back to top
Ana Sayfa Yorum Felsefe Ateşi Taşıyanlar: Zerduş’tan Herakleitos’a, Anadolu’da Sönmeyen Kızılbaş Meşalesi

Ateşi Taşıyanlar: Zerduş’tan Herakleitos’a, Anadolu’da Sönmeyen Kızılbaş Meşalesi

Efes’te, MÖ 6. yüzyılın o puslu zamanlarında, “karanlık” lakabıyla anılan bir filozof yürür sahneye: Herakleitos. Karanlık denir ona; çünkü söyledikleri kolay sindirilmez, çünkü hakikati tek bir cümleye, sabit bir forma hapsetmez. O, dünyayı durağanlık üzerinden değil; çatışma, akış ve dönüşüm üzerinden okur. Ve tam da bu yüzden, yalnızca Antik Yunan düşüncesinin değil, bugünün dünyasını anlamaya çalışan herkesin zihninde hâlâ yakıcı bir yere sahiptir.

Herakleitos’un evreni donmuş kavramların değil, sürekli hareket halindeki ilişkilerin evrenidir. “Aynı nehirde iki kez yıkanılmaz” derken yalnızca doğaya dair bir gözlem yapmaz; toplumsal ve tarihsel gerçekliğe dair köklü bir sezgiyi de açığa vurur. Çünkü nehir değişir, insan değişir; ama daha önemlisi, bu değişim rastlantısal değil, zorunludur. Karşıtlıkların çatışmasıyla ilerleyen bir süreçtir bu. Gün ile gece, yaşam ile ölüm, savaş ile barış… Her biri diğerini dışlamaz; tersine, onu mümkün kılar. Herakleitos’un polemos dediği şey tam da budur: Çatışma, her şeyin babasıdır.

Ancak Herakleitos’u yalnızca Yunan düşüncesinin iç dinamikleriyle açıklamak eksik kalır. Çünkü tarih hiçbir zaman steril coğrafyalarda akmaz. Efes, Doğu ile Batı’nın kesişim noktasıdır; ticaret yollarının, inançların, mitlerin ve fikirlerin dolaşım halindeki kavşağıdır. Herakleitos ile Zerduş’un çağdaş olması, basit bir tarihsel tesadüf değildir. Bu eşzamanlılık, düşüncenin sınır tanımayan dolaşımına işaret eder. Ateşin Herakleitos felsefesindeki merkezi rolü (yalnızca bir doğa unsuru olarak değil, kozmik bir ilke olarak ele alınışı) bizi ister istemez Zerduşçu ve Zerduş öncesi Mitra inançlarına götürür.

Zerduş öğretisinde ateş, saf bir enerji, dönüştürücü bir güç ve ahlaki bir sınavdır. Ateş hem yakar hem aydınlatır; hem yok eder hem yeniden kurar. Herakleitos’ta da ateş, evrenin temel maddesi olmanın ötesinde, değişimin kendisidir. “Bu kozmos, ne bir tanrı ne de bir insan tarafından yaratıldı; o her zaman vardı, vardır ve olacaktır: ölçüyle yanan ve ölçüyle sönen ebedi ateş.” Bu cümlede metafizik bir dinginlik değil, dinamik bir dünya tasavvuru vardır. Tıpkı Zerduşçu düşüncede olduğu gibi, varlık bir denge değil; sürekli bir gerilim hâlidir.

İşte tam bu noktada, ateşin yalnızca antik metinlerde kalan bir metafor olmadığını; Anadolu’da hâlâ yaşayan bir hafızaya dönüştüğünü görürüz. Çünkü Herakleitos’un ve Zerduş’un ateşi, tarih içinde sönmemiş; biçim değiştirerek, baskılarla sınanarak, ama özünü yitirmeden bugüne taşınmıştır. Anadolu’da Kızılbaş Aleviler için ateş, hâlâ merkezî bir yerde durur. Ocak’tır, cem’dir, delil’dir, çerağ’dır. Ateş, yalnızca ışık veren bir unsur değil; yol gösteren, tanıklık eden, hakikati çağıran bir meşaledir.

