Bugün dünyanın her yerinde savaş ve direniş var. Suriye’de, Venezuela’da, Filistin’de ve sayısız başka coğrafyada yaşananlar birbirinden kopuk olaylar değil. Kapitalizm tarihsel bir kriz içinde. Kendini artık genişleme, rıza üretimi ve düzen kurma mekanizmaları üzerinden yeniden üretemiyor. Bu nedenle giderek daha saldırgan bir karakter kazanıyor. Ve bu saldırganlığın karşısında, her yerde direniş de yükseliyor. Yaşadığımız çağ, küresel ölçekte saldırı ile direnişin iç içe geçtiği bir çağdır.
Bu nedenle yapılması gereken ilk şey, adını doğru koymaktır. Bu çağın adı geç faşizmdir. Geç faşizmin maddi temeli savaştır. Savaşın nedeni ise kapitalizmin yapısal krizidir. Bu kriz geçici değildir; geçmişte olduğu gibi bir barış ya da normalleşme evresine evrilmesini bekleyemeyiz. Önümüzde bir istikrar ufku yoktur. Alternatif açıktır: Ya sosyalizm, ya barbarlık. Bu koşullarda devrimci enternasyonalizm dışında gerçek bir çıkış yolu bulunmamaktadır.
Ancak tam da burada, devrimcilerle ilgili çok temel bir mesele ortaya çıkar. Devrimciler aslında bildikleri bir şeyle karşı karşıyadır. Kapitalizmin, emperyalizmin ve faşizmin ne olduğunu biliyoruz. Karşımızdaki güç bilinmez, tarihsiz ya da tarif edilemez bir şey değildir. Fakat bugün, bu bildiklerimizin yeni bir siyasal biçim aldığını kabul etmek ve bunu kavrayabilmek için cesaret göstermek gerekir. Asıl mesele, bildiğini dönüştürme cesaretini gösterebilmektir. Emperyalizmi hâlâ eski emperyalizm gibi, bugünü neoliberalizmin klasik evresi olarak okumakta ısrar etmek artık yalnızca teorik bir hata değil, doğrudan politik bir intihardır.
Bugünün emperyalizmini; süreklilikleriyle ve kopuşlarıyla, neoliberalizmle kurduğu bağlar ve geçirdiği dönüşümle, faşizmin bugün aldığı özgün biçimle birlikte kavramak zorundayız. Aksi halde yalnızca teorik olarak yanılmakla kalmayız; yanlış bir hat izlediğimiz için barbarlığın önünü kendi ellerimizle açmış oluruz.
Tarih bize başka bir gerçeği de son derece açık biçimde öğretmiştir ve bu bilgi bugün hâlâ geçerlidir. Savaş dönemlerinde, ülke içindeki solun bir kesimi kendi ulus-devletiyle aynı hizaya girer. İkinci Enternasyonal’in çöküşü bunun klasik örneğidir. Bugün de önümüzdeki en büyük meydan okumalardan biri budur. Nasıl ki neoliberalizm yayılırken, başta karşıt gibi görünen muhalefet partileri kritik eşiklerde iktidar partileriyle aynı çizgide buluştuysa, bugün de benzer bir hizalanma savaş meselesi etrafında yaşanmaktadır.
Farklı söylemler, farklı tonlar korunuyor olabilir; ancak savaş, güvenlik ve dış politika başlıklarında ülke içindeki düzen partileri giderek aynı hatta toplanmaktadır. Bu nedenle mesele, bu partilerin birbirlerine karşı ne kadar otoriter oldukları değildir. İç otoriterlik farklarına odaklanmak eksik ve yanıltıcıdır. Belirleyici olan, savaşa verilen ortak destektir. Savaş, geç faşizm koşullarında siyasal alanı daraltan, toplumsal mücadeleleri bastıran ve herkesi ulus-devlet etrafında hizalanmaya zorlayan temel eksen haline gelmektedir.
Tam da bu nedenle devrimcilere ihtiyaç vardır. Çünkü devrimcilik, yalnızca iktidara karşı olmak değildir; savaş anlarında ulus-devletle özdeşleşmeyi reddetmek demektir. Savaşın gerekçelerini tartışmak yerine, savaşın kendisini kapitalizmin bir kriz rejimi olarak teşhir etmek demektir. Geçmiş teoriler bir yük değil, bir imkândır. Eğer onları gerçekten kavramışsak, bugünün maddi koşullarıyla yeniden düşünmekten korkmamalıyız.
Devrimci özgüven tam da buradan doğar: Ne geçmişi inkâr eden bir kopuşçuluktan ne de geçmişe saplanıp kalan bir dogmatizmden. Bildiğini bilmek ve bildiğini dönüştürme cesaretini göstermek. Bu çağ, yarım kavrayışlarla, muğlaklıklarla ve ezberlerle karşılanamaz.



















