back to top
Ana Sayfa Haberler Cengiz Çandar’ın Erdoğan’a Güveni: Kürtlerin Hakları Bir Siyasi Söze Bırakılabilir mi?

Cengiz Çandar’ın Erdoğan’a Güveni: Kürtlerin Hakları Bir Siyasi Söze Bırakılabilir mi?

DEM Parti Diyarbakır Milletvekili Cengiz Çandar’ın, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yeniden adaylığına verilebilecek olası desteği eşit vatandaşlık ve ana dilde eğitim konusunda yapılacak anayasa değişikliği sözüne bağlaması yeni bir tartışma başlattı. Uzun yılların deneyimli gazetecisi Çandar’ın açıklaması, Kürtlerin demokratik haklarının güvence altına alınmasıyla Erdoğan’ın siyasi geleceğinin aynı pazarlığın konusu hâline getirilip getirilemeyeceği sorusunu gündeme taşıdı. Tartışmanın merkezinde ise basit fakat önemli bir ayrım bulunuyor: Demokratik hakların gerçekleşmesi için verilmiş bir söz yeterli midir, yoksa bu hakların seçim hesaplarından bağımsız, hukuken güvence altına alınması mı gerekir?

Türkiye’de siyaset uzun zamandır verilen sözlerle gerçekleşmeyen vaatler arasında gidip geliyor. Seçim meydanlarında söylenenlerin, parlamentoda kabul edilenlerin ve gündelik yaşamda karşılık bulanların her zaman aynı şey olmadığını anlamak için uzun bir siyasi geçmişe bakmaya bile gerek yok. İnsanların birbirleriyle kurdukları en küçük ticari ilişkilerde bile yazılı sözleşmelerle güvence aradığı bir dünyada, milyonlarca insanın geleceğini ilgilendiren anayasal hakların bir siyasetçinin vereceği söze bağlanması, üzerinde durulmayı hak ediyor. Üstelik söz konusu olan, herhangi bir seçim vaadi değil; bir halkın kendi kimliğiyle tanınması, ana dilinde eğitim görmesi ve eşit yurttaşlık temelinde yaşaması gibi yıllardır çözülememiş sorunlar.

DEM Parti Diyarbakır Milletvekili Cengiz Çandar’ın Rûdaw’a verdiği söyleşide Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın yeniden adaylığına ilişkin söyledikleri, tam da bu nedenle dikkat çekti. Çandar, Erdoğan’ın yeniden adaylığı için DEM Parti’nin desteğine ihtiyaç duyması durumunda, Anayasa’nın 42. ve 66. maddelerinde değişiklik yapılarak ana dilde eğitimin önündeki engellerin kaldırılması ve vatandaşlık tanımının değiştirilmesi yönünde söz verilmesi hâlinde konunun değerlendirilebileceğini belirtti. Çandar’ın ifadesiyle, böyle bir anayasa değişikliği sözü verilirse duruma bakılabilecekti. Bu açıklama, DEM Parti’nin alınmış bir destek kararı anlamına gelmiyor; Çandar’ın olası bir siyasi senaryoya ilişkin değerlendirmesini yansıtıyor. Ancak bir milletvekilinin, partisinin desteğiyle Cumhurbaşkanı’nın siyasi geleceği arasında böyle bir ilişki kurması, sözün kendisinden daha geniş bir tartışmayı beraberinde getiriyor.

Bir Halkın Hakları Neden Bir Cumhurbaşkanının Yeniden Adaylığına Bağlansın?

