Haziran’da Ölmek Zor

Muhtemeldir, aklınıza Grup Yorum’un efsane kaseti geldi: Haziran’da Ölmek Zor/Berivan. 1980 sonlarında çıkmıştı kaset; biliyorum şimdilerde “kaset” denmiyor. Şarkılar İlkay Akkaya ve Efkan Şeşen’in sesinden. Lisedeydim kaset çıktığında. Kaseti ya ortaklaşa tek bir tane alır, sonra da boş kasetlere çoğaltırdık ya da arkadaşlarımızdan ödünç alır dinlerdik. Teneffüslerde tüm ergen-sosyalistler bir araya gelir ufak sesle söylerdik kasetteki şarkıları, okul bahçesinin ücra köşesinde. Tıpkı Ahmet Kaya’nın, Zülfü Livanele’nin, Emekçi’nin… kasetlerindeki şarkılar için yaptığımız gibi. 90’ların başları olsa gerek Ankara’daki -her zaman olduğu gibi zor şartlarda verdikleri- bir konserlerinde tanışmıştım İlkay Akkaya ile. Albüm kapaklarını kalın kağıda bastırmışlar tebrik kartları boyutunda, isteyene imzalayıp veriyorlar. Ben de imzalattıydım bir tane; üniversitedeyim o zaman.

“işten çıktım
sokaktayım
elim yüzüm üstümbaşım gazete
sokakta tank paleti
sokakta düdük sesi
sokakta tomson
sokağa çıkmak yasak”

Hasan Hüseyin Korkmazgil, 1976’da yazdığı bu şiirin başına “Orhan Kemal’in güzel anısına” notunu iliştirmiş. E, Orhan Kemal de 2 Haziran’da (1970) ölmemiş miydi; sonuçta “Haziran’da Ölmek” Mehmet Raşit Öğütçü için de zor olmuştur. Bu şiirini Nazım Hikmet’e de armağan etmiş Hasan Hüseyin; o da 3 Haziran 1963’te hicret etmişti âlem-i ervaha. Şu anda elimde -daha doğrusu bilgisayarımda- bulunan kitapta (Bilgi yayınevi, 3. Basım 1884) yer alan şiirinin sonuna da bir not eklemiş Hasan Hüseyin “1963’lerde yaşanılanları ben, ancak böyle dökebildim 1976’larda şiire. Onüç yılda özümsemişim o olayları, onüç yıl sonra damıtabilmişim. O günleri yaşayıp da ozanlığa soyunanlar, elbette ki benden daha iyi yapabileceklerdir bu işi. ‘El elden üstündür, taa arşa kadar’ demiş eskiler.” Şiirini armağan ettiği Nazım Hikmet ise aynı “devrimci umudu” daha şairâne ifade etmişti Hasan Hüseyin’den yıllar, yıllar önce: “Ben sadece ölen babamdan ileri, doğacak çocuğumdan geriyim, ve bir kavganın adsız neferiyim.”
Hasan Hüseyin, aynı şiirde, 27Haziran’da (1963) idam edilen İhtilalin Süvarisi Fethi Gürcan ile TalatAdemir’i de yâd eder. Gerçi Aydemir haziran ayında değil de Gürcan’dan bir hafta sonra (5 Temmuz) da idam edilecektir ama olsun.

“sokakta tank paleti
sokakta düdük sesi
sarı sarı yapraklarla birlikte sanki
dallarda insan iskeletleri
asacaklar aydemir’i
asacaklar gürcan’ı
belki başkalarını
pis bir ota değmiş gibi sızlıyor genzim
dökülüyor etlerim
sarı yapraklar gibi
asmak neyi kurtarır
sarı sarı yaprakları kuru dallara?
yolunmuş yaprakları
kırılmış dallarıyla
ne anlatır bir ağaç
hani rüzgâr
hani kuş
hani nerde rüzgârlı kuş sesleri?
asılmak sorun değil
asılmamak da değil
kimin kimi astığı
kimin kimi neden niçin astığı
budur işte asıl sorun!”

