Dünya bir süredir kendi yurttaşlarını kendisine yabancılaştıran bir çağdan geçiyor. Sınırlar kalınlaşıyor, kimlikler sertleşiyor, diller birbirini anlamaz hâle geliyor. Böyle bir tarihsel eşikte, Ece Temelkuran’ın son kitabı Nation of Strangers (Yabancılar Ulusu) yalnızca bir deneme kitabı değil; çağın ruhuna tutulmuş bir ayna olarak okurla buluştu.
Kitap ilk olarak İngilizce yayımlandı; ardından Almanca baskısı Avrupa’da raflardaki yerini aldı. Nisan ayında ise Everest Yayınları etiketiyle Türkçe olarak yayımlanacak. Daha şimdiden Avrupa’nın çeşitli ülkelerinde ilgiyle karşılanan eser, dünya yazınının en saygın ödüllerinden biri olan Women’s Prize for Fiction’ın kurgu dışı dalında uzun listeye kalmayı başardı. Bu başarı, yalnızca yazınsal bir takdir değil; Temelkuran’ın metninin günümüz siyasal iklimiyle kurduğu güçlü bağın da bir göstergesi.
Yabancılar Ulusu: Kimlik, Aidiyet ve Sürgün
“Nation of Strangers”, adından başlayarak bir karşıtlığı çağırıyor: Ulus ile yabancı sözcükleri yan yana geldiğinde, çağdaş siyasal düşüncenin en kırılgan noktaları görünür olur. Ulus-devlet, yurttaşlık üzerinden bir aidiyet vaadi sunarken; aynı zamanda sürekli bir “öteki” üretir. Temelkuran, tam da bu yarığa yerleşiyor.
Onun yazısı, sürgünün yalnızca coğrafi bir kopuş olmadığını; zihinsel, kültürel ve ahlaki bir yerinden edilme durumu olduğunu anlatıyor. Avrupa’da yükselen aşırı sağ akımlar, göçmen karşıtlığı, savaşlar ve demokrasilerdeki aşınma tartışmaları, kitabın satır aralarında yankılanıyor. Temelkuran’ın metni yalnızca Türkiye’ye değil; 21. yüzyılın küresel siyasal bunalımına sesleniyor.
Bu satırları okurken ister istemez insan kendi yaşamından da izler buluyor. Türkiye’de “öteki” sayılan toplumsal kesimlerden birine mensup olmanın ve 12 Eylül’ün ağır ikliminde yara almış bir kuşağın içinden gelmenin bıraktığı izler, insanın belleğinde kolay silinmiyor. 12 Eylül askeri darbesi sonrasında yaşanan kırılmalar, yalnızca siyasal hayatı değil, bireysel yaşamları da altüst etti. O dönemin mağdurlarından biri olarak uzun yıllar yurtdışında yaşamak zorunda kalmış olmak, yersiz-yurtsuzluk duygusunu erkenden tanımama neden oldu.
Bu bir serzeniş değil; daha çok, insanın içinde sessizce taşıdığı bir tanıklık. Doğup büyüdüğünüz topraklardan uzak kaldığınızda yalnızca mekân değiştirmezsiniz; dilinizin ritmi, bakışınızın tonu, gündelik hayatın küçük ayrıntıları bile farklılaşır. Bir yere aitken aynı anda hiçbir yere tam olarak ait olamama hâli, zamanla insanın iç dünyasında ince bir çatlak bırakır. Temelkuran’ın anlattığı yabancılık hâli, bu bakımdan kişisel bir hatırayı değil; ortak bir deneyimi çağırıyor. Onun edebi dili, benim ve benim gibi pek çok insanın yıllar önce yaşadığı o içsel sürgünü, bugün hâlâ yurtsuzluk duygusunu birebir yaşamamış olanlara da sezdiriyor. Kişisel olan ile toplumsal olan, bireysel deneyim ile ortak yazgı, satır aralarında birbirine karışıyor.
