İnsan, kendi yarattığı mitlerde (söylencelerde) yaşar. Her mit, yalnızca bir inanç anlatısı değil, düşüncenin biçim değiştirmiş hâlidir. Işıkla karanlık, iyiyle kötü, tanrıyla şeytan arasında kurulan o kadim karşıtlıklar, bilincin kendi iç çelişkilerinin sahnesidir aslında. Zerdüşt’ün dünyasında Ahura Mazda miti, bu sahnenin en eski ve en derin biçimlerinden birini temsil eder: iyilikle kötülüğün, yaratıcıyla yıkıcının aynı kaynaktan doğduğu bir kozmik gerilim. Fakat bu gerilim yalnızca dinsel bir dogma değildir. İnsanın varlıkla, kendisiyle ve tarihsel eylemle kurduğu ilişkinin ilk felsefi biçimlerinden biridir. Çünkü orada, Hegel’in diyalektiğine, Marx’ın tarih anlayışına kadar uzanacak bir sezgi saklıdır.
İnsanın gökyüzüne ilk baktığı andan beri evrenin hareketini birliğin ve ayrılığın ezelî dansı olarak görmesi şaşırtıcı değildir. Mezopotamya’nın ilksel mitlerinde tanrılar çoğu zaman “ikili” ya da “üçlü” biçimde tasavvur edilmiştir: Anu, Enlil ve Ea’nın oluşturduğu tanrısal üçlü; gök, yeryüzü ve yeraltı arasındaki denge; yaşamın, ölümün ve yeniden doğuşun devridaimi. Bu erken dönem inançlarında evren, tek ve durağan bir bütün değil, çelişkilerin karşılıklı oyunudur. Bu oyun yalnızca kozmik bir sahnede değil, insanın ruhunda da sürer.
İşte Zerdüşt, bu mitik çokluğun ortasında, birliği bölünme içinde düşünme cesaretini gösteren ilk büyük bilgedir. Onun için “iyilik” ve “kötülük”, soyut ahlaki karşıtlıklar değil, varlığın iki eğilimidir: Spenta Mainyu (yapıcı ruh) ile Angra Mainyu (yıkıcı ruh). Bu iki güç birbirini yok eden değil, birbirini zorunlu kılan zıtlıklardır. Işığın anlamı karanlığın varlığıyla belirir; tıpkı düzenin değerinin kaostan doğması gibi. Zerdüşt’ün evreni bir diyalektik alandır; Tanrı’nın içindeki çelişkinin yankısıdır.
Ahura Mazda, görünürde iyiliğin mutlak kaynağıdır; ancak eski metinler onu “salt iyi” olarak tanımlamaz. O, bütünlüğün ve varlığın kendisidir. Kendi içinden iki eğilim doğurur: Spenta Mainyu, yaratıcı ve yapıcı öz; Angra Mainyu ise yıkıcı ve karanlık akıntıdır. Bu iki güç birbirine düşmandır; ama aynı zamanda birbirinin varlık koşuludur. Işığın anlamı karanlıktan doğar, düzenin değeri kaosla ölçülür. Zerdüştçü evrende bu karşıtlık mutlak bir savaş değil, varlığın kendi iç hareketidir. Her şey bu içsel çatışmanın yankısı, bu diyalektik karşıtlığın ürünüdür.
Ne var ki Zerdüştçülükte Spenta Mainyu ile Angra Mainyu’yu kavramak yalnızca iyilikle kötülüğü ayırt etmek değildir; bu, Ahura Mazda’ya, yani “Bir”e yaklaşmanın yoludur. İnsan, yaratıcıyla yıkıcı güç arasındaki o kadim kavgada aldığı tutumla kendi özünü belirler. Seçimi, onu Tanrı’ya götüren ya da ondan uzaklaştıran bir bilgelik sınavına dönüşür. Çünkü Ahura Mazda’ya ulaşmak, karanlığı yok etmek değil; onu tanıyıp dönüştürmektir. Bu anlayış, daha sonra farklı dinlerde karşımıza çıkacak olan “üçleme” düşüncesinin de köklerini oluşturur.