Alevi Kızılbaş inancında ateş, kutsal bir tapınma nesnesi değil; adaletin, paylaşımın ve direnişin sembolüdür. Çerağ uyandırılırken yakılan ateş, Herakleitos’un “ölçüyle yanan” ateşini andırır: Ne taşkın ne sönük; dengeli ama canlı. Bu ateş, Zerduşçu düalizmin katı iyilik-kötülük ayrımından farklı olarak, insanın eylemiyle anlam kazanan bir etik alan açar. Ateş, insanın niyetine göre aydınlatır ya da yakar. Bu yüzden Alevilikte ateş, iktidarın değil; halkın elindedir.

Bu süreklilik, düşüncenin maddi koşullardan bağımsız olmadığını bir kez daha gösterir. İnançlar, mitler ve felsefi kavramlar boşlukta doğmaz; üretim biçimleriyle, toplumsal ilişkilerle ve tarihsel çatışmalarla iç içe gelişir. Ateş, erken toplumlarda yalnızca kutsal bir simge değil; üretimin, zanaatin ve hayatta kalmanın merkezidir. Madenin eritilmesi, silahın yapılması, ekmeğin pişmesi… Ateş, insanın doğayla kurduğu ilişkinin maddi temelidir. Anadolu’da bu ateşi taşıyanlar ise çoğu zaman yoksullar, dışlananlar, sürülenler olmuştur. Kızılbaşlar, bu yüzden yalnızca bir inanç topluluğu değil; tarihsel olarak bastırılmış bir sınıfsal ve kültürel hafızanın taşıyıcısıdır.

Herakleitos’un çatışmayı evrensel ilke olarak görmesi, bugünün dünyasında da rahatsız edici bir berraklığa sahiptir. Çünkü bize düzenin değil, düzenin içindeki gerilimin belirleyici olduğunu söyler. Sınıflı toplumlarda “uyum” diye sunulan şeyin, çoğu zaman baskının dili olduğunu sezdirir. Alevi tarihine baktığımızda da benzer bir tablo görürüz: Barış vaadiyle gelen düzenler, çoğu zaman ateşi söndürmek, çerağı karartmak istemiştir. Ama ateş yer altına çekilmiş, küllenmiş gibi yapmış, sonra yeniden yanmıştır.

Zerduşçu düşüncede iyilik ve kötülük arasındaki mücadele, kozmik bir kader değil, insanın taraf olmasını gerektiren bir süreçtir. Herakleitos’ta logos herkese açık olmasına rağmen çoğunluk tarafından anlaşılmaz. Alevilikte de “yol” açıktır; ama yola girmek bedel ister. Hakikat, iktidarla değil; emekle, paylaşmayla ve direnişle kurulur. Bu yüzden ateşi taşıyanlar, çoğu zaman sürgün edilmiş, katledilmiş, yok sayılmıştır. Ama ateş yine de sönmemiştir.

Bugün Herakleitos’u okurken, yalnızca Antik Yunan’a bakmayız. Modern bilimin değişim ve süreç vurgusunda, siyasetin çatışma ekseninde, gündelik hayatın güvencesizliğinde onun yankısını duyarız. Ve Anadolu’da, cem evlerinde yakılan çerağda, bu yankının yaşayan bir karşılığını görürüz. Sabit hakikatler vaadiyle sunulan her ideoloji, bu ateşle sınanır. Çünkü ateş yalanı sevmez; yakar. Dönüşümü reddeden her yapı, er ya da geç bu meşaleyle yüzleşir.

Zerduş’tan Herakleitos’a, oradan Kızılbaş Alevilere uzanan bu hat bize şunu hatırlatır: Düşünce, müzelik bir miras değildir. O, yaşayanların elinde taşınır. Ateş, kimi zaman felsefe olur, kimi zaman inanç; ama en çok da direniş olur.