***

Mehmet Ömer Gürcan ile Özgür Üniversite’de ders verdiğim yıllarda tanıştım. “Öğrencim” diyebileceğim birisi değil. Muhtemelen vakfa yolu düşünce benim ders ilgisini çekti; belki bir, belki de en fazla birkaç kere derse katıldı. Ömer Bey benden yaşça hayli büyük, siyasi mevzularda da benden ders almaya ihtiyaç duymayacak kadar birikimli biriydi. Zaten bu hatıram da -tam yılını hatırlayamamakla birlikte- 2010-2012 yılları arasında vuku bulmuş olmalı. Ders molasında sınıfın hemen yanındaki balkona sigara içmeye çıkmıştık: Fethi Gürcan’ın oğlu olduğunu Süvari Yayınları yetkilisi vb. olduğunu söyleyip bana Öner Gürcan’ın hazırladığı Ben İhtilalciyim- Fethi Gürcan (Süvari yayınları 2005) kitabından imzalayıp vermişti. İtiraf edeyim. O teneffüs esnasında, ayaküstü tanıştığım kişinin “Ömer” kitabı yazanın ise “Öner” Gürcan olduklarını idrak edememiştim. Kitabın yazarı Öner Gürcan’ın, bu hatıra vukuu bulduğunda çoktan vefat etmiş (10 Ağustos 2004) olduğunu ise hiç ama hiç bilmiyordum. Ben hem Fethi Gürcan’ın oğlu, sosyalist bir ağabey ile tanışmış olmanın hem de kitabın yazarından (!) imzalı kitap almanın keyfini sürüyordum. Mehmet Gürcan Ağabey ile bir kere de Hacettepe’de rastlaşmıştık. Odama buyur ettiydim, kırmadı geldi; çok kısa bir çay sohbeti yaptığımız aklımda. Belki de, tam hatırlamıyorum, Mehmet Ömer Gürcan’ın Devrimci Hak Partisi Genel Başkanı olduğu ya da partinin kuruluşu için çalıştıkları zamanlar. Sonrası yok… yıllar sonra sosyal medyadan vefat ettiğini okudum tesadüfen. Bir de bendeki kitabın yazarının o değil de kardeşi olduğunu.

***

Binbaşı Fethi Gürcan, dönemin Kara Harb Okulu Komutanı Kurmay Albay Talat Aydemir ile birlikte peşpeşe (22 Şubat 1962 ve 21 Mayıs 1963) iki darbe girişiminde bulunan ve ikinci darbe girişimlerinden sonra idam edilen iki askerden biri. 27 Mayıs Darbesi’nden sonra hem başta Alparslan Türkeş olmak üzere darbeyi örgütleyen cuntanın içindeki radikallerin (14’ler) tasfiye edilmesi hem de 1961 seçimleri sonucunda, yanlarına (Genel Başkan olarak) darbe gününün 3. Ordu Komutanı, Darbe’nin ilk Genel Kurmay Başkanı Ragıp Gümüşpala’yı da alarak kapatılan Demokrat Parti’nin siyasi mirasını sahiplenen Adalet Partisi’nin %34,8 gibi bir oy alması Ordu içindeki huzursuzlukları had safhaya çıkarmış, yeni yeni cunta arayışları 1961’den itibaren şekillenmeye başlamıştır. Talat Aydemir de 27 Mayıs’ı örgütleyen cuntanın içindedir lakin darbe zamanı Kore’de olduğundan 14’ler içinde yer almaz. 14’ler tasfiye edildikten, Talat Aydemir Harb Okulu Komutanlığı’na getirildikten, yepyeni bir darbe değil, aksine yeni bir 27 Mayıs için Ordu içinde arayışlar şekillenmeye başladığında da Talat Aydemir ve Alparslan Türkeş isimleri yeniden ön plana çıkar. İkili darbenin liderliği konusunda anlaşamazlar; belli ki Aydemir 27 Mayıs’ta yaptığı hatayı (!) yinelemek istemez; darbe liderliğini Türkeş’e bırakmak istemeyince Türkeş de bu cunta ile yollarını ayırır. Üç aşağı beş yukarı aynı tarihler İdris Küçükömer gibi dönemin popüler hocalarının da şekillenmeye başlayan Talat Aydemir Cuntası ile yollarını ayırdıkları tarihlerdir. Gazeteci Bedii Faik Akın İhtilalciler Arasında Bir Gazeteci adlı anılarında Küçükömer Hoca ile Aydemir’in ilişkisinin çok daha sıkı fıkı olduğunu, hatta Aydemir’in ikinci darbe girişiminden sonra çıkarıldığı mahkemede İdris Küçükömer’in adını özellikle vermediğini de dile getirir.

Binbaşı Fethi Gürcan, ilk darbe girişiminde Muhafız Alayı Süvari Birliği Grup Komutanıdır. Muhafız Alayı Komutanı ise Albay Mehmet Cihat Alpan. Gürcan ve adamları Alpan’ın etrafını çevirerek Çankaya Köşkü’nü kontrole alırlar. Neredeyse tüm “devlet” o anda Köşk’tedir: Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel, Başbakan İsmet İnönü, bakanlar, Genelkurmay Başkanı ve kuvvet komutanları hatta AP Genel Başkanı Ragıp Gümüşpala, CHP Genel Sekreteri İsmail Rüştü Aksal ve Yeni Türkiye Partisi (YTP) Genel Başkanı Ekrem Alican da toplantıda yer almaktadırlar. Toplantı devam ederken önce Alay Komutanı Albay Alpan’ı enterne eden Gürcan, dolayısıyla tüm bu devlet erkanını da enterne etme imkanı yakalar.

Fethi Gürcan Talat Aydemir’e telefon ederek yukarıda sayılan isimleri enterne ettiğini söyler. Aydemir ise Gürcan’a bir nevi kibarca gözaltına aldığı (daha doğrusu enterne ettiği) bu isimleri serbest bırakmasını söyleyerek “Benim onlarla işim yok!” der. Gürcan ısrar etse de Aydemir “Bırak adamları, gitsinler!” der ve olay kapanır.

