ABD’nin Venezuela’ya yönelik askeri ve siyasi hamleleri, “demokrasi”, “uyuşturucuyla mücadele” ve “güvenlik” söylemleriyle meşrulaştırılmaya çalışılsa da, gerçekte hedefte dünyanın en büyük petrol ve altın rezervlerinden birine sahip olan bir ülkenin doğal kaynakları ve siyasal bağımsızlığı bulunuyor.
ABD’nin Venezuela’ya dönük saldırganlığı yeni değil; ancak her yeni hamle, emperyalizmin klasik repertuarını bir kez daha sahneye koyuyor. Kimyasal silahlar, terörizm, kitle imha silahları… Irak’tan Suriye’ye kadar kullanılan gerekçelerin hiçbiri Venezuela için ikna edici biçimde ileri sürülemeyince, bu kez “demokrasi” ve “uyuşturucu” başlıkları devreye sokuluyor. Oysa bu söylemin arkasındaki boşluk, ABD’nin kendi kurumlarının raporlarında dahi açıkça görülüyor.
Uyuşturucu Söylemi: Kanıtsız Bir Bahane
Washington, Venezuela’yı uzun süredir “uyuşturucu devleti” olarak yaftalamaya çalışıyor. Ancak ABD’ye bağlı istihbarat kurumlarının, başta CIA olmak üzere çeşitli raporlarında, Venezuela devletinin ya da yönetiminin uluslararası uyuşturucu ticaretinin merkezinde olduğuna dair somut ve doğrulanabilir bir kanıt bulunmadığı defalarca dile getirildi. Buna rağmen “uyuşturucuyla mücadele” söylemi, askeri yığınağın ve bölgesel operasyonların gerekçesi olarak dolaşıma sokuluyor.
Bu çelişki, meselenin gerçekten uyuşturucu olmadığını açıkça ortaya koyuyor. Eğer sorun narkotik ticaret olsaydı, Latin Amerika’daki pek çok müttefik ülkenin de benzer yaptırımlar ve askeri baskılarla karşı karşıya kalması gerekirdi. Ancak ABD’nin hedef tahtasında sistematik biçimde yalnızca Caracas’ın yer alması, seçici bir “ahlak” anlayışını ele veriyor.
Demokrasi Retoriği Ve Seçici Hassasiyet
ABD yönetimi, Venezuela’ya yönelik saldırgan tutumunu bu kez de “otoriter yönetim” ve “muhaliflere baskı” iddialarıyla meşrulaştırıyor. Ne var ki aynı Washington, muhalefetin bastırıldığı, seçimlerin göstermelik olduğu ve temel hakların askıya alındığı pek çok ülkede sessizliğini koruyor; hatta bu rejimlerle stratejik ortaklıklar kuruyor. Demokrasi söylemi, emperyal müdahalelerin evrensel bir ilkesinden ziyade, ihtiyaç duyulduğunda raftan indirilen bir propaganda aracına dönüşmüş durumda.
Bu durum, demokrasinin değil, itaatkâr yönetimlerin makbul sayıldığını gösteriyor. ABD’nin asıl sorunu, Venezuela’daki yönetimin niteliğinden çok, bu yönetimin Washington’a biat etmeyen bir çizgide durması.
Doğal Kaynaklar: Asıl Suç
Venezuela’nın “asıl kusuru”, dünyanın en büyük kanıtlanmış petrol rezervlerine ve ciddi altın yataklarına sahip olması. Enerji ve maden kaynaklarının küresel kapitalist sistem açısından taşıdığı stratejik önem düşünüldüğünde, Venezuela üzerindeki baskının gerçek nedeni daha net biçimde ortaya çıkıyor. Emperyalizm, kaynaklara doğrudan el koyamadığında; yaptırımlar, darbeler, vekâlet savaşları ve doğrudan askeri tehditlerle sonuç almaya çalışıyor.
Bu tablo, kapitalist-emperyalist sistemin “serbest piyasa” ve “uluslararası hukuk” söylemlerinin ne kadar koşullu ve araçsal olduğunu da gözler önüne seriyor. Hukuk, yalnızca güçlü olanın çıkarına hizmet ettiği sürece geçerli sayılıyor.
Sessiz Ortaklar: Otoriter Liderlerin İmtihanı
Dikkat çekici bir diğer unsur ise, emperyalizme ve özellikle Trump çizgisindeki ABD politikalarına bel bağlayan kimi otoriter liderlerin bu saldırganlık karşısındaki derin sessizliği. Demokrasi ve egemenlik söylemini iç politikada sıklıkla kullanan bu yönetimler, Venezuela söz konusu olduğunda ya suskun kalıyor ya da dolaylı biçimde ABD’nin pozisyonunu destekliyor. Bu sessizlik, yalnızca korkunun değil, aynı zamanda çıkar ortaklığının da işareti.
Kendi ülkelerinde baskıyı derinleştirirken emperyal merkezlerle uyum arayan bu liderler, Venezuela’ya yönelik saldırıyı kınamak bir yana, “sıranın kendilerine gelmemesi” için stratejik bir bekleyişi tercih ediyor. Bu durum, emperyalizmin yalnızca dışarıdan dayatılan bir güç değil, içerideki işbirlikçilerle birlikte işleyen bir sistem olduğunu bir kez daha gösteriyor.
Emperyalizm: Barbarlığın Güncel Adı
Venezuela’ya yönelik saldırılar, emperyalizmin 21. yüzyılda hâlâ aynı yöntemlerle, aynı kibirle ve aynı yıkıcı sonuçlarla hareket ettiğini kanıtlıyor. Demokrasi, insan hakları ya da güvenlik söylemleri; doğal kaynaklara, jeopolitik hâkimiyete ve sermaye çıkarlarına giden yolun süslenmiş tabelalarından ibaret.
Bu nedenle Venezuela meselesi, yalnızca bir ülkenin hedef alınması değil; küresel ölçekte halkların egemenliğine, bağımsızlığına ve kendi kaderini tayin hakkına yönelmiş bir saldırı olarak okunmalı. Emperyalizm, bir kez daha barbarlık demek olduğunu saklama gereği bile duymadan gösteriyor. Sessiz kalanlar ise bu barbarlığın pasif tanıkları değil, dolaylı ortakları olarak tarihe not düşüyor.















