyaseti, gündem manipülasyonu… Tarih kitaplarının sararmış sayfaları arasında sıkça rastladığımı gerçek, ekonomik meşruiyet zayıfladığında iktidarlar çoğu zaman siyasal meşruiyeti zorlayarak ayakta kalmaya çalışır.
Bu noktada mesele yalnızca emeklilerin ikramiyesi olmaktan çıkar; bir rejimin yönetim tarzına dair daha geniş bir soruya dönüşür.
Siyasetin en temel sorularından biri şudur: Bir iktidar hangi toplumsal kesimlere dayanarak ayakta kalır? Bir başka ifadeyle, hangi sınıfların rızasına ihtiyaç duyar?
Türkiye’de son yıllarda ortaya çıkan tablo ilginçtir. Ekonomik kriz en ağır biçimde ücretlileri, emeklileri ve küçük esnafı etkilerken, büyük sermaye grupları için devlet destekleri, teşvikler ve kamu kaynakları genişlemeye devam ediyor. Bu tabloyu yalnızca yanlış ekonomi politikasıyla açıklamak eksik kalır. Çünkü burada daha derin bir yapı vardır: üretimden doğan değerin nasıl paylaşıldığına ilişkin bir güç ilişkisi.
Ve güç ilişkileri yalnızca ekonomide değil, siyasette de kendini gösterir.
Emeklinin ikramiyesini artırmamak yalnızca bütçe meselesi değildir; aynı zamanda şu sorunun cevabıdır: Bu toplumda kimin sesi daha güçlü çıkıyor?
Eğer bir iktidar milyonlarca emeklinin tepkisini göze alabiliyorsa, bu bize onların siyasal ağırlığı hakkında da bir şey söyler.
Ama tarih bir başka gerçeği de hatırlatır: Toplumların sabrı sonsuz değildir. Bazen yıllarca biriken öfke bir anda görünür hale gelir. Bazen unutulduğu sanılan hafıza bir seçim sandığında, bir meydanda ya da bir toplumsal hareket içinde yeniden konuşmaya başlar.
Bu yüzden Aziz Çelik’in soruları aslında yalnızca bugünü değil, geleceği de ilgilendiriyor.
Emekliler gerçekten unutacak mı?
Yoksa bir gün hatırlamak, unutmanın yerini mi alacak?
Siyasetin en büyük yanılgılarından biri, toplumsal hafızayı hafife almaktır. Çünkü hafıza bazen sessizdir ama hiçbir zaman tamamen yok olmaz. Bir yerde, bir biçimde yaşamaya devam eder.
Ve gün gelir, konuşur.
- Hatırlamak ve Unutmak Arasında Emekli - 12 Mart 2026
- Ece Temelkuran : “İnsanlık Tarihte İlk Kez Geleceğin Yasını Tutuyor” - 7 Mart 2026
- Zamanın Fotoğrafı - 7 Mart 2026

