Çandar’ın sözlerinde üzerinde düşünülmesi gereken ilk nokta, Kürtlerin demokratik haklarına ilişkin taleplerin içeriği değil, bu taleplerin hangi siyasi koşula bağlandığıdır. Kürtlerin kendi kimlikleriyle eşit yurttaşlar olarak kabul edilmesi, ana dillerinde eğitim görebilmeleri ve kültürel varlıklarını özgürce sürdürebilmeleri, bir siyasi partinin başka bir partiye vereceği desteğin karşılığı olarak ele alınmamalıdır. Bu haklar, demokratik bir toplumun bütün yurttaşlarına karşı yerine getirmesi gereken yükümlülüklerle ilgilidir. Bir halkın haklarını tanımak, ona siyasi bir iyilik yapmak değildir; bugüne kadar eksik bırakılmış eşitliği gerçekleştirmeye yönelmektir.

Bu nedenle sorun, Çandar’ın dile getirdiği anayasal değişiklik taleplerinin meşruluğunda değil, onların Erdoğan’ın yeniden adaylığıyla ilişkilendirilmesinde ortaya çıkıyor. Bir anayasa değişikliği, geniş bir toplumsal tartışma, parlamenter müzakere ve hukuki güvence gerektirir. Oysa gelecekte yapılacağı söylenen bir düzenleme, henüz gerçekleştirilmiş bir hak değildir. Hele ki bu sözün yerine getirilip getirilmeyeceği, seçim sonrasındaki siyasi dengelere ve iktidarın tercihlerine bırakılıyorsa, vaat ile güvence arasındaki mesafe daha da büyür. Çandar’ın açıklamasına yöneltilebilecek en önemli eleştiri de burada belirginleşiyor: Bir halkın uzun yıllardır beklediği haklar için neden önce siyasi destek, sonra belirsiz bir gelecekte gerçekleşmesi beklenen değişiklikler konuşuluyor?

Üstelik Çandar, aynı söyleşide devam eden sürece ilişkin toplumsal güvensizliğin sürdüğünü de kabul ediyor. Selahattin Demirtaş’ın özgürlüğüne kavuşmamasını, sürecin olumlu sonuçlanacağına ilişkin kuşkuların nedenlerinden biri olarak gösteriyor. Abdullah Öcalan’ın hukuki konumunun somutlaşması gerektiğini belirtiyor. Böyle bir değerlendirmeden sonra Erdoğan’ın anayasa değişikliği sözü vermesinin olası siyasi desteği tartışmaya açabilecek bir koşul olarak sunulması, açıklamanın kendi içinde de sorgulanabilecek bir gerilim yaratıyor. Çünkü güvensizliğin varlığını kabul etmekle, bu güvensizliği giderecek somut adımlar atılmadan yeni bir söze siyasi anlam yüklemek arasında önemli bir fark bulunuyor.

Deneyimli Gazetecinin Siyasi Hesabı

Cengiz Çandar, Türkiye’nin yakın siyasi tarihini uzun yıllar gazeteci olarak izlemiş, iktidarların kullandığı dili, verilen vaatlerin nasıl değişebildiğini ve siyasi dengelerin ne kadar hızlı yeniden kurulabildiğini yakından gözlemlemiş bir isim. Bu nedenle açıklamasının, siyaset deneyimi sınırlı bir kişinin geleceğe ilişkin iyimser beklentisi olarak değerlendirilmesi güç. Tam tersine, sözün ne anlama geldiğini ve siyasi pazarlıkların hangi koşullarda yapıldığını bilen bir siyasetçinin açıklaması olarak ele alınması gerekiyor.

Burada sorulması gereken soru, Çandar’ın Erdoğan’a kişisel olarak güvenip güvenmediğinden de önce geliyor. Çandar’ın sözünü ettiği olası desteğin karşılığında hangi somut güvencelerin beklendiği açıklığa kavuşturulmalı. Anayasa değişikliği yalnızca bir vaat olarak mı kalacak, yoksa destek kararı verilmeden önce hazırlanmış ve parlamentoda üzerinde uzlaşılmış bir metin mi ortaya çıkacak? Ana dilde eğitim hakkının kapsamı ne olacak? Eşit yurttaşlık hangi hukuki düzenlemelerle güvence altına alınacak? Bu değişiklikler yapılmadığı takdirde siyasi desteğin sonucu ne olacak? Bütün bunlar açıklığa kavuşmadan söze yüklenen anlam, demokratik hakların gerçekleşmesinden çok siyasi pazarlığın belirsizliğini büyütüyor.

