back to top
Ana Sayfa Yorum Silinen Sahneler, Sıfırlanan Hafıza: Bir Konserin İptalinden Toplumsal Unutuşa

Silinen Sahneler, Sıfırlanan Hafıza: Bir Konserin İptalinden Toplumsal Unutuşa

Bir konser iptal edilmez yalnızca; bir sesin yankısı kesilir, birikmiş zamanın izi silinmek istenir. Daha da önemlisi, o sesin taşıdığı geçmiş, o geçmişin bugüne uzanan damarı hedef alınır. İlkay Akkaya’nın Kastamonu’da vereceği konserin iptali, tam da bu nedenle, tekil bir kültürel etkinliğin iptali olarak okunamaz. Bu olay, giderek belirginleşen daha geniş bir müdahale biçiminin, yani toplumsal hafızanın sistemli biçimde aşındırılmasının güncel bir örneğidir.

Bugün yaşananlar, spontane tepkilerle açıklanamayacak kadar örgütlüdür. Sosyal medyada dolaşıma sokulan, bağlamından koparılmış görüntüler; ardından yükselen hedef gösterme dalgası; ve nihayetinde geri çekilen, “risk almak istemeyen” kurumlar… Bu zincir, artık tanıdık bir işleyişe sahiptir. Bu işleyişte mesele yalnızca bir sanatçının sahneye çıkıp çıkmaması değildir. Mesele, kamusal alanda hangi seslerin yer bulabileceği, hangilerinin sistemli biçimde dışarıda bırakılacağıdır.

Daha derine inildiğinde ise bu müdahalenin yalnızca bugünü düzenlemeye dönük olmadığı görülür. Asıl hedef, geçmişle kurulan bağı zayıflatmak, hatta mümkünse koparmaktır. Çünkü geçmiş, yalnızca olmuş bitmiş olayların toplamı değildir; aynı zamanda bugünün anlamını belirleyen, geleceğe dair ihtimalleri şekillendiren bir birikimdir. Bu birikim ortadan kaldırıldığında, toplum kendisini sürekli yeniden başlatılan bir hikâyenin içinde bulur. Sanki her şey ilk kez oluyormuş gibi, sanki öncesinde hiçbir söz söylenmemiş, hiçbir bedel ödenmemiş gibi…

Tam da bu nedenle, kültürel alana yönelik baskılar ile isim değiştirme pratikleri arasında doğrudan bir bağ vardır. Bir havaalanının adının değiştirilmesi, köklü bir okulun tarihsel kimliğinin silinmesi, bir üniversitenin belleğinin yeniden yazılması ya da doğrudan ortadan kaldırılması… Bunların hiçbiri teknik ya da idari kararlar değildir. Her biri, geçmişe ait bir iz silinirken yerine yeni bir başlangıç anlatısının yerleştirilmesidir. Bu anlatı, kendisinden öncesini ya değersizleştirir ya da tamamen yok sayar.

Bu yok sayma, yalnızca mekânlarla sınırlı değildir. İsimler de silinir. Bir zamanlar bu topraklarda iz bırakmış yazarlar, sanatçılar, düşünce insanları; ekranlardan, ders kitaplarından, gündelik konuşmalardan çekilir. Sanki hiç yaşamamışlar gibi. Sanki söyledikleri sözler, yazdıkları metinler, besteledikleri ezgiler bu toplumun parçası değilmiş gibi. Daha çarpıcı olanı ise şudur: Yurt dışında başarı kazanmış, dünya ile bağ kurmuş sanatçıların ve yazarların bile adları görünmez kılınır. Onlardan söz etmek, bir başarıyı paylaşmak değil, neredeyse “riskli” bir eylem hâline getirilir. Görünürlük, ödüllendirilen değil; cezalandırılabilen bir alana dönüşür.

Bu durum, yalnızca sansür değil; daha derin bir seçme ve ayıklama sürecidir. Hangi isimlerin hatırlanacağına, hangilerinin unutulacağına karar verilir. Böylece toplumun hafızası, doğal akışı içinde değil; müdahalelerle, kesintilerle, boşluklarla yeniden şekillendirilir.

