back to top
Ana Sayfa Yorum İmparatorluğun Aynasında Bir Kişilik: Trump ve Geç Kapitalizmin Sınır Tanımaz İradesi

İmparatorluğun Aynasında Bir Kişilik: Trump ve Geç Kapitalizmin Sınır Tanımaz İradesi

Modern siyaset bazen bir kişinin karakterine indirgenmiş gibi görünür; oysa çoğu zaman kişi, çağın yoğunlaşmış bir semptomudur. Donald Trump da tam bu noktada, yalnızca bir lider değil, geç kapitalizmin kriz içindeki ruh halinin ete kemiğe bürünmüş hali olarak okunmalıdır. Onun dilindeki hoyratlık, hakikatle kurduğu gevşek ilişki, sürekli gerilim üreten siyasal üslubu, bunların hiçbiri tesadüf değil; aksine, çözülen bir dünya düzeninin psikolojik dışavurumudur.

Trump’ın siyasetinde en dikkat çekici unsur, gerçekliğin yerini algının almasıdır. Bu durum, sosyal psikolojide “hakikat sonrası” (post-truth) olarak adlandırılan olgunun en uç örneklerinden biridir. Burada önemli olan, bir ifadenin doğru olup olmaması değil; kitlelerde nasıl bir etki yarattığıdır. Trump’ın tekrar eden, çoğu zaman çelişkili ve doğrulanamaz söylemleri, klasik propaganda tekniklerinden farklı olarak bir “hakikat yorgunluğu” üretir. İnsanlar neyin doğru olduğunu tartışmayı bırakır; yalnızca taraf olur.

Bu noktada bireysel psikolojiden çok, kolektif bir ruh halinden söz etmek gerekir. Çünkü Trump, yalnızca kendi karakteriyle değil, onu mümkün kılan toplumsal zeminle birlikte anlaşılabilir. Amerika Birleşik Devletleri’nde derinleşen gelir eşitsizliği, güvencesizleşen emek, çöken orta sınıf ve kronikleşen borç ekonomisi, geniş kitlelerde bir öfke birikimi yarattı. Bu öfke, rasyonel bir politik programa değil; güçlü, öngörülemez ve “kuralları yıkan” bir figüre yöneldi.

Bu durum şaşırtıcı değildir. Kapitalizmin kriz anlarında, sistem kendi çelişkilerini yönetmek için çoğu zaman irrasyonel görünen liderlik biçimlerini üretir. Trump’ın “kaotik” gibi görünen kararları, aslında sermaye birikiminin yeni yollarını açan müdahalelere dönüşür. Ticaret savaşları, ani yaptırımlar, diplomatik gerilimler, bunların her biri piyasalarda dalgalanma yaratırken, aynı zamanda spekülasyon için verimli bir zemin oluşturur.

Burada siyaset ile ekonomi arasındaki sınır bulanıklaşır. Finansal piyasaların anlık tepkiler üzerinden şekillendiği bir düzende, siyasal kararlar yalnızca kamu politikası değil; aynı zamanda birer ekonomik enstrüman haline gelir. Trump döneminde bu ilişki neredeyse çıplak bir biçimde görünür olmuştur: açıklamalar piyasaları oynatır, krizler fırsata çevrilir ve belirsizlik, yeni bir kazanç modeline dönüşür.

Ancak bu yalnızca ekonomik bir mesele değildir; aynı zamanda bir hegemonya krizidir. Amerika Birleşik Devletleri, uzun yıllar boyunca “demokrasi”, “hukuk devleti” ve “kurumsal denge” gibi kavramlarla kendisini meşrulaştırdı. Bugün ise bu kavramların içinin ne kadar boşalabileceği açıkça görülüyor. Kurumlar, güçlü bir lider karşısında direnç üretmekte zorlanırken; demokrasi, çoğunluk iradesinin ötesinde bir koruma mekanizması sunamadığını ortaya koyuyor.

Bu durum, Batı demokrasisinin kendi üzerine kurduğu miti de sarsıyor. Çünkü demokrasi yalnızca seçimlerden ibaretse, o zaman sermaye ile iç içe geçmiş, medya gücünü arkasına almış ve kitle psikolojisini manipüle edebilen bir figürün yükselişi engellenemez. Trump’ın varlığı, bir sapma değil; sistemin kendi sınırlarının görünür hale gelmesidir.

Öte yandan, Trump’ın etrafında şekillenen kadrolar da bu tablonun tamamlayıcı unsurlarıdır. Siyasal liyakatten çok sadakatin belirleyici olduğu bu yapı, Weberyen anlamda rasyonel-bürokratik devlet modelinin çözülüşünü işaret eder. Yerine gelen şey ise, daha kişisel, daha keyfi ve daha öngörülemez bir iktidar biçimidir. Bu yapı içinde yer alan figürler, yalnızca karar alıcı değil; aynı zamanda bu irrasyonel düzenin “normalleştiricileri”dir.

Tüm bunların ortasında en büyük çelişki şurada ortaya çıkar: İçeride milyonlarca insan yoksulluk, borç ve güvencesizlikle mücadele ederken; dış politikada “düzen kurucu” rolüne soyunan bir devlet. Bu, klasik emperyal paradoksun güncel versiyonudur. İç kriz derinleştikçe dış müdahale eğilimi artar; çünkü sistem, kendi iç çelişkilerini dışarıya ihraç ederek ayakta kalmaya çalışır.

Sonuçta Trump meselesi, bir kişinin “nasıl biri olduğu” sorusundan çok daha fazlasıdır. Bu, kapitalizmin geç evresinde, siyasetin nasıl bir gösteriye dönüştüğünün; hakikatin nasıl aşındığının; ve demokrasinin nasıl kırılganlaştığının hikâyesidir.

Ve belki de en rahatsız edici soru şudur: Trump bir istisna mı, yoksa geleceğin habercisi mi?