back to top
Ana Sayfa Haberler Dünya Nükleer Fren Çöktü, Yeni Silahlanma Dalgası Küresel Dengeleri Sarsıyor

Nükleer Fren Çöktü, Yeni Silahlanma Dalgası Küresel Dengeleri Sarsıyor

Stratejik silahları sınırlayan son büyük anlaşmanın sona ermesi ve Çin’in hızlanan kapasite artışı, dünyayı iki kutuplu dengeden üç aktörlü, daha kırılgan bir nükleer rekabete taşıyor; bu yeni dönem yalnızca güvenliği değil, siyaseti ve ekonomiyi de yeniden biçimlendiriyor.

Soğuk Savaş’ın en karanlık yıllarında bile taraflar bir gerçeğin farkındaydı: Sınırsız nükleer rekabet, yalnızca rakibi değil insanlığı da yok edebilirdi. Bu nedenle Washington ve Moskova, bütün gerilimlerine rağmen, silahlanmayı sınırlandıran çerçeveler üzerinde uzlaşabildi.

Bugün ise o çerçeveler çözülüyor. 2010’da imzalanan ve konuşlandırılmış stratejik başlıkları sınırlayan New START’ın sona ermesi, dünyanın en büyük iki nükleer gücü arasındaki bağlayıcı denetim mekanizmasını fiilen ortadan kaldırdı. Bu gelişme teknik bir takvim meselesi değil; nükleer çağın ikinci perdesinin açılmasıdır.

İki Kutuplu Dengedən Üçlü Rekabete

Nükleer denge uzun yıllar ABD ile Rusya arasındaki karşılıklı caydırıcılığa dayanıyordu. Açık kaynaklı tahminlere göre Rusya yaklaşık 4.300, ABD ise 3.700 civarında nükleer başlığa sahip. Bu iki ülke, küresel envanterin ezici çoğunluğunu kontrol etmeye devam ediyor.

Ancak artık denklem iki aktörlü değil. Çin’in hızlanan nükleer kapasite artışı, stratejik hesapları kökten değiştiriyor. Pekin’in önümüzdeki yıllarda başlık sayısını belirgin biçimde artıracağına ilişkin savunma değerlendirmeleri, iki kutuplu istikrar modelini üçlü ve daha karmaşık bir rekabete dönüştürüyor.

Bu, yalnızca sayıların artması anlamına gelmiyor. Üç aktörlü bir sistem, yanlış hesaplama riskini artırır; kriz yönetimini zorlaştırır; ittifakları daha kırılgan hale getirir. Caydırıcılık, daha karmaşık ve daha belirsiz bir zemine taşınır.

Silahlanma Yalnızca Askeri Bir Mesele Değil

Nükleer kapasite, askeri bir araç olmanın ötesinde siyasal bir mesajdır. Fisyon temelli enerji yoğunluğu, çok sınırlı bir maddeden olağanüstü bir yıkım gücü üretir. Bu teknik gerçeklik, nükleer silahı sıradan bir mühimmat olmaktan çıkarır; onu varoluşsal bir güç simgesine dönüştürür.

Bu nedenle büyük güçler, nükleer üçlü olarak bilinen kara konuşlu füzeler, stratejik denizaltılar ve uzun menzilli bombardıman uçaklarına yatırım yapmayı sürdürüyor. ABD’nin önümüzdeki on yıl içinde nükleer kuvvetlerini modernize etmek için yüz milyarlarca doları aşan bir kaynak ayırmayı planlaması, bu eğilimin en somut göstergesi.

Silahlanma döngüsü aynı zamanda ekonomik bir olgudur. Savunma sanayi şirketleri için artan bütçeler, yatırımcılar için yükselen risk primi anlamına gelir. Piyasalar, jeopolitik kırılganlığı fiyatlar; güvenlik tehdidi büyüdükçe savunma harcamaları kalıcılaşır.

Caydırıcılık mı, Güvensizlik mi?

Nükleer silahların mantığı, “kullanılmamak üzere var olmak”tır. Caydırıcılık, karşı tarafın saldırma ihtimalini azaltmayı hedefler. Fakat bu denge, şeffaflık ve karşılıklı sınırlama mekanizmalarıyla desteklenmediğinde, güvensizlik sarmalına dönüşebilir.

New START gibi anlaşmaların ortadan kalkması, yalnızca başlık sayısının artması riskini doğurmaz; denetim, doğrulama ve öngörülebilirlik kanallarının da daralmasına yol açar. Bu durum, kriz anlarında yanlış yorumlama ve ani tırmanma ihtimalini büyütür.

Bugün dünya, Soğuk Savaş’tan farklı bir eşikte duruyor. O dönemde iki süper güç arasında kurumsallaşmış bir iletişim ve müzakere geleneği vardı. Şimdi ise çok aktörlü, daha parçalı ve daha hızlı değişen bir güç dağılımı söz konusu.

Yeni Nükleer Çağın Siyaseti

Nükleer çağın geri dönüşü, yalnızca askeri planlamayı değil, küresel siyasetin dilini de değiştiriyor. Diplomasi yerini daha sert bir retoriğe bırakıyor; güç projeksiyonu yeniden merkezileşiyor. “Yumuşak güç” kavramı önemini korusa da, sert güç kapasitesi stratejik hesapların ana eksenine yerleşiyor.

Bu yeni dönemde mesele yalnızca kaç başlığa sahip olunduğu değil; krizlerin nasıl yönetileceği, yanlış anlamaların nasıl önleneceği ve nükleer eşiğin nasıl korunacağıdır.

Eğer 20. yüzyılın ikinci yarısı nükleer korkunun kurumsal sınırlamalarla dengelendiği bir dönemse, 21. yüzyılın üçüncü on yılı daha az kural, daha fazla rekabet ve daha yüksek belirsizlikle tanımlanıyor.

Soru artık şudur: Nükleer silahlar barışı koruyan bir denge unsuru mu olacak, yoksa kontrolsüz bir rekabetin katalizörü mü?

Cevap, yalnızca askeri bütçelerde değil; siyasal iradede, diplomatik cesarette ve küresel akılda saklı.