İklim krizi üzerine yürütülen tartışmalar, çoğu zaman teknik bir muhasebeye indirgeniyor: Ne kadar ısınma, ne kadar zarar, hangi eşikte “katlanılamaz” bir bedel ortaya çıkar? Oysa bu soruların biçimi, meselenin kendisini gizliyor. Gezegenin karşı karşıya olduğu yıkım, hesap hatalarından ya da eksik verilerden değil, dünyayla kurulan ilişkinin niteliğinden kaynaklanıyor. Sorun, rakamların ötesinde, bir yaşam düzenidir.
Egemen söylem, doğayı hâlâ yönetilebilir bir kaynak, iklimi ise kontrol altına alınabilecek bir değişken gibi ele alıyor. Bu bakış, üretimi, tüketimi ve büyümeyi sorgulamak yerine, krizi bu düzenin içinde “optimize etmeye” çalışıyor. Felaket senaryoları ile iyimser tahminler arasındaki geniş makas da buradan doğuyor. Çünkü mesele, geleceği gerçekten öngörememek değil; bugünkü düzenin sınırlarını kabullenememektir.
Bu hesaplamalar, çoğu zaman soyut bir “insanlık” varsayımına dayanır. Oysa kriz, herkesi eşit biçimde etkilemez. Bazıları için iklim değişikliği bir istatistik, bir risk ya da sigorta kalemidir; başkaları içinse kuruyan toprak, yıkılan ev, göç etmek zorunda kalınan bir hayat. Yük, en az söz hakkına sahip olanların omuzlarına binerken, krizi üretenler kendilerini korunaklı alanlara çekebilir. Bu eşitsizlik, modellerin satır aralarında kaybolur ama gerçek hayatta tüm çıplaklığıyla hissedilir.
İklim tartışmasının kilitlendiği nokta da burasıdır. Kriz, sistemin kendisini sorgulamak yerine, yönetilmesi gereken bir arıza gibi sunulur. Böylece sorumluluk, toplumsal ilişkilerden alınır; teknik çözümlere, piyasa araçlarına ve geleceğe ertelenir. Oysa bugün yaşanan, doğayla kurulan ilişkinin kopuşudur ve bu kopuş, üretimin ve kâr arayışının sınırsızlığıyla doğrudan bağlantılıdır.
Asıl soru şudur: Hangi toplumsal düzen, doğanın sınırlarını tanıyan bir yaşamı mümkün kılar? Bu soruya, büyümeyi kutsayan ve her şeyi değişim değerine indirgeyen bir akıl yanıt veremez. Çünkü kendi devamlılığını, yıkım pahasına da olsa sürdürmek zorundadır. Bu nedenle iklim krizi, çevre politikalarının dar alanına sıkıştırılamaz; eşitsizlik, emek, mülkiyet ve iktidar ilişkileriyle birlikte düşünülmelidir.
Gelecek, grafiklerin ve senaryoların ortalamasında değil, insanların nasıl bir dünyada yaşamak istediğine dair vereceği kolektif kararda şekillenecek. İklim meselesi, nihayetinde bir teknik tahmin değil, bir toplumsal tercih sorunudur. Ve bu tercih, doğayı tüketilecek bir nesne olmaktan çıkarıp ortak bir yaşam alanı olarak yeniden kurma cesareti gösterilip gösterilemeyeceğinde düğümlenir.



















