back to top
Ana Sayfa Haberler David Harvey: Marx’ın Değer Teorisi Fiyatların Değil, Emeğin Ürettiği Zenginliğin Hikâyesidir

David Harvey: Marx’ın Değer Teorisi Fiyatların Değil, Emeğin Ürettiği Zenginliğin Hikâyesidir

İngiliz coğrafyacı ve sosyal kuramcı David Harvey, Marx’ın değer teorisinin yalnızca malların fiyatlarını açıklamaya çalışan bir ekonomi modeli olarak okunmasına karşı çıkıyor. Harvey’ye göre asıl mesele, toplumsal zenginliği üreten insanların bu zenginlik üzerindeki denetimlerinin neden sınırlı kaldığı ve kapitalist üretim ilişkilerinin her gün nasıl yeniden kurulduğu. Kapital üzerine verdiği derslerde ve değer teorisini ele aldığı çalışmalarında Harvey, ekonomik büyümenin, teknolojik ilerlemenin ve üretimdeki olağanüstü artışın neden kendiliğinden daha eşit bir toplum yaratmadığını sorguluyor.

Dünya hiç bu kadar çok üretmemiş, insanlık doğanın sunduğu olanakları hiç bu kadar geniş ölçüde kullanmamıştı. Bir zamanlar aylar süren işler saatler içinde tamamlanıyor, fabrikalarda binlerce insanın emeğini gerektiren üretim süreçleri giderek daha gelişmiş makinelerle yürütülüyor, dünyanın bir ucunda üretilen mallar öteki ucundaki insanların kapısına kadar ulaştırılıyor. Ne var ki bu olağanüstü üretim gücünün yanında başka bir gerçek varlığını sürdürüyor. Zenginliğin üretimine katılan milyonlarca insan, kendi emeklerinin ortaya çıkardığı olanaklardan sınırlı ölçüde yararlanabiliyor; yaşamlarını sürdürebilmek için ertesi gün yeniden çalışmak zorunda kalıyor. Toplumun üretme gücü büyürken bu gücün yarattığı zenginliğin kimlerin elinde toplandığı sorusu ortadan kalkmıyor, tersine daha görünür hâle geliyor.

Marx’ın Kapital adlı eserini uzun yıllardır yorumlayan David Harvey’nin değer teorisine yaklaşımı, bu çelişkinin anlaşılması üzerine kuruluyor. Harvey, 2020 yılında yayımlanan Value in Motion başlıklı çalışmasında, Marx’ın değer teorisinin malların birbirlerine göre fiyatlarını hesaplama girişimine indirgenmesini eleştiriyor. Ona göre değerin anlaşılması, yalnızca bir ürünün piyasada kaç paraya satıldığını bilmekten ibaret değil. Bir ürünün ortaya çıkabilmesi için insanların hangi koşullarda çalıştığını, üretim araçlarının kime ait olduğunu, yaratılan yeni değerin nasıl paylaşıldığını ve bütün bu ilişkilerin ertesi gün nasıl yeniden başladığını da incelemek gerekiyor.

Bu yaklaşım, ekonomi biliminin alışılmış sorularından birinin yönünü değiştiriyor. Bir çift ayakkabının neden bir gömlekten daha pahalı olduğu sorusu elbette ekonomik bir araştırmanın konusu olabilir. Ancak Harvey’nin üzerinde durduğu asıl mesele, ayakkabıyı ve gömleği üreten insanların neden üretimin sahibi olmadıkları, ürettikleri malların satışından doğan gelir üzerinde neden sınırlı söz hakkına sahip bulunduklarıdır. Böyle bakıldığında değer teorisi, yalnızca mallar arasındaki bir karşılaştırmanın değil, insanlar arasında kurulmuş toplumsal ilişkilerin çözümlemesine dönüşüyor.

İşçi Üretir, Fakat Ürettiğinin Sahibi Olmaz

Marx’ın değer teorisinde emek, kapitalist üretimin anlaşılmasında merkezi bir yere sahiptir. Burada söz konusu olan, bir işçinin harcadığı her saatin her koşulda aynı miktarda değer yarattığı düşüncesi değildir. Değerin büyüklüğü, belirli bir malın mevcut toplumsal ve teknik koşullarda üretilmesi için gereken toplumsal olarak gerekli emek zamanı üzerinden açıklanır. Teknoloji geliştikçe, üretim yöntemleri değiştikçe ve emeğin verimliliği arttıkça bu süre de değişebilir. Ancak üretimin teknik koşullarındaki değişim, üretim araçlarının mülkiyetini ve çalışanlarla işverenler arasındaki ilişkiyi kendiliğinden ortadan kaldırmaz.

