Demokratik İslam Miti: İnancın Özgürlüğü mü, İdeolojinin Yeni Kılığı mı?

İmralı’dan gönderilen ve Mezopotamya İslami Araştırmalar Federasyonu’nun kongresine hitap eden Abdullah Öcalan mektubu, ilk bakışta barış, çoğulculuk ve birlikte yaşama çağrılarıyla örülmüş yumuşak bir dil taşıyor. “Demokratik İslam” başlığı altında kurulan bu çerçeve; Medine Vesikası’na, şûra fikrine, nefsle mücadeleye ve adalet vurgusuna yaslanarak Orta Doğu’nun kanayan yaralarına bir şifa önerisi sunuyor. Ancak metin dikkatle okunduğunda, karşımıza yalnızca teolojik bir yorum değil; toplumsal düzenin yönüne dair güçlü bir tasavvur, hatta siyasal bir hat önerisi çıkıyor.

Çünkü burada asıl mesele, inancın nasıl yorumlandığı kadar, toplumsal ilişkilerde hangi boşluğu doldurmaya çağrıldığıdır.

Öze Dönüş Söylemi Ve Tarihin Sessiz İtirazı

Metinde sıkça tekrarlanan “İslam’ın özü” vurgusu, tarihle kurulan sorunlu bir ilişkiye işaret ediyor. İnanç sistemlerini, sanki zamanın ve iktidarın aşındıramadığı saf bir çekirdeğe sahipmiş gibi ele almak, toplumsal gerçekliğin sert yüzünü görünmez kılma riski taşır. Oysa dinler, tıpkı hukuk ya da ahlak gibi, içinde doğdukları üretim biçimleriyle, iktidar ilişkileriyle ve çatışmalarla şekillenir.

İslam’ın kimi dönemlerde adalet söylemiyle, kimi dönemlerde fetihle, kimi zaman da devlet aygıtının doğrudan parçası haline gelmesi bir sapma değil; tarihin akışında aldığı biçimlerin sonucudur. Bu nedenle “resmi devlet İslamı” ile “özgürlükçü Demokratik İslam” arasında çizilen keskin ayrım, sorunun kaynağını fazlasıyla daraltır. Mesele yalnızca yanlış yorumlar değil; inancın, eşitsiz ve hiyerarşik toplumlarda kaçınılmaz olarak bir düzen kurucu dile dönüşmesidir. Bu dil, adına ne eklenirse eklensin, iktidarla temas ettiği ölçüde yüklenir.

Medine Vesikası: Tarihsel Uzlaşmanın Güncel Yüke Dönüşü

Mektubun merkezine yerleştirilen Medine Vesikası, geçmişten bugüne taşınan güçlü bir referans olarak sunuluyor. Ancak bu belge, bugünün dünyasında sıklıkla yüklendiği anlamdan çok daha sınırlı bir tarihsel bağlama aittir. Kabileler arası güç dengelerini düzenleyen, belirli bir dönemin siyasal ihtiyaçlarına yanıt veren bu metni evrensel ve zamansız bir toplumsal sözleşme gibi ele almak, tarihin özgül koşullarını kutsallaştırma riskini beraberinde getirir.

Bugünün Orta Doğu’sunda derinleşen yoksulluk, güvencesiz emek, sürekli olağanüstü hal ve kurumsallaşmış şiddet ortamında, çözümün tarihsel bir dini uzlaşmanın yeniden yorumlanmasında aranması ister istemez şu soruyu doğurur: Toplumsal çatışmaların kaynağı, ahlaki eksiklikler midir; yoksa yapısal eşitsizlikler mi? Eğer sorun ikinciyse, yanıtın da yalnızca etik bir restorasyonla sınırlı kalması mümkün değildir.

Kadın, Doğa Ve Kardeşlik: Sözcüklerin Taşıyamadığı Yük

“Demokratik İslam”ın kadın özgürlüğünü, ekolojik dengeyi ve halkların kardeşliğini merkeze aldığı iddiası, metnin en dikkat çekici bölümlerinden biridir. Bu vurgu, çağın hassasiyetleriyle bilinçli bir kesişme noktası yaratır. Ancak bu kavramların gerçek ağırlığı, onları hangi toplumsal yapıların taşıyacağı sorusuyla ortaya çıkar.

Kadın özgürlüğü, yalnızca söylem düzeyinde yeniden tanımlanarak değil; gündelik hayatı kuşatan eşitsizliklerin, emek yükünün ve mülkiyet ilişkilerinin dönüştürülmesiyle mümkündür. Doğayla uyum, iyi niyetli çağrılarla değil; onu sınırsız bir kaynak olarak gören ekonomik aklın sorgulanmasıyla sağlanabilir. Halkların kardeşliği ise, derin sınıfsal uçurumlar ve kalıcı adaletsizlikler varlığını sürdürürken, kırılgan bir temenninin ötesine geçemez.

Bu nedenle metinde sunulan çerçeve, köklü bir dönüşüm vaadinden çok, çatışmalı bir düzenin ahlaki olarak yeniden tarif edilmesi izlenimini bırakmaktadır.

İnanç, Siyaset Ve Sorumluluktan Kaçış Mümkün Mü?

Mektup, dinin devletin ya da herhangi bir grubun siyasi aracı haline getirilmemesi çağrısıyla son buluyor. Ancak tarih, bu çağrının ne kadar zor bir sınavdan geçtiğini defalarca gösterdi. İnanç, siyasetin dışına çekildiğinde değil; yeni adlarla ve yumuşatılmış kavramlarla yeniden merkeze çağrıldığında da araçsallaştırılabilir. “Demokratik” sıfatı, bu gerilimi ortadan kaldırmaz; yalnızca daha kabul edilebilir bir dil sunar.

Orta Doğu’nun yaralarına kalıcı bir şifa aranacaksa, bu yalnızca yorumların çoğullaşmasıyla değil; eşitsizlikleri, şiddeti ve tahakkümü üreten düzenin sorgulanmasıyla mümkün olabilir. İnanç, bireyin vicdanında ve özgür alanında anlam kazandığında derinleşir; toplumsal kurtuluşun anahtarı olarak sunulduğunda ise kaçınılmaz biçimde ideolojik bir yük taşır.

Bu nedenle “Demokratik İslam” söylemi, barış arzusunun samimi bir ifadesi olarak okunabilir. Ama aynı zamanda, toplumsal ve siyasal mücadelelerin yerini ahlaki uzlaşıya bırakma riskini taşıyan bir öneri olarak eleştirel bir mesafeyi de hak eder. Çünkü özgürlük, tarih boyunca yalnızca iyi niyetli çağrılarla değil, örgütlü irade ve maddi dönüşümle mümkün olmuştur.