Home Felsefe Hegelci Diyalektik Felsefe Kuramı Nedir?

Hegelci Diyalektik Felsefe Kuramı Nedir?

(Diyalektik felsefe kuramı Ernst Bloch, Georg Lukacs, Hans Heinz Holz ve Domenico Losurdo tarafından 20. yüzyılda yeniden temellendirilmiştir)

Hegel’in ortaya koyduğu bu diyalektik kuram, 20. yüzyılda Georg Lukács’tan sonra Ernst Bloch tarafından tarih felsefesinde ve felsefe tarihinde izleri sürülerek, Domenico Losurdo tarafından toplum, siyaset ve düşünce tarihinde araştırılarak ve Hans Heinz Holz tarafından sistematik olarak kavramlar dünyasında ve estetikte incelenerek yeniden temellendirilmeye çalışılmıştır. Hegel’in temellendirdiği diyalektik felsefe kuramından ne anlamalıyız?

Bugün artık filozof kalmadı. Felsefeciler sardı her tarafı. Yani felsefeyi bir yaşam biçimi olarak alan değil de, meslek icabı yapanlar doldurdu ortalığı. Felsefenin amacı insanlıktır, davası insanlık davasıdır. İnsanlığın yoksulluk, savaş, ekolojik kriz, değerler çürümesi gibi can alıcı sorunlarının içinden nasıl çıkabileceğine ilişkin felsefi öneriler geliştirmektir. Unutmamak gerekir ki sorunların felsefede ele alınışı ile iktisatta ve siyaset biliminde ele alınışı arasında önemli farklar vardır. Ama çağımızda felsefecilerin çoğu ya kendileri psikolojik bunalım için de ya da kişisel mülkiyet, kariyer ve mevki peşinde. Bir de felsefeyi sınırlayıp yıkmayı amaçlayan felsefeciler sarmış durumda ortalığı. Dolayısıyla insanlığın böyle bir felsefeden dertlerine teselli uması mümkün değildir. Zaten kendisi psikolojik bunalımda olan ve yaşam üzerine düşünmek ve yaşama anlam kazandırmaya çalışmak yerine sabah akşam ölüm üzerine düşünen bir felsefeciden insanlık ne umabilir ki? Veya felsefeyi kişisel mevki ve unvan kaygılarına hibe etmiş bir felsefeciden insanlık ne bekleyebilir?

İçinde bulunduğu bu genel durum gereği felsefe basit bir şekilde metin çözümlemesine ve yorumuna dönüşmüş durumda. Örneğin Hans-Georg Gadamer’in Aydınlanmacılığın muhafazakâr ve öznelci bir eleştirisi olarak kurmaya giriştiği Hermeneutik bu dönüşümü temsil etmektedir. Metin çözümlemesi ve yorum elbette felsefe yapmanın önemli bir yanını teşkil eder. Felsefi metinlerin içeriğine nüfuz edebilmenin önkoşulu onları analiz edip yorumlamaktır. Fakat felsefe yapmak, şu an dünya çapında çok yaygın bir şekilde uygulandığı üzere yalnızca metin çözümlemesinden ve yorumundan ibaret değildir. Hatta asıl felsefe yapmanın aslında metin çözümlemesinden ve yorumundan sonra başladığını bile ileri sürebiliriz.

Felsefe tarihi felsefe yapma tarzı bakımından “sorunsal düşünme” ve “sistem düşünümü” olmak üzere iki farklı yaklaşım üretmiştir. Metin analizi ve yorumu kendi başına ne sorunsal düşünüm, ne de sistem düşünümü koşulunu yerine getirmektedir. Kendisini metin çözümlemesi ve yorumlamasıyla sınırlayan bir felsefe yapma tarzı aslında sonunda skolastiktir. Oysa felsefenin insanlığın önünü açıcı, onun pratik ve teorik yabancılaşmalarından kaynaklanan yaşamın, yani özgürlüğün önüne koyduğu sınırları yıkıcı olması gerekir. Bu ancak sorunsal düşünme ile mümkündür. Sorunsal düşünmenin bir sistem düşünümüne dönüşmesi elbette arzulanır. Fakat bu bir zorunluluk değildir ve sorunsal düşünenin de yerine getirebileceği bir koşul da değildir.

Bu konuda Hegel’den yardım alabiliriz. Hegel’e dönerek ondan felsefe yapmanın önkoşullarını, felsefe yapma tarzını, felsefe yapmanın amacını ve araçlarını öğrenebiliriz ve tabi sorunsal düşünme ile sistem düşünümünü nasıl beraber işletilebileceğini de yine Hegel’den öğrenebiliriz.

Günümüzde felsefenin ilerlemek şöyle dursun gerilemesinin en önemli nedeni, felsefenin paramparça olmuş olmasından kaynaklanmaktadır. Zira felsefede bugün bağlayıcı ve bütünlüklü bir mantık kuramı bulunmamaktadır. Mantıkta klasik mantık ve sembolik mantık ile yüzlerce yıl önce aşılmış olan bir mantık öğretimi verilmektedir. Ontolojide bugüne kadar tüm modern felsefede kat edilmiş olan ilerleme sanki olmamış gibi Heideggerci varolanları Daseina, yani nsana indirgeyen bir sahte ontoloji işletilmektedir. Yaygın olarak alımlanan, hatta hakim olduğu ileri sürülebilecek Nietzscheci felsefeden hareketle epistemolojinin varlık statüsünün bile sorgulanır olduğunu ileri sürebiliriz. Dolayısıyla günümüzde felsefe 20. ve 19. yüzyılın başında olduğu gibi bugün de büyük bir kriz içindedir ve bu felsefenin bugün hâkim olan kendi yapısından kaynaklanmaktadır.

