Osmanlı İmparatorluğu’nun uzun çözülme sürecini yalnızca “kurumların bozulması” ya da “ahlaki çöküş” gibi açıklamalarla okumak, meselenin özünü kaçırır. Çünkü tarihsel olarak bakıldığında imparatorluğu ayakta tutan şey, erdemli ve güçlü yöneticilerden çok, üretilen fazlanın kim tarafından, nasıl ve ne kadar süreyle paylaşılabildiğidir. Bu paylaşım mekanizması tıkandığında, en güçlü yapılar bile içeriden çatlamaya başlar.
Osmanlı’nın kuruluşundan itibaren dayandığı düzen, üretimi genişleterek çoğaltan değil; mevcut üretimin dolaşımını denetleyerek pay alan bir düzendi. İstanbul’un fethiyle birlikte Doğu ile Batı arasındaki ana geçit tutulmuş, ardından Kırım ve Mısır’ın alınmasıyla Karadeniz ve Kızıldeniz havzası bu denetime eklenmişti. Baharat, ipek, tahıl ve hac ticareti üzerinden geçen zenginlikten alınan vergiler, haraçlar ve gümrükler; merkezi yapıyı, orduyu ve bürokrasiyi besliyordu.
Bu sistem, yeni topraklar ve yeni yollar eklendikçe işledi. Çünkü paylaşılan fazlalık genişliyordu.
Dolaşımdan Gelen Zenginlik ve Üretimin Sınırları
Ancak bu düzenin temel bir sınırı vardı: Zenginlik, doğrudan üretimin dönüşümünden değil, başkalarının ürettiği değerin geçişinden geliyordu. Toprak düzeni, zanaat yapısı ve teknolojik kapasite, üretkenliği sıçratacak biçimde değiştirilmiyordu. Merkez, artı değeri büyütmekten çok, mevcut değeri bölüştürmeye odaklanmıştı.
Bu nedenle imparatorluk içinde pay dağıtımı hayati bir meseleydi. Timar sistemiyle asker besleniyor, ulema ve bürokrasi vergilerle ayakta tutuluyor, taşra yerel güçlere bırakılıyordu. Herkes sistem içinde bir pay alıyor; bu pay sürdüğü sürece düzen sorgulanmıyordu.
Sorun, üretilen ve dolaşıma giren fazlanın daralmaya başlamasıyla ortaya çıktı.
Denizlere Açılan Yeni Düzen ve Artı Değerin Yer Değiştirmesi
Batı Avrupa’da yaşanan dönüşüm, tam da bu noktada belirleyici oldu. Deniz ticaretinin gelişmesi, Ümit Burnu’nun aşılması ve Asya’ya doğrudan ulaşım, Osmanlı’nın denetlediği kara ve iç deniz yollarını giderek devre dışı bıraktı. Daha da önemlisi, Amerika kıtasından Avrupa’ya akan madenler ve hammaddeler, üretimi ölçeklendiren yeni bir düzeni mümkün kıldı.
Artık zenginlik yalnızca dolaşımda değil, üretimin kendisinde yoğunlaşıyordu. Atölyeler büyüyor, emek daha yoğun kullanılıyor, teknoloji üretkenliği artırıyor ve ortaya çıkan fazlalık yeniden yatırıma dönüyordu. Bu döngü, artı değeri sürekli büyüten bir yapı yarattı.
Osmanlı ise bu dönüşümün dışında kaldı. Geçişten aldığı pay azaldıkça, sistemin taşıyıcı unsurları arasında sert bir paylaşım mücadelesi başladı.
Pay Daraldığında Kurumlar Çatırdar
Bu noktadan sonra yaşananlar, çoğu zaman yanlış biçimde “yozlaşma” olarak anlatılır. Oysa rüşvetin artması, iltimasın yayılması, makamların satılması bir neden değil; daralan payın yarattığı bir sonuçtur. Herkes eskisi kadar pay alamadığında, kalan payı kapmak için kurallar esnetilir.
Timar sahipleri gelirlerini kaybeder, köylüden daha fazla vergi istenir. Merkez, ordunun masrafını karşılayamaz hale gelir. Taşra yöneticileri merkeze göndermeleri gereken geliri tutar. Ulema ve asker, devletle olan bağını sorgulamaya başlar. Bu kopuşlar ahlaki bir bozulmadan çok, maddi bir sıkışmanın siyasal yansımasıdır.
Celali isyanları, yalnızca asayiş sorunu değil; üretilen fazladan dışlanan geniş kitlelerin tepkisidir. İsyan edenler, sistemin dışına itilmiş olanlardır; çünkü artık paylaşılacak yeterli pay yoktur.
Merkezden Çevreye İtiliş
Batı’da üretim merkezileşip büyürken, Osmanlı giderek bu üretimin hammaddesini sağlayan bir alana dönüştü. Tarım ürünleri, ucuz emek ve doğal kaynaklar dışarıya akarken, yüksek katma değerli ürünler içeri girdi. Böylece imparatorluk, dünya ekonomisinde artan değeri üreten değil, aktaran bir konuma itildi.
Bu durum, yalnızca dış ticaret dengesini değil; iç toplumsal yapıyı da dönüştürdü. Merkez, taşrayı daha sert sömürmeye başladı. Taşra, merkeze daha az bağlandı. Sistem, içeriden çözülmeye başladı.
Gerileme Bir Sonuçtur, Sebep Değil
Osmanlı’nın “gerileme dönemi” diye adlandırılan süreç, aslında üretim tarzlarının çatışmasının tarihsel sonucudur. Bir yanda üretimi dönüştürerek artı değeri büyüten yeni bir dünya; diğer yanda mevcut artı değeri paylaşmaya dayalı eski bir düzen.
Pay büyüdüğü sürece herkes sustu. Pay daraldığında ise kopuşlar, isyanlar ve çözülme kaçınılmaz hale geldi.
Bu nedenle Osmanlı’nın hikâyesi, yalnızca geçmişe ait değildir. Bugün de benzer biçimde, üretilen değerin kim tarafından, nasıl ve ne kadar süreyle paylaşıldığı sorusu siyasal krizlerin merkezinde duruyor. Tarih, bu soruya verilen yanıtların toplamıdır.
Ve o yanıt değiştiğinde, imparatorluklar da değişir.



















