Bazı gazeteler vardır; haberi değil, niyeti yazar. Olanı değil, olması isteneni anlatır. Gerçeği değil, iktidarın görmek istediği silueti çoğaltır. Son dönemde Sabah, Yeni Şafak, Akit, Takvim gibi yayın organlarının ardı ardına ürettiği ve çoğu kısa sürede yalanlanan metinler, Türkiye’de gazeteciliğin hangi etik eşiğin altına itildiğini yeniden ve yeniden gösteriyor.
Bu yayınlar artık tekil “hata”lar ya da “yorum özgürlüğü” başlığı altında açıklanabilecek örnekler değil. Ortada süreklilik taşıyan, sistematik bir yöntem var: iddia et, teyit etme, karşı tarafa söz hakkı tanıma, sonra geri adım atmadan yeni bir iddiaya geç. Hakikatle kurulan bağ koparılmış, yerine sadakatle örülmüş bir anlatı geçirilmiş durumda.
Uluslararası gazetecilik normları bu noktada son derece nettir. Uluslararası gazeteciliğin temel ilkeleri, haberin öznesinden bağımsız olarak doğrulanabilirliğini, kaynak şeffaflığını ve dilde ölçülülüğü esas alır. “İddia” ile “olgu” arasındaki çizgi kalın bir etik duvardır. O duvar yıkıldığında geriye gazetecilik değil, propaganda kalır. Bugün sözünü ettiğimiz yayınlar tam olarak bu duvarın yıkıntıları üzerinde yazıyor.
Daha da sorunlu olan, bu metinlerin köşe yazısı kisvesi altında dolaşıma sokulup, ardından “haber”e dönüştürülmesidir. Yorumun haberleşmesi, dedikodunun bilgiye dönüşmesi, kanaatin delil yerine ikame edilmesi… Uluslararası literatürde bunun adı bellidir: disinformation. Yani yanlış bilginin kasıtlı üretimi.
Bu noktada mesele artık siyasi görüş meselesi değildir. Muhafazakâr olmak, iktidara yakın durmak ya da belli bir ideolojik hattı savunmak gazetecilik dışı değildir. Gazetecilik dışı olan, bilerek yalan söylemek, yalanlanacağını bile bile yazmak ve kişisel itibarları hedef alarak siyasal mesaj üretmektir. Bu, etik ihlalinin ötesinde bir ahlaki çöküştür.
Bilen bilir, hakikat siyasetteki en kırılgan şeydir. Çünkü hakikat, iktidarla pazarlık yapmaz. Bugün bu yayınlarda gördüğümüz şey tam da budur: Hakikatin, iktidarla pazarlık masasına oturtulması. Bir el sıkma sahnesinin uydurulması, bir cezaevi diyalogunun çarpıtılması, bir kişinin ağzına söylenmemiş sözlerin yerleştirilmesi… Bunlar küçük ayrıntılar değildir; bunlar hakikatin kasıtlı olarak yaralanmasıdır.
Uluslararası gazetecilik etiği açısından bu yayıncılığı nereye koymak gerekir sorusunun cevabı da nettir:
Ne “yanlı habercilik”tir bu, ne “sert üslup”. Bu, etik dışı siyasal iletişim pratiğidir. Basın özgürlüğünün değil, basının araçsallaştırılmasının alanına girer. Demokratik toplumlarda bu tür yayınlar ya bağımsız denetim mekanizmalarıyla sınırlandırılır ya da medya okuryazarlığı sayesinde etkisizleşir. Türkiye’de ise tam tersine, ödüllendirilir.
Belki de asıl soru şudur: Bir insan, bir gazeteci, bir köşe yazarı ne için bu kadar küçülmeyi göze alır? Hakikatten vazgeçmenin psikolojisi, yalnızca politik değil, varoluşsal bir sorudur. Çünkü gazetecilik, en nihayetinde, “doğruyu söyleme cesareti” mesleğidir. O cesaret kaybolduğunda geriye kalan şey sadece gürültüdür.
Ve gürültü, ne kadar yüksek olursa olsun, hakikatin yerini tutmaz.
Toplumsal Bellek sitesinden daha fazla şey keşfedin
Subscribe to get the latest posts sent to your email.