Hegel’in felsefeye özgün katkısı, onun diyalektiği sıkı bilimsel felsefi bir kuram olarak yeniden kurmuş olmasında yatmaktadır. En erken yazılarından itibaren kendi çağında kemikleşmiş olan düşünceleri akışkan kılmak gerektiğini düşünmektedir ve felsefe yapmasının amacı bu düşünceyi önce teoride sonra pratikte, hem teoride hem de pratikte yani toplumsal yaşamda gerçekleştirmektir. Böylece toplumsal yaşam pratikte olduğu gibi teoride de, yani bilimsel yapısında da akışkan olup canlanacaktır. Epikuros’un gerek ontolojik kurgularına, gerek epistemolojik tasarımlarına, gerekse ahlaki argümanlarına yakından bakınca onun insanların pratik hayatlarında kendilerine bilinç çarpıklığından kaynaklı olarak koydukları ve yaşamı kendilerine zehir ve cehennem eden sınırları aşarak yaşam sevinçlerini onlara yeniden kazandırmayı amaçladığını görürüz. Hegel de kendi çağında düşünceyi akışkan kılarak, insanlığın içine düşmüş olduğu kendine yabancılaşmışlığından kurtarıp ona yaşam sevincini yeniden vermek istemektedir. Bu amaçla felsefenin bizzat dünyanın, yani doğanın ve yaşamın kendisi gibi akışkan olması gerekmektedir. Zira insan düşünebildiği kadar algılar ve düşündüğü gibi yaşar. Dolayısıyla her kim ki çarpık düşünürse çarpık algılar ve çarpık yaşar.

Diyalektik düşünme ile felsefe yapmak ne demektir? Diyalektik düşünme zaten bilimsel-tarihsel olarak da aşılmış olan, fakat hem akademiyada hem de günlük yaşamda yaygın etkisini sürdüren metafiziksel düşünme tarzını aşıp düşünceyi sıkı bilimsel temelde yeniden kurmayı amaçlamaktadır. Metafiziksel düşünme tarzı yalıtan ve ikilemler ile düşünen bir düşünme tarzıdır. Örneğin birbirleriyle sistematik nedenlerden dolayı zorunlu olarak ilişkili olan tikel olan ile genel olan, zorunlu olan ile rastlantısal olan, sonlu olan ile sonsuz olan, öz, görünüm ve dolayım, iyi ve kötü, güzel ve çirkin, gerçek ve yanlış gibi kavramları birbirinden yalıtır ve birbiriyle uyuşmazlar olarak birbirinin karşısına veya en iyi durumda yan yana koyar. Bu düşünme tarzı kolay ve düz olduğu için hemen herkes onu şu veya bu şekilde uygular. Bunda günlük hayatımızın bilim dışı bir şekilde örgütlenmiş olmasının da büyük payı vardır. Martin Heidegger’in Dasein metafiziğinde olduğu gibi Schopenhauer ve Nietzsche’nin istenç metafiziğinde uygulanan düşünme tarzı bu düşünme tarzıdır. Bunun yerine diyalektik düşünme tarzı bu kavramları birbirinden yalıtıp birbiriyle uyuşmazmış gibi alıp birbirleriyle karşı karşıya getirmek yerine onları birbirlerinin dolayımıyla kavrar. Hakikatte şeyler arasında ve toplumda insanlar arasında olduğu gibi düşüncede de kavramlar kendilerine birbirlerinin içinden geçerek, birbirlerinin içinden dolanarak kendilerine gelmektedirler. İste, felsefenin bunu, kavramları varlığın kavramları olarak alarak, yaşama anlam kazandıracak bir dünya tasarımı ortaya koyarak göstermesi gerekir. Diyalektik birlik ve bütünlük bunun sonucu oluşur.

Hegel, günlük bilinç açısından hiçbir şekilde ilişkilendirilemeyecek olan zıtları ilişkisel ve bütünlük olarak düşünmenin pekâlâ rasyonel olduğunu Antiklere dönerek göstermiştir. İnsanın özgürlüğünün temellendirilmesi için de vazgeçilmez olan hakikatin kendi kendisini hareket ettiren olarak ortaya konması ancak diyalektik düşünme temel alındığı zaman mümkündür. Zira bir hareket kuramı olarak diyalektik içkin ve özhareketin veya kendi kendini içkin hareket ettirmenin kuramıdır. Zitların birliğinin Hegel tarafından rasyonel birlik olarak temellendirilmesiyle ve zıtların birbirlerine içkin olduğunun kavranıp gösterilmesiyle aynı zamanda diyalektiğin yasaları da ortaya konmuş oldu. Buna göre örneğin gelişim basit bir şekilde büyümek ve küçülmek olarak değil, tersine, gelişim daha üst aşamada niteliklere geçiş ve dönüşüm olarak kavranmaktadır. Bu üst niteliklere doğru gelişim nicel birikimin nitel dönüşümü ve değişimi hazırlaması ve böylece mümkün kılması sonucu mümkün olmaktadır. Hegel’in bu gelişim kuramı hem hakikat için, hem de duygu ve düşünce dünyası, yani düşünce dünyasını örgütlemeye yarayan kavramlar sistemi için de geçerlidir. İşte, harekete ve gelişime dair bu kavrayış Hegel’e tüm hareketin ve gelişimin içeriği olarak diyalektik çelişkiye işaret etme olanağı sunmuştur. Bu, felsefenin bilimsel olarak temellendirilişinin temel ve çıkış noktası olmuştur.

Exit mobile version