Harvey’nin üzerinde durduğu temel ayrımlardan biri, işçinin emeğiyle emek gücü arasındaki farktır. İşçi, kapitaliste ürettiği bütün değeri satmaz; belirli bir süre boyunca çalışma kapasitesini, yani emek gücünü ücret karşılığında kullanıma sunar. Çalışma sürecinde ise kendi emek gücünün değerini karşılayacak miktardan daha fazla yeni değer yaratabilir. Bu fark, Marx’ın artı-değer olarak adlandırdığı ilişkinin temelidir. Böylece işçinin ücret almasıyla, ürettiği yeni değerin tamamını alması aynı şey olmaktan çıkar. Ücret ilişkisi hukuken bir sözleşme olarak kurulsa da üretim sürecinin sonunda ortaya çıkan değerin bölüşümü, tarafların üretim araçları karşısındaki farklı konumları tarafından belirlenir.

Burada önemli olan, bütün işçilerin her zaman aynı ölçüde yoksul olduğu ya da kapitalist toplumlarda ücretlerin hiç yükselmediği iddiası değildir. Ücretler artabilir, çalışma koşulları iyileşebilir, sendikal mücadeleler önemli kazanımlar sağlayabilir. Fakat Harvey’nin yorumunda asıl soru, bu değişimlere rağmen üretim araçlarının mülkiyetiyle ücretli çalışma arasındaki ilişkinin nasıl sürdüğüdür. Çünkü üretim süreci yalnızca mal ve hizmet üretmez; bir yanda üretim araçlarını denetleyenleri, öte yanda yaşamını sürdürebilmek için emek gücünü satmak zorunda olanları da yeniden karşı karşıya getirir.

Zenginlik Büyürken Eşitsizlik Neden Sürüyor?

Harvey’nin Marx okumalarında yeniden üretim kavramı bu nedenle özel bir önem taşır. Bir fabrika sabah kapılarını açtığında yalnızca makineler yeniden çalışmaya başlamaz; önceki günün toplumsal ilişkileri de büyük ölçüde yeniden kurulur. İşçiler üretime katılır, ücretlerini kazanır, elde ettikleri gelirle yaşamlarını sürdürür ve ertesi gün yeniden çalışmak üzere geri döner. İşletme sahibi ise üretimden elde edilen kazancı tüketebilir ya da yeni yatırımlara yönlendirebilir. Böylece üretim yalnızca yeni malların değil, mevcut mülkiyet ve çalışma ilişkilerinin devamlılığını da sağlayan bir süreç hâline gelir.

Marx’ın Kapital‘de çözümlediği bu ilişki, Harvey’nin derslerinde ekonomik yaşamın tek tek olaylardan oluşmadığını anlatmak için kullandığı temel düşüncelerden biridir. Bir işçinin aldığı ücret, bir şirketin açıkladığı kâr veya bir fabrikanın üretim kapasitesi, kendi başına incelendiğinde bütün toplumsal tabloyu açıklamaya yetmez. Bunların her biri, sermayenin sürekli hareket ettiği daha geniş bir ilişkinin parçasıdır. Üretilen malların satılması, elde edilen paranın yeniden yatırıma dönüşmesi, işçilerin yaşamlarını sürdürmesi ve yeni bir üretim döneminin başlaması birbirinden koparılamaz.

Bu nedenle teknolojik ilerleme de tek başına toplumsal eşitliğin güvencesi değildir. Yeni bir makine aynı sürede daha fazla ürün üretilmesini sağlayabilir; üretim maliyetlerini düşürebilir, şirketlerin rekabet gücünü artırabilir. Ancak bu kazanımların daha yüksek ücretlere, daha kısa çalışma sürelerine veya daha fazla kâra dönüşmesi, yalnızca teknolojinin özellikleriyle açıklanamaz. Mülkiyet ilişkileri, sendikaların gücü, işsizlik, devlet politikaları ve işverenlerin yatırım kararları da bu sonucun oluşmasında belirleyici rol oynar. İnsan emeğinin üretkenliği arttığında ortaya çıkan olanakların kimler arasında nasıl paylaşılacağı, teknik olduğu kadar toplumsal bir sorudur.

Değer, Fiyat ve Sermayenin Hareketi

Harvey’nin yaklaşımı, Marx’ın fiyatlarla ilgilenmediği anlamına gelmiyor. Marx, malların değerleriyle piyasada oluşan fiyatları arasındaki ayrımı ele almış, rekabetin ve kâr oranlarının üretim fiyatları üzerindeki etkisini incelemiştir. Harvey’nin itirazı, değer teorisinin bütün açıklayıcı gücünün tek tek malların göreli fiyatlarını doğru hesaplayıp hesaplayamadığına indirgenmesinedir. Çünkü fiyat, piyasa ilişkilerinin görünür yüzünü oluştururken değer teorisi bu görünür ilişkilerin ardındaki üretim ve toplumsal emek düzenini anlamaya yönelir.

Harvey, Marx, Capital, and the Madness of Economic Reason adlı kitabında da sermayeyi sürekli hareket hâlindeki değer olarak ele alır. Bu yaklaşımda değerin üretilmesi kadar, üretilen malların satılması ve yaratılan değerin para biçiminde gerçekleşmesi de önemlidir. Bir fabrika binlerce ürün üretmiş olabilir; ancak bu ürünler satılamadığında şirketin beklediği gelir gerçekleşmeyebilir. Üretim, dolaşım ve tüketim arasındaki bağlantının kopması ekonomik krizlere yol açabilir. Harvey’nin sermayenin hareketi üzerine geliştirdiği açıklamalar, kapitalizmin yalnızca üretim alanında değil, malların dolaşımı, borç ilişkileri, kentleşme ve yatırım süreçlerinde de incelenmesi gerektiğini gösterir.

