back to top
Ana Sayfa Yorum Tarih Hürriyet Vaadinden Otoriterliğe: Jön Türklerin Çelişkili Mirası

Hürriyet Vaadinden Otoriterliğe: Jön Türklerin Çelişkili Mirası

Osmanlı İmparatorluğu’nun son yarım yüzyılına damga vuran Jön Türkler hareketi, yalnızca bir siyasal örgütlenme değil; modernleşme, iktidar ve milliyetçilik arasındaki gerilimin kristalize olduğu tarihsel bir kırılma anıdır. Reform talebiyle doğan, meşrutiyet sloganıyla kitleleri mobilize eden bu hareket, birkaç yıl içinde merkeziyetçi ve baskıcı bir yönetime evrilerek imparatorluğun sonunu hızlandıran başlıca aktörlerden biri haline geldi.

Bu çelişki, yalnızca bir lider kadronun tercihlerine indirgenemez. Aksine, geç imparatorluk krizinin, küresel güç dengelerinin ve yükselen etnik milliyetçiliklerin iç içe geçtiği bir bağlamda şekillendi.

Tanzimat’tan Devrime: Devleti Kurtarma Refleksi

Ondokuzuncu yüzyılın Tanzimat reformları, Osmanlı elitinin “devleti kurtarma” refleksinin ürünüdür. Hukuki eşitlik, modern bürokrasi ve merkezi idare gibi adımlar, çözülmeyi durdurma çabasının parçasıydı. Ancak reformlar, imparatorluğun çok uluslu yapısındaki gerilimleri ortadan kaldırmak yerine çoğu zaman görünür kıldı.

Bu ortamda doğan Jön Osmanlılar ve devamında Jön Türkler, anayasal düzeni bir çare olarak gördü. 1876 Kanun-ı Esasi’si, mutlak monarşiye karşı önemli bir kırılmaydı. Fakat II. Abdülhamid’in meclisi askıya alması, reformist çevrelerde sistemin “yukarıdan ıslah” edilemeyeceği düşüncesini pekiştirdi.

1908’de İttihat ve Terakki öncülüğünde gerçekleşen devrim, bu uzun gerilimin patlama anıydı. Meşrutiyet yeniden ilan edildi, anayasal düzen geri döndü. İlk bakışta bu, Osmanlı’nın liberal bir dönüşüm yaşayacağı umudunu doğurdu.

İktidarın Daralması: Meşrutiyetten Tek Parti Rejimine

Ancak 1908 sonrası süreç, siyasal çoğulculuğun değil, giderek daralan bir iktidar çevresinin güçlenmesine sahne oldu. Balkan Savaşları’nın yarattığı travma ve toprak kayıpları, İttihat ve Terakki içinde güvenlikçi ve milliyetçi refleksleri sertleştirdi. 1913 Babıali Baskını’yla fiili bir darbe gerçekleşti ve yönetim Talat, Enver ve Cemal Paşaların elinde toplandı.

Burada temel soru şudur: Jön Türkler otoriterliğe bilinçli bir tercihle mi yöneldi, yoksa kriz koşulları mı onları bu yola itti?

Yanıt, muhtemelen her ikisini de içeriyor. Sürekli savaş tehdidi, iç isyanlar ve Avrupa güçlerinin müdahaleleri, yönetimi merkeziyetçi politikalara itti. Ancak aynı zamanda İttihatçı elitin, devletin bekasını bireysel hak ve özgürlüklerin önüne koyan siyasal anlayışı da belirleyiciydi. “Devlet kurtulacaksa, yöntem ikinci plandadır” düşüncesi, anayasal vaadin içini boşalttı.

Milliyetçiliğin Radikalleşmesi Ve Toplumsal Kırılma

Birinci Dünya Savaşı, bu dönüşümü geri dönülmez biçimde sertleştirdi. Alman ittifakı ve cephelerdeki ağır yenilgiler, içeride “iç düşman” arayışını körükledi. Ermeni nüfusun tehciri ve kitlesel ölümlerle sonuçlanan süreç, modern tarihin en karanlık sayfalarından biri olarak kayda geçti.

Bu noktada Jön Türk mirasının en ağır yükü ortaya çıkar: modernleşme adına yola çıkan bir hareket, etnik homojenlik hedefi doğrultusunda kitlesel şiddeti meşrulaştıran bir pratiğe sürüklendi. Devletin bekası ile insan hayatı arasında yapılan tercih, imparatorluğun ahlaki meşruiyetini derinden sarstı.

Modernleşme Paradoksu

Jön Türkler, ironik biçimde hem modern Türkiye’nin siyasal altyapısını hazırlayan hem de otoriter yönetim geleneğini güçlendiren bir miras bıraktı. Parlamenter deneyim, merkezi bürokrasi ve laik hukuk düzeni gibi unsurlar bu dönemde kurumsallaştı. Ancak aynı dönemde siyasal muhalefetin bastırılması, basın üzerindeki kontrol ve güvenlikçi devlet anlayışı da kök saldı.

Bu ikili miras, Türkiye’nin sonraki yüzyılında sıkça görülen bir gerilimi yansıtır: reform ile otoriterlik arasındaki ince çizgi.

Tarihin Uyarısı

Jön Türkler hikâyesi, yalnızca Osmanlı’nın çöküşünü değil, kriz dönemlerinde reform hareketlerinin nasıl radikalleşebileceğini de gösterir. “Devleti kurtarma” iddiası, eğer demokratik denge ve denetim mekanizmalarıyla sınırlandırılmazsa, kolayca otoriterliğe dönüşebilir.

Bugün geriye dönüp bakıldığında, Jön Türkler ne yalnızca kahraman reformculardır ne de tek boyutlu bir felaket anlatısının figürleri. Onlar, modernleşmenin sancılı doğasının, siyasal güç ile etik sorumluluk arasındaki kopuşun ve milliyetçiliğin yıkıcı potansiyelinin somutlaştığı tarihsel bir laboratuvardır.

Ve belki de en önemli ders şudur: Hürriyet sloganı, onu koruyacak kurumlar ve çoğulcu bir siyasal kültür olmadan kalıcı olamaz.