back to top
Ana Sayfa Yorum Nefretin Estetiği: “Gökkuşağı Faşizmi” Adlı Bir Propaganda

Nefretin Estetiği: “Gökkuşağı Faşizmi” Adlı Bir Propaganda

Faşizm her zaman çizmelerle gelmez. Bazen bir metaforla, bazen bir fragmanla, bazen de “belgesel” iddiası taşıyan steril bir anlatıyla sızar hayata. En çok da gerçekliğin baş aşağı çevrildiği anlarda güçlenir. Bugün karşımızda duran tablo tam olarak budur: Ayrımcılığın failleri görünmez kılınırken, ayrımcılığa uğrayanlar suçlu ilan ediliyor; eşitsizliğin mağdurları, sistemin günah keçisi hâline getiriliyor.

Tarihsel olarak bakıldığında faşizm, egemenliğini hiçbir zaman yalnızca zor yoluyla kurmadı. Zorun yanında her zaman bir anlatı vardı. O anlatı, toplumsal çelişkileri gizler, sınıfsal eşitsizlikleri perdeleyerek öfkeyi başka bir yöne kanalize ederdi. Sermayenin yarattığı yoksulluk, güvencesizlik ve yabancılaşma; “ahlaki tehdit”, “kültürel yozlaşma” ya da “toplumsal düşman” masallarıyla görünmez kılınırdı. Bugün de olan budur.

Toplum, mutfakta yangın varken; emeğin değeri erirken, hukuk bir ayrıcalık rejimine dönüşmüşken, hayat pahalılaşırken ve gelecek duygusu çökerken; sahneye yeni bir düşman sürülür. Bu düşman gerçekte hiçbir iktidar ilişkisini tehdit etmez. Aksine, o ilişkilerin sürmesi için gereklidir. Çünkü gerçek düşman, yani eşitsizliği üreten düzen sorgulanırsa, bütün yapı çatırdar.

Burada mesele tek tek kimlikler değildir. Mesele, hangi hayatların korunmaya değer görüldüğü, hangilerinin gözden çıkarılabilir ilan edildiğidir. Egemen düzen, kendi sürekliliğini sağlamak için bazı bedenleri kırılgan, bazı yaşamları savunmasız bırakır. Sonra da bu kırılganlığı, “tehdit” olarak adlandırır. Böylece kendi yarattığı yarayı, gerekçe olarak kullanır.

Faşizmin en tanıdık numarası budur: Önce eşitsizlik üretir, sonra o eşitsizliğin mağdurlarını suçlar. Önce dışlar, sonra dışlananı “tehlike” ilan eder. Önce hayatı daraltır, ardından “ahlak” adına daralttığı hayatlara saldırır. Bu nedenle ayrımcılığa uğrayanların “faşist” olmakla suçlanması, yalnızca bir mantık hatası değil; bilinçli bir ideolojik operasyondur.

Toplumsal bilinç, bu noktada ince ama etkili bir biçimde şekillendirilir. Camdan ev metaforları, masumiyet imgeleri, çocukluk simgeleri devreye sokulur. Böylece korku, rasyonel olmaktan çıkar; duygusal bir refleks hâline gelir. Korku üretildiğinde, sorgulama askıya alınır. Sorgulama askıya alındığında, itaat kendiliğinden gelir.

Oysa gerçek tehdit, bir kimliğin varlığı değildir. Gerçek tehdit, eşitsizliğin doğal, ayrımcılığın meşru, nefretin ise “fikir” gibi sunulmasıdır. Çünkü bu normalleşme, yalnızca bir grubu değil; tüm toplumu çürütür. Bugün hedef gösterilenler yarın değişebilir. Ama hedef gösterme pratiği kalır.

Kamusal alanda dolaşıma sokulan bu tür anlatılar, devletin tarafsızlık iddiasını da anlamsızlaştırır. Kamu gücü, eşitsizlik karşısında suskun kaldığında değil; eşitsizliği yeniden ürettiğinde tehlikeli hâle gelir. Çünkü o zaman baskı, yalnızca zorla değil; rıza üreterek işler. İdeoloji, tam da burada devreye girer: İnsanlara kendi zincirlerini “koruyucu” gibi sevdirmek için.

Eşitlik, bu yüzden pazarlık konusu yapılamaz. Çünkü eşitlik, bir ahlak meselesi değil; maddi bir yaşam koşuludur. Bir toplumda bazıları sürekli savunmada yaşamak zorunda kalıyorsa, orada özgürlükten söz edilemez. Ve özgürlük yoksa, barış yalnızca bir vitrin süsüdür.

Faşizm, en çok da kendisini tanınmaz hâle getirdiğinde tehlikelidir. Bugün “belgesel” diye sunulan şey, gerçekte bir hakikat anlatısı değil; hakikatin yerine ikame edilmeye çalışılan bir ideolojik perdedir. O perdeyi araladığımızda ise karşımıza çıkan manzara tanıdıktır: Eşitsiz bir düzen, korkuyla yönetilen bir toplum ve suçun sürekli olarak yanlış adreslere yönlendirildiği bir siyasal akıl.

Camdan evler yıkılmaz; yıkılan, o evlerin içinde birlikte yaşama ihtimalidir. Ve o ihtimali savunmak, yalnızca hedefe konulanların değil; geleceğini kaybetmek istemeyen herkesin meselesidir.


Toplumsal Bellek sitesinden daha fazla şey keşfedin

Subscribe to get the latest posts sent to your email.