M.S. 3. yüzyılda yaşamış Plotinos, “Bir” kavramıyla Batı metafiziğinde yeni bir sayfa açmıştır. Ancak bu “Bir”, yalnızca felsefi bir soyutlama değil, neredeyse Zerdüştçü bir sezginin felsefeye dönüşmüş hâlidir. Antik kaynaklar, Plotinos’un İmparator III. Gordianus’un Pers seferine katıldığını ve burada İran düşüncesiyle karşılaştığını aktarır. Bu karşılaşma, onun felsefesinde yankı bulan sessiz bir hatıra gibidir. Plotinos’un evreni de, tıpkı Zerdüşt’ün kozmosu gibi, bir “içten taşma” hareketidir. “Bir” mutlak birliktir; ama aynı zamanda kendi taşkınlığından Nous’u (akıl) doğurur; Nous’tan Psyche (ruh) doğar. Bu hiyerarşik akış, yaratıcı ile yaratılmış olan arasındaki o eski İranî gerilimin felsefi biçimidir. Spenta Mainyu’nun yaratıcı taşkınlığı, Angra Mainyu’nun ayrıştırıcı karşıtlığıyla yankılanır. Plotinos’un “Bir”i hem kaynaşmış bir bütünlük hem de o bütünlüğü taşıyan çokluğun sessizliğidir. Burada “Bir–Nous–Ruh” üçlemesi, iyilik–kötülük karşıtlığının ötesine geçen; ama onun metafizik yankısını içinde taşıyan bir düzendir. Zerdüşt’ün içsel çatışması artık ahlaki bir savaş olmaktan çıkar, varlığın kendisini açıklayan ontolojik bir diyalektik hâline gelir.
Bu kadim sezgi, Hegel’in düşüncesine beklenmedik bir yakınlık taşır. Hegel’e göre varlık sabit bir öz değil, kendi çelişkileriyle ilerleyen bir süreçtir. Tez, antitez ve sentez yalnızca bir düşünme biçimi değil, varlığın kendisinin hareket yasasıdır. Ahura Mazda birliği tezdir; Spenta ve Angra Mainyu’nun ayrışması antitezdir; bu iki kutbun arasında konumlanan insan bilinci ise sentezdir. İnsanın etik eylemi, bu kozmik çatışmanın dünyadaki izdüşümüdür. İnsan, Tanrı’nın içindeki o bölünmeyi taşır; her seçiminde, her adımında o bölünmeyi yeniden kurar ve yeniden dönüştürür.
Ancak Hegel’in diyalektiği tinseldir; kendi bilincine varmaya çalışan bir ruhun yolculuğudur. Marx ise bu tinselliği toprağa, maddeye indirir. Diyalektiği gökten yeryüzüne, Tanrı’dan tarihe çeker. Çünkü ona göre çelişki yalnızca düşüncenin değil, toplumun da hareket yasasıdır. Zerdüşt’ün evrenindeki ışık ve karanlık, Marx’ın dünyasında emeğin yaratıcı gücü ile sermayenin yıkıcı tahakkümü hâline gelir. Spenta Mainyu, insan emeğinin üretici kudreti; Angra Mainyu ise bu emeği sömüren ve yabancılaştıran sistemdir. Ahura Mazda’nın birliğini andıran o bütünlük ise Marx’ta sınıfsız toplumun olanağına, tarihin kendi kendini aşma yetisine dönüşür.
Mit burada yeniden doğar. Artık tanrılar değil, insanlar seçer. İnsanlık, kendi elleriyle kurduğu sistemlerin altında ezildikçe Angra Mainyu’nun gölgesine biraz daha gömülür. Ancak her üretim biçimi kendi çelişkisini de yaratır: sermaye birikimiyle birlikte emek bilinci, tahakkümle birlikte direniş doğar. Böylece mitolojik çatışma tarihsel bir yasaya dönüşür. Spenta Mainyu’nun ışığı artık gökten değil, yerden yükselir; madencinin yüzündeki karada, işçinin nasırında, kadının direnişinde parlar. Çünkü ışık bilinçtir; insanın kendi tarihini dönüştürme kudretidir.
Zerdüşt’ün öğretisinde karanlık korkulacak ya da yok edilecek bir düşman değildir; tam tersine bilinci sınayan, insanı olgunlaştıran ve seçimini farkına vararak yapmaya zorlayan bir güçtür. Karanlık, ışığın anlamını ortaya çıkaran aynadır. Angra Mainyu olmadan Spenta Mainyu’nun parıltısı körleştirici olurdu. Bu metafizik anlayış, Marx’ın tarih düşüncesiyle ilginç bir paralellik taşır: toplumsal çelişkiler, çatışmalar ve krizler yalnızca yıkıcı güçler değildir; aynı zamanda yaratıcı potansiyelin ve dönüşümün doğduğu alanlardır. “Olumsuzlamanın olumsuzlanması”, salt yıkım değil, yıkımdan doğan yaratımın adıdır. Tıpkı karanlık sayesinde ışığın görünür hâle gelmesi gibi, kapitalist çelişkiler de işçi sınıfının bilinçlenmesini ve direnişini tetikler.