Böylece değer teorisi, fabrikadan çıkıp kentin sokaklarına, konut piyasasına, ulaşım ağlarına ve gündelik yaşamın içine kadar uzanır. Bir işçinin çalıştığı fabrikada yarattığı değerle, aldığı ücretin önemli bölümünü kira, ulaşım ve temel ihtiyaçlara ayırmak zorunda kalması aynı ekonomik düzenin farklı aşamalarıdır. Harvey’nin kentleşme ve sermaye birikimi üzerine çalışmalarında da görüldüğü gibi, üretilen zenginliğin kimlerin denetiminde toplandığı sorusu yalnızca işyerinin kapısında başlayıp bitmez. İnsanların nerede yaşayabildiği, hangi hizmetlere ulaşabildiği ve kentlerin nasıl biçimlendiği de bu ilişkilerden etkilenir.

Harvey’nin yorumuna yöneltilen eleştiriler ise özellikle değer ile fiyat arasındaki ilişkinin ne ölçüde açıklanması gerektiği üzerinde yoğunlaşıyor. Bazı iktisatçılar, emek-değer teorisinin fiyatları açıklama gücünü sorgularken başkaları değer teorisinin sınıf ilişkilerini çözümleme bakımından önemini kabul etmekle birlikte sömürü kavramının yalnızca bu teoriye dayandırılamayacağını savunuyor. Bu tartışmalar, Marx’ın eserinin tek bir yorumla sınırlandırılamayacağını ve değer, fiyat, emek ile bölüşüm arasındaki ilişkinin iktisat düşüncesinde hâlâ tartışıldığını gösteriyor.

Üreten İnsan Neden Yeniden Çalışmak Zorunda?

David Harvey’nin Marx yorumunu önemli kılan noktalardan biri, yoksulluğu yalnızca üretim yetersizliğinin sonucu olarak görmeyen yaklaşımıdır. İnsanlık geçmiş yüzyıllara göre çok daha fazla mal ve hizmet üretebiliyor. Ancak bu üretim kapasitesinin varlığı, herkesin barınma, beslenme, sağlık ve güvenli bir yaşam koşuluna kendiliğinden kavuştuğu anlamına gelmiyor. Toplumsal zenginliğin büyümesiyle insanların bu zenginlikten yararlanma olanakları arasındaki fark, üretim ilişkilerinin nasıl düzenlendiği sorusunu gündemde tutuyor.

Bir işçinin gün boyunca çalışıp akşam evine döndüğünde ertesi ayın kirasını düşünmesi, üretimin yetersizliğinden kaynaklanmak zorunda değildir. Kimi zaman sorun, üretilen zenginliğin hangi kurallar ve güç ilişkileri içinde bölüşüldüğüdür. Harvey’nin Marx’tan hareketle görünür kılmaya çalıştığı toplumsal ilişki de burada belirginleşir. İşçi yalnızca bir ürünün ortaya çıkmasına katkıda bulunmaz; kendi yaşamını sürdürmek için yeniden ücretli çalışmaya ihtiyaç duyduğu koşulların devam ettiği bir üretim sürecinin de parçasıdır. Sermaye ise yalnızca birikmiş para ya da makine değil, bu ilişkinin sürekliliği içinde anlam kazanan toplumsal bir güç olarak ele alınır.

Bu bakışla Marx’ın değer teorisi, fiyat etiketlerinin ardında duran insan ilişkilerini incelemenin bir yoluna dönüşüyor. Bir malın fiyatını bilmek, onu üretenlerin yaşamını anlamaya yetmiyor; bir ülkenin ekonomik büyümesini ölçmek de o büyümenin toplumun farklı kesimlerine nasıl yansıdığını tek başına göstermiyor. Harvey’nin yıllardır sürdürdüğü Marx okumalarının ortaya koyduğu temel soru bu nedenle güncelliğini koruyor: İnsanlık daha az emekle daha fazla zenginlik üretebildiği hâlde, bu zenginliği yaratan insanların önemli bir bölümü neden yaşamlarını güvence altına almak için sürekli yeniden çalışmak zorunda kalıyor? Değer teorisinin toplumsal anlamı, bu sorunun yalnızca ne kadar üretildiğine değil, üretilenlerin kimin denetiminde olduğuna bakılmadan yanıtlanamayacağını göstermesinde yatıyor.


TB / David Harvey – Value in Motion, David Harvey – A Companion to Marx’s Capital, David Harvey – Marx Capital and the Madness of Economic Reason, The People’s Forum, New Left Review, Karl Marx – Kapital, Karl Marx – Ücret Fiyat ve Kâr, Verso Books, Taylor & Francis.