back to top
Ana Sayfa Haberler Kızıldere’nin Gölgesinde Sözün Sınavı

Kızıldere’nin Gölgesinde Sözün Sınavı

Tarih yalnızca yaşananlardan oluşmaz; yaşananların nasıl anlatıldığı da tarihin bir parçasıdır. Bazen olayın kendisi değil, yıllar sonra kurulan cümleler geçmişin anlamını yeniden kurar. Bu yüzden kimi sözler yalnızca bir değerlendirme değildir; aynı zamanda hafızaya yön verme girişimidir.

Türkiye sol tarihinin en ağır kırılmalarından biri olan Kızıldere Olayı, böyle bir hafıza alanıdır. Orada yaşananlar yalnızca bir çatışma ya da bir güvenlik operasyonu değildir. Aynı zamanda bir kuşağın devrim düşlerinin trajik bir kırılma anıdır. O gün yaşamını yitirenlerin adları yıllardır politik bir ağırlık taşırken, hayatta kalan tek kişinin varlığı ise zaman zaman kuşku üretmek isteyen anlatıların konusu yapılır.

Bu yüzden bugün söylenen bazı sözlere yalnızca söylenmiş cümleler olarak değil, o cümlelerin içinde saklanan yönelimler olarak bakmak gerekir.

Gölge Soru: “Nasıl Kurtuldu?”

Son günlerde Oğuzhan Müftüoğlu tarafından yapılan değerlendirmelerde en dikkat çekici nokta doğrudan söylenmeyen ama ima edilen bir sorudur. Cümle açıkça kurulmaz; fakat sözün içine bırakılmış bir gölge gibi dolaşır:

Herkes ölürken o nasıl kurtuldu?

Bu soru çoğu zaman gerçeği araştıran bir soru değildir. Daha çok bir kuşku üretme yoludur. Çünkü ima, çoğu zaman açık suçlamadan daha etkili bir araçtır. Suçlama yanıtlanabilir; ama kuşku yanıtlandıkça büyür.

Oysa aynı sorunun tersini soran pek azdır.

Eğer o gün orada birini özellikle yaşatmak isteyen bir irade vardıysa, neden rehin alınmış üç İngiliz teknisyeni kurtarmadılar?

Kızıldere’de rehin tutulan Gordon Banner, John Law ve Charles Turner operasyonun asıl gerekçesiydi. Devlet güçleri o bölgeye onların kurtarılması için gitmişti. Böyle bir tabloda, devletin kurtarmak istediği kişileri değil de başka birini özellikle hayatta bırakmış olduğu düşüncesi tarihsel bir çözümleme değil, siyasal bir imadır.

Bu yüzden “nasıl kurtuldu?” sorusu çoğu zaman gerçeği arayan bir soru değil, hafızaya bırakılmış küçük bir kurtçuktur.

Zamanla büyüyen bir kuşku.

Abdülhamid İması Ve Siyasal Saflaşma

Söz konusu açıklamalarda dikkat çeken ikinci nokta ise Ertuğrul Kürkçü üzerinden kurulan Abdülhamid II göndermesidir.

Bu tür göndermeler çoğu zaman tarih tartışması yapmak için kullanılmaz. Daha çok bugünün siyasal saflaşmalarını ima eden simgesel bir dil kurar.

Türkiye’de Abdülhamid figürü uzun zamandır yalnızca tarihsel bir kişilik değildir. Bugünün siyasal tartışmalarında bir tarafı temsil eden simgesel bir yerde durur. Onun karşısında ise çoğu zaman Kemalist ve ulusalcı bir siyasal çizgi konumlanır.

Dolayısıyla birine “Abdülhamid’i savunuyor” demek yalnızca tarihsel bir yorum değildir. Aynı zamanda karşıt bir siyasal konumu işaret etmenin dolaylı yoludur.

Burada ortaya çıkan soru da kaçınılmazdır.

Eğer Oğuzhan Müftüoğlu, Ertuğrul Kürkçü’yü Abdülhamid üzerinden eleştiriyorsa, bu eleştirinin karşısında duran siyasal yer neresidir?

Bu soru kendiliğinden ortaya çıkar. Çünkü Abdülhamid göndermesi Türkiye’de çoğu zaman Kemalist ya da ulusalcı bir siyasal konumlanmanın dolaylı ifadesi olarak kullanılır.

Bu durumda Müftüoğlu’nun sözleri ister istemez başka bir soruyu çağırır:

Bu eleştirinin arkasındaki siyasal duruş ulusalcı bir yerde mi durmaktadır?

Bu sorunun ortaya çıkmasının bir başka nedeni de kullanılan kavramlardır. Müftüoğlu konuşurken sık sık “devrimci”, “ilerici” gibi geniş ve belirsiz kavramlara başvurur. Fakat aynı açıklamalarda “Marksist” tanımını kullanmaktan özellikle kaçınır.

Oysa Marksizm açısından siyasal duruş sınıfsal bir açıklık gerektirir. Devrimci ya da ilerici gibi genel kavramlar çoğu zaman bu açıklığın yerine geçemez.

Bu yüzden kavramların seçimi de bazen bir siyasal konumun ipuçlarını verir.

Devrimci Tarihin Anlamı

Bu tartışmanın asıl önemi ise kişilerden daha geniş bir yerde durur. Mesele Türkiye’de devrimci tarihin nasıl anlatıldığıdır.

Kızıldere yalnızca bir operasyon değildi. Aynı zamanda bir dönemin devrimci arayışlarının trajik son sahnelerinden biriydi. O gün yaşamını yitirenler arasında Mahir Çayan da vardı ve bu olay Türkiye solunun ortak belleğinde derin bir iz bıraktı.

Marksist tarih anlayışı bize şunu öğretir: Tarih yalnızca bireylerin kararlarıyla değil, toplumsal koşulların ve sınıf çatışmalarının etkisiyle şekillenir.

Bu nedenle devrimci deneyimler yalnızca başarı ya da hata ölçüsüyle ele alınamaz. Onlar aynı zamanda bir dönemin sınıf mücadelesinin ürünüdür.

Kızıldere’yi yalnızca stratejik bir yanlışlık olarak okumak da, yalnızca romantik bir kahramanlık olarak görmek de gerçeği eksik anlatır.

Ama devrimci hareketin bütününü suçlayan bir dil kurmak, tarihsel çözümleme değil; hafızayı yeniden biçimlendirme girişimidir.

Çünkü tarih yalnızca hatalar üzerinden okunmaya başladığında geriye hiçbir deneyim kalmaz.

Deneyim yok olduğunda ise tarih, yalnızca suçlama metinlerinden oluşan bir arşive dönüşür.

Hafıza Ve Sorumluluk

Devrimci geçmiş üzerine konuşmak kolay değildir. Çünkü bu geçmiş yalnızca düşüncelerden değil, hayatını kaybetmiş insanlardan oluşur.

Bu yüzden hafıza ile kurulan ilişki yalnızca siyasal değil, aynı zamanda ahlaki bir sorumluluk taşır.

Kızıldere’nin üzerinden yarım yüzyıldan fazla zaman geçti. Ama o günün gölgesi hâlâ Türkiye solunun hafızasında dolaşıyor.

Belki de bu yüzden yapılması gereken şey geçmişi kuşkularla karartmak değil, onu bütün karmaşıklığıyla anlamaya çalışmaktır.

Çünkü bazen bir dönemin hafızası açık suçlamalarla değil, küçük imalarla aşındırılır.

Ve bazen tarihin en büyük tahrifatı, tek bir cümlenin içine bırakılmış küçük bir soruyla başlar.