Bu yok sayma, çoğu zaman açık bir inkâr diliyle kurulur: “Eskiden bu yoktu.”

Bu cümle, yalnızca bir değerlendirme değil, bir müdahaledir. Çünkü “yoktu” denilen her şeyin aslında var olduğu bilinir. Ama o varlığın kabulü, bugünkü anlatının süreklilik iddiasını zayıflatır. Bu yüzden geçmiş, ya parçalanır ya da bütünüyle silinir. Böylece tarih, kesintisiz bir akış olmaktan çıkarılır; yerine kopuk, parçalı ve her defasında yeniden başlatılan bir kurgu geçirilir.

Bu kurgu içinde sanatın yeri özellikle kritiktir. Çünkü sanat, yalnızca estetik bir üretim değildir; aynı zamanda bir hatırlama biçimidir. Şarkılar, şiirler, sahneye taşınan her söz, yalnızca bugünü değil, geçmişin izlerini de taşır. Bu yüzden bir sanatçının susturulması, yalnızca bireysel bir ifade alanının daraltılması anlamına gelmez; aynı zamanda toplumsal belleğin dolaşım kanallarından birinin tıkanması demektir.

İlkay Akkaya’nın konserinin iptali bu açıdan okunmalıdır. Bu iptal, bir program değişikliği değil; bir hatırlama biçiminin kesintiye uğratılmasıdır. Çünkü o sahnede söylenecek her türkü, yalnızca bir müzik eseri değil; aynı zamanda bu toprakların uzun, çetrefilli ve çoğu zaman bastırılmış hikâyesinin bir parçasıdır.

Bu tabloyu yalnızca konserlerle sınırlamak eksik olur. Yazarların sürgüne zorlanması, gazetecilerin hapsedilmesi, kitapların görünmez kılınması, arşivlerin erişilemez hâle getirilmesi… Bütün bunlar, birbirinden kopuk uygulamalar değil; aynı yönelimin farklı görünümleridir. Çünkü sözün dolaşımı kesildiğinde, hatırlama da kesintiye uğrar. Hatırlama kesildiğinde ise toplum, kendisini başkalarının yazdığı bir hikâyenin içinde bulur.

Burada dikkat çekici olan bir diğer nokta da kurumsal davranış biçimidir. Kamusal sorumluluk taşıması gereken yapıların, organize baskı karşısında hızla geri çekilmesi, bu sürecin yalnızca dışarıdan dayatılan bir zor olmadığını gösterir. Aksine, bu geri çekiliş, baskının içselleştirildiğini, hatta çoğu zaman ön alıcı bir refleks hâline geldiğini ortaya koyar. Böylece yasak, yalnızca yukarıdan inen bir karar olmaktan çıkar; gündelik işleyişin doğal bir parçası gibi işlemeye başlar.

Ancak bütün bu çabalara rağmen gözden kaçırılan bir gerçek vardır: Bellek, yalnızca yukarıdan düzenlenebilen bir alan değildir. O, gündelik yaşamın içinde, dilde, ilişkilerde, anlatılarda varlığını sürdürür. Resmî kayıtlardan silinen bir isim, halkın dilinde yaşamaya devam edebilir. Yasaklanan bir türkü, başka bir yerde yeniden söylenir. Çünkü hatırlama, yalnızca kurumsal bir faaliyet değil; aynı zamanda toplumsal bir direnç biçimidir.

Bu nedenle bugün yaşananları yalnızca bir baskı hikâyesi olarak okumak eksik kalır. Aynı zamanda bir mücadele alanı olarak görmek gerekir. Bir yanda geçmişi silerek her şeyi kendisiyle başlatmak isteyen bir irade; diğer yanda o geçmişi, bütün kırılganlığına rağmen taşımaya çalışan bir toplumsal hafıza…

Ve belki de bütün mesele burada düğümlenir:

Bir toplum, kendisine dayatılan unutmayı mı kabul edecektir, yoksa hatırlamanın yükünü mü taşıyacaktır?

Çünkü unutmak, kolaydır.

Ama hatırlamak, her zaman bir bedel ister.