Gazeteci Murat Ağırel’in kendisine değil, doğrudan çocuklarına yönelen ağır ve açık tehditleri kamuoyuyla paylaşması, Türkiye’de yalnızca basın özgürlüğünün değil, birlikte yaşama kültürünün, farklılıklarla bir arada var olabilme kapasitesinin de ne denli aşındığını bir kez daha gözler önüne serdi. Bu olay, tekil bir “adli vaka” olmanın çok ötesinde; düşünceye, söze ve eleştiriye tahammülsüzlüğün toplumsal bir iklim hâline gelmesinin sonuçlarını gösteren çarpıcı bir örnek olarak karşımızda duruyor.
Ağırel’in sözleri, bir gazetecinin mesleki risklerinden söz etmiyor artık. “Bir gazeteci olarak değil, bir baba olarak yardım istiyorum” cümlesi, devletin yurttaşını koruma sorumluluğunun nerede başlayıp nerede bittiğini sorgulatan bir alarm niteliği taşıyor. Çünkü bu noktada tehdit edilen yalnızca bir kalem, bir haber ya da bir eleştiri değil; insan olmanın en temel alanı, çocukların güvenliği ve dokunulmazlığıdır.
Türkiye’de uzun süredir farklı görüşlerin, eleştirel seslerin ve muhalif duruşların “tehdit”, “hedef” ya da “düşman” kategorisine itilmesi, kamusal alanı daraltan en temel sorunlardan biri. Oysa gelişmişlik, yalnızca ekonomik göstergelerle ya da büyük projelerle ölçülmez. Asıl ölçüt, bir toplumun kendi içindeki farklılıklarla nasıl yaşadığıdır. Düşünceye alan açabilen, itirazı suç saymayan, eleştiriyi düşmanlıkla eşitlemeyen toplumlar demokratikleşir; diğerleri ise korku ve baskı sarmalında giderek çoraklaşır.
Ağırel’in maruz kaldığı tehditlerin anonim hesaplar, organize dijital ağlar ve linç kültürü üzerinden yürütülmesi tesadüf değil. Sosyal medyanın denetimsizliği kadar, bu dili besleyen siyasal ve kültürel atmosfer de bu tehdidin parçası. İnsanları hedef gösteren, “bizden” ve “onlardan” ayrımını körükleyen her söylem, sonunda gerçek hayatta karşılık bulur. Bugün gazetecilerin çocukları tehdit ediliyorsa, bu yalnızca bireysel ahlaksızlıkların değil, kolektif bir sorumsuzluğun ürünüdür.
Burada medyaya da özel bir parantez açmak gerekiyor. İzlenme, tıklanma ve etkileşim uğruna yapılan sorumsuz yayıncılık, yalnızca meslek etiğini değil, toplumsal barışı da zedeliyor. Hedef gösterme dili, bir gazeteciyi ya da bir akademisyeni “meşru hedef” hâline getirdiğinde, bunun sonuçlarını yalnızca o kişi değil, ailesi ve çocukları da ödüyor. Bu, basit bir rekabet meselesi değil; doğrudan doğruya insan hayatıyla ilgili bir sorumluluk alanı.
Demokrasi, yalnızca sandıkla sınırlı bir mekanizma değildir. Demokrasi; farklı seslerin yan yana durabildiği, kimliğin, düşüncenin ve eleştirinin suç sayılmadığı bir kültürel coğrafya inşa edebilmektir. Bu coğrafya, ancak hukukun eşit işlemesiyle, cezasızlığın ortadan kaldırılmasıyla ve kamusal gücün gerçekten yurttaşı korumasıyla mümkün olur. Bir ülkede çocuklara yönelik tehditler açıkça dile getiriliyor ve bu tehditler karşısında etkin bir devlet refleksi oluşmuyorsa, orada demokrasiden değil, korkunun normalleşmesinden söz edilir.
Murat Ağırel’in çağrısı, bu nedenle yalnızca savcılığa ya da emniyete yapılmış bir başvuru değildir. Bu çağrı, topluma yöneltilmiş bir vicdan testidir. “Yetiyorsa gücünüz bana yetsin” sözleri, eleştirinin muhatabının kim olması gerektiğini açıkça ortaya koyuyor: Fikirlerle, bilgilerle, verilerle tartışın; çocuklardan, ailelerden ve özel hayattan elinizi çekin.
Farklılıkların bir arada yaşayabildiği toplumlar, çatışmayı değil diyaloğu, nefreti değil çoğulculuğu üretir. Bu, insan olmanın da, demokrat olmanın da temel koşuludur. Bugün bir gazetecinin çocuklarını koruyamayan bir düzen, yarın hiç kimseyi koruyamaz. Bu nedenle Ağırel’in yaşadıkları, görmezden gelinecek bir “gündem” değil; yüzleşilmesi gereken bir toplumsal kırılmadır.
- Tehdit Edilen Bir Gazeteci Değil, Birlikte Yaşama İrademizdir - 2 Ocak 2026
- Yandaşlık, Muhaliflik ve Yorumculuğun İdeolojik Tıkanması - 31 Aralık 2025
- Deprem Sonrası Övünç: Adaletin Yerine Konut Sayısı Konabilir Mi? - 27 Aralık 2025

















