Bir hukuk düzeninde “itiraf”, gerçeğin en güçlü delillerinden biri sayılır; ancak itirafın üretildiği koşullar tartışmalıysa, geriye kalan şey hakikat değil, yalnızca güç ilişkisinin kaydıdır.
İBB davası olarak anılan süreçte ortaya atılan iddialar, bu açıdan son derece kritik bir kırılma noktasına işaret ediyor. Sanıkların, savcılık aşamasında kendi avukatları dışında başka isimlerle karşı karşıya bırakıldığı, yönlendirmelerle ifade vermeye zorlandıkları ve bu ifadelerin daha sonra “itirafçılık” kapsamında dosyaya girdiği yönündeki beyanlar, yalnızca bir usul tartışması değildir. Bu, hukukun özüne dair bir meseledir.
Çünkü hukuk, yalnızca sonuçla değil, süreçle meşrudur.
Eğer bir ifade, özgür iradeyle değil; yönlendirme, baskı ya da manipülasyonla şekillenmişse, o ifade artık delil değil, şüphedir. Ve şüphe üzerine kurulan bir yargı, adalet üretmez; yalnızca karar üretir.
Savcının Odası: Hakikatin mi, İktidarın mı Mekânı?
“İtirafçılık meselesinde insanlar savcının odasına götürülüyor, orada yönlendirmeler yapılıyor; sonra duruşmada bazıları ifadelerini geri çekip yönlendirildiklerini söylüyor.”
Bu cümle, tek başına bir hukuk sisteminin alarmıdır.
Savcının odası, modern hukukta hakikatin arandığı yerdir. Orası bir müzakere alanı değil, bir güç gösterisi hiç değildir. O odada kurulan her cümle, hukukun tarafsızlığına duyulan güvenin bir parçasıdır.
Ancak eğer o oda, yönlendirmenin, telkinin ya da örtük baskının mekânına dönüşürse, orada kurulan her ifade yalnızca sanığı değil, yargının kendisini de tartışmalı hale getirir.
Daha da çarpıcısı şudur: Eğer bir sanık, mahkeme huzurunda verdiği ifadeyi geri çekiyor ve “yönlendirildim” diyorsa, artık mesele o ifadenin doğruluğu değildir. Mesele, o ifadenin nasıl üretildiğidir.
Ve bu soru sorulmadan devam eden her yargılama, aslında kendi meşruiyetini askıya alır.
Hukukun Sessizliği: En Yüksek Gürültü
Evrensel hukuk ilkeleri bu tür iddialar karşısında nettir. Bir ifadenin baskı altında alındığına dair makul şüphe varsa:
- O ifade geçersiz sayılmalıdır.
- Süreci yürüten görevliler hakkında soruşturma açılmalıdır.
- Yargılama, bu ihlalin gölgesinden arındırılmalıdır.
Ama mesele tam da burada düğümleniyor.
Eğer bu iddialar doğruysa ve buna rağmen hiçbir şey olmuyorsa, sorun artık bir dosyanın sınırlarını aşar. Bu, hukukun kendi kendine uyguladığı bir suskunluk halidir.
Ve hukukta suskunluk, çoğu zaman en yüksek gürültüdür.
Suçla Mücadele mi, Suçun Yöntemleri mi?
Bir başka paradoks daha var: Bir suç örgütünü ortaya çıkardığını iddia eden bir sürecin, eğer iddialar doğruysa, suç örgütlerine atfedilen yöntemlerle anılmaya başlaması…
Bu, sadece ironik değil; tehlikelidir.
Çünkü hukuk, suçla mücadele ederken suçun yöntemlerini benimseyemez. Eğer benimserse, aradaki fark ortadan kalkar. O zaman mesele, kimin haklı olduğu değil; kimin daha güçlü olduğuna indirgenir.
Ve bu, hukukun sonudur.
Siyasi Dava Tartışması: Algıdan Gerçeğe
İBB davasının başından bu yana “siyasi dava” olduğu yönündeki tartışmalar, bu tür iddialarla birlikte daha somut bir zemine oturuyor. Çünkü bir davanın siyasi olup olmadığı, yalnızca tarafların kimliğiyle değil; sürecin nasıl yürütüldüğüyle anlaşılır.
Eğer süreçte:
- Deliller tartışmalıysa,
- İfadeler geri çekiliyorsa,
- Usul güvenceleri ihlal ediliyorsa,
o dava artık sadece hukuki bir metin değil, politik bir olgu haline gelir.
Ve o noktadan sonra verilen her karar, yalnızca hukuki değil; tarihsel bir kayıt olur.
Sonuç Yerine: Hakikat Gecikir Ama Kaybolmaz
Hukuk bazen yavaşlar. Bazen susar. Bazen yanlış yapar. Ama bir şey vardır ki tamamen yok olmaz: Hakikat.
Bugün savcının odasında kurulan bir cümle, yarın mahkeme salonunda geri çekilebilir. Bugün dosyaya giren bir ifade, yarın tarihin çöplüğüne düşebilir. Ama o süreçte yaşananlar, kayda geçer.
Ve eninde sonunda şu soru sorulur:
Bu ifadeler nasıl alındı?
İşte o sorunun cevabı, yalnızca bir davayı değil, bir dönemi yargılar.
Çünkü adalet, sadece doğru karar vermek değildir.
Doğru yoldan yürüyerek karar vermektir.
- İtirafın Gölgesinde Kurulan Hakikat - 3 Nisan 2026
- Marx’ın Hayaleti Geri Döndü: Kapitalizmin Krizi Hâlâ Çözümsüz - 24 Mart 2026
- Tarihi Kim Yapar: Marx’ın Uyarısı Özgürlük İle Zorunluluk Arasında - 21 Mart 2026



















