back to top
Ana Sayfa Haberler Yoksulluk Büyürken İktidar Nasıl Ayakta Kalır?

Yoksulluk Büyürken İktidar Nasıl Ayakta Kalır?

Bir toplumun ahlakı, çoğu zaman en çok oy verdiği yerde görünür. Sandık, yalnızca siyasal tercihi değil; aynı zamanda bir toplumun adalet duygusunun sınırlarını da açığa çıkarır. Çünkü insanlar yalnızca kendileri için iyi olanı değil, doğru olduğuna inandıkları düzeni de oyladıklarını düşünürler.

Türkiye’de son yıllarda yaşanan tablo bu açıdan çarpıcıdır. Ekonomik tercihler açık biçimde büyük sermayeyi, büyük şirketleri ve finans çevrelerini koruyan bir yönetime işaret ederken; ücretliler, emekliler ve yoksullar için aynı cömertliği görmek mümkün değil. Kamu kaynaklarının dağılımında dikkatle bakıldığında şu tuhaf çelişki ortaya çıkar: zenginlere karşı son derece bonkör bir devlet, yoksullara karşı ise son derece hesapçı bir devlet.

Ama asıl soru bu değil.

Asıl soru şu:
Bu düzenin yükünü taşıyanlar neden hâlâ bu düzeni desteklemeye devam ediyor?

Ekonomi çoğu zaman teknik bir mesele gibi anlatılır. Bütçe, faiz, enflasyon, büyüme oranları… Oysa ekonomi aynı zamanda ahlaki bir meseledir. Bir toplumun kaynakları kimlere aktarılıyor? Bir kriz çıktığında ilk fedakârlık kimden isteniyor? Bir refah ortaya çıktığında ilk payı kim alıyor?

Türkiye’de bu soruların cevapları uzun zamandır oldukça nettir. Büyük altyapı projeleri, kamu ihaleleri, vergi afları ve teşvik paketleri söz konusu olduğunda devletin eli son derece açıktır. Ama mesele asgari ücret olduğunda, emekli maaşı olduğunda, çiftçinin borcu olduğunda aynı devlet birden bire bütçe disiplininin muhafızı kesilir.

Bu tablo yalnızca ekonomik bir tercih değil; aynı zamanda bir sınıf düzeninin işleyişidir.

Fakat hikâye burada bitmez.

Çünkü bir düzenin sürmesi yalnızca ekonomik güçle değil, aynı zamanda rıza üretimiyle mümkündür.

Siyaset tarihinin en eski yöntemlerinden biri şudur: İnsanların yaşadığı gerçek sorunların yerine başka korkular koymak. Ekonomik eşitsizlikler büyürken toplumun dikkatini başka yönlere çevirmek.

Bunun için her zaman hazır hedefler vardır.

Göçmenler.
Muhalifler.
Feministler.
Akademisyenler.
Gazeteciler.
“Milli olmayanlar.”

Bir toplum sürekli olarak bir düşman listesiyle meşgul edildiğinde, insanların dikkatini hayatlarının gerçek koşullarından uzaklaştırmak kolaylaşır. Böylece insanlar maaşlarının erimesini değil, bir kültür savaşını konuşur. Pazardaki fiyatları değil, bir kimlik tartışmasını tartışır.

Bu noktada siyaset yalnızca yönetme sanatı olmaktan çıkar; duyguları yönetme sanatına dönüşür.

Ama bu hikâyenin bir başka boyutu daha var.

İnsanlar çoğu zaman yalnızca maddi çıkarlarına göre hareket etmezler. Bazen kendilerini güçlü hissettiren bir hikâyenin parçası olmayı tercih ederler. Bazen ekonomik olarak kaybetseler bile, kültürel olarak kazandıklarını düşünürler.

Birçok insan için siyaset, cebinden çok kimliğini koruma meselesine dönüşür.

Bu yüzden ekonomik gerçeklerle siyasal tercihler arasında her zaman doğrudan bir ilişki kurulmaz. İnsanlar bazen kendi hayatlarını zorlaştıran politikalara bile destek verebilir. Çünkü o politikaların temsil ettiği sembolik dünya, onlara başka bir şey sunar: aidiyet, güvenlik duygusu, hatta bazen gurur.

Ama bu hikâyenin en eski ve en temel gerçeği değişmez.

Bir toplumda servet yukarı doğru akıyorsa, aşağıdaki insanların hayatı giderek ağırlaşır. Bir yerde büyüyen zenginlik, başka bir yerde büyüyen yoksulluk anlamına gelir.

Bu bir tesadüf değildir.
Bu bir yönetim tekniğidir.

Bir yanda şirket bilançoları büyürken diğer yanda emekli maaşları küçülüyorsa; bir yanda dev projeler yükselirken diğer yanda gençler işsiz kalıyorsa; bir yanda sermaye için vergi indirimleri hazırlanırken diğer yanda yurttaşlardan “sabır” isteniyorsa, ortada basit bir ekonomik hata yoktur.

Ortada bir düzen tercihi vardır.

Fakat hiçbir düzen sonsuza kadar sürmez.

Çünkü hayatın kendisi, ideolojilerden daha inatçıdır. İnsanlar en sonunda kendi deneyimlerine bakarlar. Pazarda gördüklerine, faturada yazan rakama, çocuklarının geleceğine…

Ve bir gün şu basit soruyu sormaya başlarlar:

Bir ülke gerçekten büyüyorsa, neden bu büyüme yalnızca yukarıda hissediliyor?

O gün geldiğinde siyaset yeniden eski anlamına döner: insanların yalnızca kim olduklarını değil, nasıl yaşamak istediklerini tartıştıkları bir alan haline gelir.

Ve belki o zaman, uzun zamandır unutulmuş bir soru yeniden hatırlanır:

Bir toplum gerçekten güçlü olduğunda, en zenginleri mi daha da zengin olur; yoksa en yoksulları biraz olsun nefes alabilir mi?