Bazı kitaplar yalnızca bir dönemi anlatmaz; bir halkın suskunluğunu, bir toplumun kendine bakmaktan kaçınmasını da anlatır. Ece Temelkuran’ın Ağrı’nın Derinliği adlı çalışması da tam böyle bir metin. Kitap yalnızca Ermenistan’a, diasporaya ya da tarihin karanlık bir sayfasına dair röportajlar toplamı değildir. Aslında çok daha zor bir sorunun etrafında dolaşır: Bir toplum, tanık olduğu büyük bir trajediyi nasıl unutur?
Temelkuran, kitabında yalnızca olayları anlatmakla yetinmez; okurun zihnine bir soru bırakır. Bu kadar büyük ve trajedik bir olay yaşandıysa, nasıl oldu da aradan yüz yıl geçmeden bu kadar büyük bir sessizlik kuruldu? İnsanlar gördüklerini, bildiklerini, hatta bazen bizzat yaşadıklarını nasıl hafızalarından silebildi?
Bu soru yalnızca tarihçilere değil, hepimize yöneltilmiş bir sorudur.
Ben de bu sorunun peşinden bir süre yürüdüm. Sonra zihnim beni doğduğum köye götürdü. Küçük, sıradan bir Anadolu köyüne. Ama o köyün de bir geçmişi vardı. Benim doğduğum köy bir zamanlar bir Ermeni köyüydü. 1915’in tanıkları o köyde yaşamıştı. Buna rağmen çocukluğum boyunca kimse o günlerden söz etmedi. Bir tek kişi bile. Yıllar sonra sorduğumda ise verilen cevaplar hep kaçamak, hep eksik, hep yarımdı.
Ama köye şöyle bir baktığınızda gerçeği görmek için tarihçi olmaya gerek yoktu. Evler, tarlalar, bağlar… Bir zamanlar başkalarına ait olan mülkler başkalarının eline geçmişti. O küçük köyde bile bir mülksüzleştirme ve bir sermaye transferi yaşandığını görmemek için insanın kör olması gerekirdi.
İşte tam bu noktada Temelkuran’ın sorusu yeniden anlam kazanıyor. Belki de unutma dediğimiz şey basit bir hafıza kaybı değildir. Bazen unutma, bilinçli bir susuş biçimidir. Çünkü hatırlamak, yalnızca geçmişi hatırlamak değildir; hatırlamak aynı zamanda bugünü de sorgulamaktır.
Suskunluğun Ekonomisi
1915 yalnızca bir trajedi değildir; aynı zamanda Anadolu’nun ekonomik ve toplumsal yapısını kökten değiştiren bir kırılmadır. Tarihçiler yıllardır bu kırılmanın yalnızca insan kaybı değil, aynı zamanda büyük bir mülksüzleştirme ve servet transferi anlamına geldiğini anlatıyor.
Boşalan evler, terk edilen bağlar, dükkânlar, atölyeler… Bir gecede sahipsiz kalan bir dünya.
Bu mülklerin önemli bir kısmı yeni sahipler buldu. Bazen devlet aracılığıyla, bazen yerel ilişkiler üzerinden, bazen de fiili olarak. Anadolu’nun pek çok yerinde yeni bir yerel sermaye sınıfının oluşmasında bu süreç belirleyici oldu.
Dolayısıyla hafızanın silinmesi yalnızca psikolojik bir süreç değildi. Aynı zamanda maddi bir zemini vardı.
Çünkü hatırlamak, bazen sahip olduğunuz şeyin hikâyesini de hatırlamak demektir.
Ve bazen bir toplum, sahip olduğu şeylerin hikâyesini hatırlamak istemez.
Ortak Suçluluğun Sessizliği
Bu yüzden Türkiye’de bu mesele yalnızca devletin suskunluğu değildir. Aynı zamanda toplumun da suskunluğudur. Çünkü tarihsel travmalar bazen yalnızca kurbanların değil, tanıkların ve hatta dolaylı faydalananların da hafızasını şekillendirir.
Bir toplum, büyük bir trajedinin ardından iki şey yapabilir: ya yas tutar ya da susar.
Türkiye uzun süre ikinci yolu seçti.
Bu yüzden Temelkuran’ın kitabı yalnızca Ermenilerle ilgili bir kitap değildir; aslında Türkiye’nin kendisiyle ilgili bir kitaptır.
Kitabın yayımlandığı dönemde konuşan Fethiye Çetin, Temelkuran’ın yolculuğunu “geleceği kurmak için neler yapmalıyız sorusunun yolculuğu” olarak tanımlıyordu. Çetin’in sözleri, kitabın esas meselesini de açığa çıkarır: geçmişi anlatmak yalnızca geçmiş için değildir.
Geleceği kurmak içindir.
Hrant Dink’in Açtığı Yol
Temelkuran, kitabın yayımlanması sırasında yaptığı kısa konuşmada şu cümleyi kurmuştu:
“Bu kitabın yolunu Hrant Dink açtı.”
Gerçekten de Hrant Dink, Türkiye’de hafızanın kapalı kapılarını zorlayan en önemli isimlerden biriydi. Onun ısrarla söylediği şey şuydu: Geçmişle yüzleşmek yalnızca Ermenilerin meselesi değildir; Türkiye’nin demokratikleşmesinin de şartıdır.
Agos yazarı Karin Karakaşlı o gün yapılan konuşmada çok anlamlı bir şey söylemişti:
“Bu kitap buradaysa Hrant’la beraberiz demektir.”
Çünkü Dink’in dilinde Ağrı ya da Ararat yalnızca bir dağ değildi. Bir halkın kaybettiği toprakla olan bağını, kopmuş bir hafızayı ve aynı zamanda geleceğe dair bir umudu simgeliyordu.
Bu yüzden Ağrı geçmişin değil, aynı zamanda geleceğin de dağdır.
Eksik Yas
Belki de Türkiye’nin asıl meselesi budur: eksik yas.
Bir toplum yas tutamadığında, hafızasını da kuramaz. Yas tutulmayan bir tarih ise zamanla suskunlukla örtülür. Suskunluk da kuşaktan kuşağa aktarılır.
Benim doğduğum köyde olduğu gibi.
Kimse konuşmaz ama herkes bilir.
İşte Ağrı’nın Derinliği tam da bu suskunluğun içinden konuşan bir kitap. Çünkü Temelkuran’ın yaptığı şey yalnızca tarih anlatmak değil; insanlara şu soruyu sormaktır:
“Eğer geçmişi gerçekten hatırlasaydık, bugün başka bir ülke olabilir miydik?”
Belki de cevap hâlâ yazılmamış o beyaz sayfalarda saklıdır.
Hrant Dink’in dediği gibi:
“Ortak yazgı önümüzde duruyor. Atalarımız sayfalarını doldurdu. Sorun bizim beyaz sayfaları nasıl dolduracağımız.”
Belki de artık susarak değil, konuşarak.



