Zerdüşt’ün mitinde ışıkla karanlık birbirine dolanır; tıpkı tarihin ilerleyişinde adaletle zulmün birbirine sarılması gibi. Her çağ kendi karanlığını yaratır: otoritenin mutlaklaşması, doğanın talanı, emeğin değersizleşmesi… Ancak her çağ kendi ışığını da üretir: bilgelik, dayanışma, direniş. İnsan bu iki akıntının ortasında yürür; her seçiminde, her sözünde ve her direnişinde tarihin ritmini belirler. Böylece kozmik ikilik tarihsel sürece eklemlenir; mit, bireyin toplumsal ve etik konumunu belirleyen bir diyalektik sahneye dönüşür.
Belki de Ahura Mazda, Tanrı’dan çok tarihin kendisidir. Her şeyin içinden geçen, ama asla sabitlenmeyen o diyalektik bütünlük… İçinden doğan iki ruh, tarihin çelişkilerinin simgesidir; o çelişkilerin ortasında duran insan ise artık kutsalın değil, tarihin öznesidir. Zerdüşt’ün kozmik ikiliği Hegel’in aklı ve Marx’ın maddeciliğiyle yeniden biçimlenir: mit düşünceye, düşünce eyleme dönüşür.
Bu diyalektik yalnızca İran’ın dağlarında kalmamış, yüzyıllar boyunca Anadolu’nun dağlarına, dergâhlarına ve nefeslerine taşınmıştır. Alevi öğretisindeki üçleme kavrayışı (Hak, Muhammed, Ali), metafizik ve tarihsel sürecin kesiştiği bir örnek sunar. Üçleme, tinsel bir hiyerarşiden çok, varlığın üç yüzünü (öz, bilinç ve eylem) anlatır. Hak varlığın özü; Muhammed o özün bilince bürünmüş hâli; Ali ise bilincin eyleme, adalete ve direnişe dönüşmüş biçimidir. Böylece kozmik, tarihsel ve toplumsal düzlemler tek bir süreklilikte buluşur; ışığın diyalektiği hem bireyin hem de toplumun pratiğine uzanan bir yol olarak görünür hâle gelir.
Bu üçleme, Hegelci diyalektiğin halk inançlarındaki sezgisel biçimidir: varlık, bilinç ve eylem. Alevi düşüncesinde bu üçlü birbirinden kopmaz; biri olmadan diğeri eksik kalır. Çünkü Tanrı’ya ulaşmak göğe değil, insana yaklaşmaktan geçer. “Enel Hak” sözü, birliğin insan bilincinde yankılanmasıdır. Bu inançta ışık dışarıdan gelen bir vahiy değil, insanın özündeki adalet duygusudur; emeğiyle ve direnişiyle açığa çıkan bir hakikattir.
Anadolu’da ışığın diyalektiği her zaman bir direniş dili olarak var olmuştur. Pir Sultan’ın sözlerinde, Hallac-ı Mansur’un haykırışında, Seyit Rıza’nın sessizliğinde aynı yankı duyulur: ışık adaletin dilidir. Bu dil yalnızca bir inanç biçimi değil, tarih boyunca sömürüye ve iktidarın karanlığına karşı bir bilinç biçimidir. Alevi evrenbilgisindeki ışık, metafizik bir kurtuluş değil; dünyevi bir bilgelik, insanın kendi özünü tanıma ve o öz üzerinden adaleti kurma iradesidir.
Bugünün dünyasında bu diyalektiğin yankısı hâlâ duyulur. Yabancılaşmanın gölgesine karşı dayanışmanın ışığı; doğanın talanına karşı ortak yaşamın sesi; iktidarın tek sesine karşı halkın çok sesli nefesi yükselir. Hepsi aynı mitin, aynı tarihin, aynı ışığın farklı tezahürleridir. Avesta’da başlayan, Hegel’in Fenomenoloji’sinde düşünceye dönüşen, Marx’ın Kapital’inde maddi gerçekliğe bürünen ve Alevi nefeslerinde halkın diline karışan bir sürekliliktir bu.
Ve artık biliyoruz: Işık yukarıdan inmez; aşağıdan yükselir. İnsandan yükselir; emekten, adaletten doğar. Kendi karanlığımızı tanıdığımız, çelişkilerimizle yüzleştiğimiz ve ellerimizi birleştirdiğimiz her yerde parlar. O ışık yalnızca görmek için değil; yıkmak, yaratmak ve yeniden doğmak içindir.
- Işığın Diyalektiği - 15 Şubat 2026
- Kumar Bağımlılığı Alarm Veriyor: Türkiye’de Başvurular İlk Kez Alkol Ve Uyuşturucuyu Geride Bıraktı - 15 Şubat 2026
- Mahkeme Salonları Gerçekten Siyasetin Dışında mıdır? - 14 Şubat 2026


