Bugün Fransa’da, Almanya’da, İtalya’da ya da ABD’de yükselen milliyetçi-popülist dalga; yabancıyı bir tehdit olarak tanımlayan bir söylem üretiyor. “Yabancı” artık yalnızca sınırın ötesindeki değildir; aynı ülke içinde farklı düşünen, farklı yaşayan, farklı konuşan herkes olabilir. Yabancının önce değersizleştirildiği, sonra susturulduğu, en sonunda da görünmez kılındığı dönemleri insanlık daha önce de yaşadı. “Nation of Strangers”, bu döngüyü duru bir sezgiyle yakalıyor.
Yazının Siyasal Belleği
Temelkuran’ın anlatımı, gazetecilikten gelen berrak bir gözlemle yazının sezgisel derinliğini birleştiriyor. Onun dili sert sloganlara değil, insanın içindeki kırılmaya yaslanıyor. Bu nedenle kitap, siyasal bir çözümlemenin ötesine geçerek ahlaki bir sorgulamaya dönüşüyor:
Bir toplum ne zaman kendi yurttaşlarını yabancılaştırır?
Demokrasi ne zaman yalnızca biçimsel bir düzeneğe indirgenir?
İnsan hangi anda kendi ülkesinde sürgün duygusu yaşamaya başlar?
Bu sorular yalnızca kuramsal değildir; yakın tarihin ve bugünün sorularıdır. 12 Eylül sonrasında dağılan yaşamlar, bölünen aileler, başka ülkelerde yeniden kurulan kırılgan düzenler… Bugün ise benzer sorular farklı biçimlerde yeniden karşımıza çıkıyor. Seçimlerin yapıldığı ama eşit koşulların tartışmalı olduğu; hukukun biçimsel olarak var olup içerik olarak aşındığı; basının çoğulculuğunu yitirdiği birçok ülkede yurttaşlık duygusu zayıflıyor. Temelkuran’ın kitabı, bu zayıflamayı bireysel deneyim ile toplumsal bellek arasında bir köprü kurarak anlatıyor.
Avrupa’daki İlgi ve Küresel Yankı
Kitabın Avrupa’da gördüğü ilgi, yalnızca Temelkuran’ın uluslararası bilinirliğiyle açıklanamaz. Bu ilgi, Avrupa toplumlarının kendi iç bunalımlarıyla yüzleşme gereksinimini de gösteriyor. Göç sorunu, savaşların yarattığı yeni sınırlar, ekonomik eşitsizliklerin artışı ve kültürel kutuplaşma… Tüm bu başlıklar, “Nation of Strangers”ın geniş bir okur kitlesinde karşılık bulmasını sağlıyor.
Women’s Prize uzun listesine girilmesi ise metnin yalnızca siyasal değil, yazınsal gücünün de uluslararası düzeyde kabul gördüğünü kanıtlıyor. Kurgu dışı dalda uzun listeye kalmak, Temelkuran’ın anlatısının dünya yazın ortamında yankı uyandırdığını gösteriyor.
Yabancılaşmaya Karşı Bir Dayanışma İmkânı
Temelkuran’ın metninde karamsarlık kadar direnç de var. Yabancılaşma çağında yeni bir dayanışma dili arayışı… Ulus-devletin dar kalıplarını aşan, sınırların ötesine uzanan bir ahlaki topluluk düşüncesi… Belki de kitabın en güçlü yanı burada: Yabancılar ulusunu bir yazgı olarak değil; ortak bir bilinç ve dayanışma imkânı olarak ele alması.
Yıllar boyunca farklı ülkelerde bulunmuş biri olarak, insanın bir yandan köklerini taşıyıp bir yandan yeni bir yere tutunma çabasının ne denli ince ve kırılgan bir denge olduğunu gözlemledim. Bu iki hâl arasında gidip gelen duygu, Temelkuran’ın satırlarında yankı buluyor. Bu nedenle kitap, yalnızca siyasal bir çözümleme değil; aynı zamanda insana dair derin bir anlatı.
Nisan ayında Türkçe baskısıyla Türkiye okuruyla buluşacak olan kitap, yalnızca bir çeviri süreci değil; aynı zamanda metnin doğduğu coğrafyaya geri dönüşü anlamına geliyor. Belki de en çarpıcı soru burada saklı: Kendi ülkesinde yabancılaşma hissi yaşayanlar için bu kitap bir teselli mi, yoksa bir yüzleşme mi olacak?
