Çankaya köşkünde muhasara (!) sona erdikten sonra İnönü ve Aydemir’le arasında bir pazarlık başlar. Pazarlık YTP Genel Başkanı ve Aydemir’in akrabası Ekrem Alican üzerinden yürütürler. İsmet İnönü gayet rahattır. “Teslim olsun bir şey yapmayacağım, emekliye sevkedeceğim!” der. Kendilerini serbest bırakan Aydemir’in hiçbir şey yapamayacağını anlamıştır eski ittihatçı İnönü. Çerkez Ethem’den sonra onun kız kardeşinin oğlu Talat Aydemir’i de tasfiye eder kurt politikacı.

Bengü Öztan ile Zişan Ataman Çelik’in Türkiye’nin 1960’lı Yılları kitabında yer alan 27 Mayıs’ın Gölgesinde Bir Albay: Talat Aydemir’in Darbe Girişimleri başlıklı makaleleri için birlikte sohbet ettiğimiz o dönemin canlı tanığı ve Harb Okulu öğrencisi Naci Karamürsel de bizlere İsmet Paşa’nın Talat Aydemir’i Çerkez olduğu için sevmediğini anlatmıştı. Sohbeti bölüp müdahale etmek yanlış olurdu belki ama asıl sorun Aydemir’in Çerkez olması mıydı yoksa Çerkez Ethem’in akrabası olması mıydı orası tartışılır.

Fethi Gürcan, 21 Mayıs sabahı Federal Almanya Büyükelçiliği’ne gitti. Eskiden bu yana tanışık olduğu Büyükelçilik ataşelerinden biriyle görüşmek istediyse de Ataşe o gün işe gelmemişti. Gürcan Büyükelçi ile görüşüp siyasal sığınma istedi. Büyükelçi bu isteği reddetti. Fethi Gürcan bunun üzerine Büyükelçi’den sivil elbise alarak kıyafet değiştirdi. Sonunda İstanbul yoluna ulaştı ve ilk duran İstanbul otobüsüne kendisini attı. İyi niyeti, Bolu’ya geldiğinde tümüyle yok oldu. Polis-asker güvenlik güçleri kimlik soruyorlardı; kimliği yanında değildi. Karşısına dikilen genç subay,

“Kimlik lütfen” dedi.
“Adım Fethi Gürcan. Kimliğim yok! Emekli subayım. Şimdi Maliye Bakanlığı’nda müfettiş olarak çalışıyorum.” İşte adımı söyledim!
Genç subay, elindeki listeyi inceledi. Arananlar listesinde Fethi Gürcan’ın adı yoktu!
“Nereye gidiyorsunuz ?”
Yani!.. Üzerinde kimlik olsa, bir gece önce, Tank Taburu’nu, Süvari Grubu’nu, Harp Okulu’nu harekete geçiren, ihtilalin bir numaralı eylem adamı, İstanbul’a doğru yoluna devam edecekti… İçinden “kader” diye bir ses yükselince, hafifçe gülümsedi. Şimdiye kadar doğruları söylemişti, artık sıra oyun oynamaya gelmişti:
“İstanbul’a, Maden Fakültesi’ni teftişe gidiyorum. Kimliğim yok ama 944’lü bütün subaylar beni tanır.”

Bu oyun Rus ruletine benziyor… Tetiği bir kez daha çektim. Herkes tanır ulan beni! Genç subay, onun garip gülümsemesine benzer bir karşılık verdi:
“Özür dilerim. Ama biliyorsunuz ortalık karışık. Kimliğinizi ispat etmeniz gerekiyor.”
Kimlik tespiti yapılmak üzere askerî cipe bindirildi. Topçu Taburu’na doğru yol alıyorlardı. Eğer görevli iki binbaşıdan biri onun devre arkadaşı olmasa ve 22 Şubat direnişindeki rolünü bilmeseydi… Bu rastlantı yetmiyormuş gibi üzerinde bir de tabanca çıkınca, kuşkular arttı. Bu kez durumu anlatmak üzere onu garnizon komutanının yanına götürdüler. Garnizon komutanı, o durumdaki bir subay için doğru olanı yapmış ve Ankara’yla temasa geçmişti. Gelen yanıt, karanlığı gitgide büyüyen çakıl taşı gibiydi:
“Fethi Gürcan mı? Dün geceki ihtilalcilerin başı o… Sakın kaçırmayın.

****

Binbaşı Gürcan, sigarasından son bir nefes çekti. Ayağa kalktı. Beyaz idam gömleği geçirildi, kıyafetinin üzerine. Saat 03.30’tu. Sandalyeye çıktı. Samanpazarı’nda lokantacılık yapan cellat, ilmiği binbaşının boğazına geçirdi.

Mete Kaan KAYNAR
Latest posts by Mete Kaan KAYNAR (see all)