Çandar’ın sözleri, henüz tamamlanmış bir anlaşmanın bulunduğunu göstermiyor. Böyle bir anlaşma varmış gibi davranmak da gazetecilik açısından doğru olmaz. Ancak açıklamanın yarattığı izlenim, Erdoğan’ın yeniden adaylığına ilişkin desteğin belirli anayasal vaatler karşılığında tartışılabileceği yönünde. Bu izlenimin giderilmesi, yalnızca Çandar’ın değil, böyle bir olasılığı gündemine alan bütün siyasi aktörlerin sorumluluğunda bulunuyor. Demokratik siyasette açıklık, özellikle milyonlarca insanın haklarının ve ülkenin geleceğinin söz konusu olduğu durumlarda, iyi niyetli açıklamalardan daha büyük önem taşıyor.

Kürtlerin Haklarıyla Türkiye’nin Demokratik Geleceği Birbirinden Ayrılamaz

Türkiye’de Kürt meselesinin çözümü, yalnızca Kürt yurttaşların yaşamlarını ilgilendiren dar bir siyasi başlık olarak görülemez. Bir toplumda insanların kendi dillerinde eğitim görmesi, kimliklerinin tanınması ve eşit haklara sahip olması, o toplumun demokratik niteliğinin de ölçülerindendir. Kürtlerin haklarını genişleten gerçek bir demokratik dönüşümün, başka yurttaşların haklarını daraltması gerekmez. Tersine, hakların güvence altına alınması, bütün toplum için daha eşit bir hukuk düzeninin kurulmasına katkı sağlayabilir.

Ancak demokratikleşme yalnızca belirli anayasa maddelerinin değiştirilmesinden ibaret değildir. Yargının bağımsızlığı, düşünce ve ifade özgürlüğü, seçilmiş yerel yöneticilerin görevlerini sürdürebilmesi, siyasi tutukluluk tartışmaları ve yurttaşların devlet karşısında eşit korunması da aynı bütünün parçalarıdır. Kürtlerin ana dilde eğitim ve eşit yurttaşlık taleplerinin karşılanması önemli bir demokratik ilerleme olabilir; fakat bu taleplerin, diğer demokratik sorunların çözümünden bağımsız bir seçim pazarlığına indirgenmesi, beklenen dönüşümün kapsamını daraltma riski taşır.

Erdoğan’ın yeniden adaylığına ilişkin tartışma da bu nedenle yalnızca parlamentodaki oy hesabıyla değerlendirilemez. Anayasal koşulların nasıl yerine getirileceği, Meclis’in hangi yetkileri kullanacağı ve olası bir seçim kararının hangi siyasi sonuçları doğuracağı, ülkenin bütün yurttaşlarını ilgilendiriyor. DEM Parti’nin herhangi bir konuda nasıl oy kullanacağı elbette kendi siyasi karar süreçlerinin konusudur. Fakat bu kararın Kürtlerin demokratik hakları adına gerekçelendirilmesi durumunda, hakların gerçekleşmesine ilişkin somut güvencelerin kamuoyuna açık biçimde anlatılması beklenir.

Burada önemli bir başka ayrım da unutulmamalı. Kürtlerin demokratik haklarını savunmakla Erdoğan’ın yeniden adaylığını desteklemek aynı siyasi tutum değildir. Birincisi yurttaşların eşitliğine ilişkin ilkesel bir taleptir; ikincisi belirli bir siyasi aktörün iktidarını sürdürme olasılığıyla ilgili tercihtir. Bu iki konunun aynı görüşmede ele alınması mümkündür, ancak birbirlerinin zorunlu koşulu hâline getirilmesi gerektiği sonucunu doğurmaz. Demokratik hakların kazanılması, bir siyasetçinin geleceğine bağlanmadan da savunulabilir ve parlamentonun önüne getirilebilir.

Söz Vermek Başka, Hakları Güvence Altına Almak Başka

Türkiye’nin yakın siyasi geçmişi, anayasa tartışmalarının yalnızca yazılı metinlerle değil, bu metinlerin uygulanma biçimiyle de değerlendirilmesi gerektiğini gösteriyor. Bir anayasanın özgürlüklerden söz etmesi, o özgürlüklerin bütün yurttaşlar tarafından eşit biçimde kullanılabildiği anlamına gelmiyor. Hukuki güvencelerin gerçek karşılığı, yurttaşın gündelik yaşamında ortaya çıkıyor. Ana dilinde eğitim görmek isteyen bir çocuğun bu hakkı kullanabilmesi, seçilmiş bir yerel yöneticinin görevini sürdürebilmesi, bir gazetecinin düşüncelerini özgürce açıklayabilmesi, anayasal ilkelerin kâğıt üzerinde kalmadığını gösteren somut örneklerdir.

Bu nedenle Çandar’ın açıklaması, yalnızca siyasi bir olasılık hesabı olarak geçiştirilemez. Deneyimli bir gazetecinin ve milletvekilinin, demokratik hakların gerçekleşmesini gelecekte verilecek bir söze bağlayan yaklaşımı, hakların nasıl güvence altına alınacağı sorusuna yeterli yanıt vermiyor. Elbette siyasette müzakere, uzlaşma ve karşılıklı taahhütler vardır. Ancak müzakerenin varlığı, taahhütlerin içeriğinin ve uygulanma koşullarının belirsiz bırakılmasını gerektirmez. Özellikle uzun yıllardır çözüm bekleyen bir toplumsal meselede, siyasi güvenin yeniden kurulması için sözlerden önce doğrulanabilir adımlara ihtiyaç duyulması anlaşılır bir beklentidir.

Cengiz Çandar’ın açıklaması üzerine yürütülmesi gereken tartışmanın özü de burada yatıyor. Kürtlerin eşit yurttaşlık ve ana dilde eğitim haklarının güvence altına alınması, Türkiye’nin demokratikleşmesi bakımından önemli bir hedef olarak ele alınabilir. Fakat bu hedefe ulaşmak için Erdoğan’ın yeniden adaylığının neden gerekli olduğu ve olası desteğin karşılığında hangi hukuki sonuçların ne zaman elde edileceği açıklanmadıkça, siyasi hesabın demokratik kazanıma nasıl dönüşeceği belirsiz kalacaktır.

Bir toplumun geleceği, hele ki uzun yılların eşitsizlikleriyle karşı karşıya kalmış insanların hakları söz konusu olduğunda, yalnızca verilen sözlere emanet edilemez. Çünkü siyasi vaatler değişebilir, ittifaklar dağılabilir, iktidarlar kendi önceliklerini yeniden belirleyebilir. Buna karşılık demokratik hakların güvencesi, onları kimin vaat ettiğinden bağımsız olarak herkes için geçerli olabilmeleridir. Cengiz Çandar’ın açıklamasının geride bıraktığı asıl soru da budur: Kürtlerin yıllardır beklediği haklar için somut bir demokratik dönüşüm mü konuşuluyor, yoksa henüz gerçekleşmemiş değişiklikler karşılığında Erdoğan’ın siyasi geleceğine ilişkin bir destek olasılığı mı tartışmaya açılıyor? Bu sorunun yanıtı, yeni bir sözden çok, açık bir siyasi tutum ve somut hukuki güvenceler gerektiriyor.


TB / Rûdaw, bianet, Evrensel, Independent Türkçe, T24, Ekonomim, KARAR, soL Haber.