Özgürlükten söz ettiğimizde çoğu zaman bireysel tercihlerimize, seçeneklerimize ve “istediğimizi yapabilme” kapasitemize bakarız. Oysa asıl soru çoğu zaman atlanır: Bu istekler nereden gelir? Daha da önemlisi, bu dünyada hangi isteklerin mümkün, hangilerinin imkânsız olduğu kim tarafından belirlenir?
Kapitalizm, kendisini tarihsel olarak “en özgür sistem” olarak sunmayı sever. Seçme hakkı vardır, piyasa vardır, birey vardır. Ancak bu özgürlük anlatısı, çoğu zaman üretimin, emeğin ve yaşamın hangi yapısal sınırlar içinde örgütlendiğini görünmez kılar. Marxist-feminist düşünce tam da bu noktada devreye girer: Özgürlüğü yalnızca bireysel niyetler ve tercihler düzeyinde değil, toplumsal olarak üretilen koşullar içinde sorgular.
Kapitalizm bir “ekonomi” olmanın çok ötesindedir. O, belirli bir üretim tarzıdır; yani yalnızca neyin üretildiğini değil, nasıl yaşadığımızı, nasıl düşündüğümüzü ve nasıl arzuladığımızı da belirleyen tarihsel bir bütündür. Bu bütünlük içinde kâr maksimizasyonu bir tercih değil, sistemin içkin zorunluluğudur. Ve bu zorunluluk, toplumsal cinsiyet eşitliğiyle de, ekolojik dengeyle de, gerçek anlamda özgürlükle de sürekli olarak çatışır.
Burada feminizmin Marxizmle kurduğu ilişki kritik bir eşik oluşturur. Kadınların ezilmesini yalnızca kültüre, patriyarkaya ya da “erkek egemen zihniyete” indirgemek, sorunu tarihsizleştirir. Tersinden, toplumsal cinsiyeti yalnızca sınıf ilişkilerinin tali bir sonucu olarak görmek de baskının özgül biçimlerini silikleştirir. Marxist-feminist yaklaşım, bu iki indirgemeye de itiraz eder. Kadınların emeğinin (özellikle ev içi emeğin) kapitalist üretim tarzının sessiz ama vazgeçilmez bir dayanağı olduğunu gösterir.
Ev içi emek artı-değer üretmez; ama emek gücünün yeniden üretimini ucuzlatır. Yani kapitalizmin devamı için hayati bir işlev görür. Bu emeğin kadınlara “doğal” bir görev olarak yüklenmesi ise tesadüf değildir. Kadınların aile içindeki konumu, ücretli emek piyasasında maruz kaldıkları düşük ücretleri, güvencesizliği ve dışlanmayı meşrulaştırmanın ideolojik aracına dönüşür. Böylece sömürü yalnızca fabrikada değil, mutfakta, yatak odasında ve bakım ilişkilerinde yeniden üretilir.
Bu çerçevede “özgür seçim” kavramı da yeniden düşünülmelidir. Kapitalizm altında bireyler çoğu zaman kendi arzularına uygun davrandıklarını düşünürler. Oysa bu arzuların kendisi, piyasa ilişkileri, ihtiyaç dayatmaları ve yapısal zorunluluklar tarafından şekillendirilmiştir. Bir eylemin “istemeyle” yapılması, onun özgür olduğu anlamına gelmez. Zorunluluklar içselleştirildiğinde, baskı görünmez hale gelir.
Cinsellikten işe, tüketimden kimliklere kadar pek çok alanda karşımıza çıkan “güçlenme” söylemleri de bu yüzden sorunludur. Bireysel düzeyde güçlendirici görünen bir pratik, toplumsal düzeyde eşitsizlikleri yeniden üretiyor olabilir. Kapitalist ve ataerkil bir düzende bedenin metalaşması, yalnızca bir ahlak meselesi değil; yabancılaşmanın en yoğun biçimlerinden biridir.
Yabancılaşma, yalnızca emek sürecinde yaşanan bir kopuş değildir. İnsan, kendi üretici kapasitesinden, toplumsal ilişkilerinden ve en sonunda türsel varlığından kopar. Yani insanı insan yapan, bilinçli ve özgürce üretme yeteneği, piyasanın zorunluluklarına teslim edilir. Bu nedenle sorun yalnızca gelir dağılımı ya da temsil meselesi değildir; mesele, nasıl bir insan olduğumuz ve nasıl bir insan olabileceğimizdir.
Peki tüm bunların alternatifi var mı? Marxist-feminist perspektif, özgürlüğü hazır bir öz değil, kolektif olarak inşa edilen bir süreç olarak görür. Demokrasi bu nedenle yalnızca bir hedef değil, aynı zamanda bir yöntemdir. Üretim araçları üzerinde kolektif denetim olmadan, yaşam koşulları üzerinde gerçek bir toplumsal kontrol kurulmadan, özgürlük hep eksik kalır.
Yine de burada zor bir soru belirir: Üretimin ve toplumsal koşulların demokratik olarak kontrol edildiği bir toplumda bile, insanın tüm potansiyellerini gerçekleştirmesi garanti midir? Sanatın, estetiğin, çok yönlü gelişimin ihmal edildiği bir “eşitlik” düzeni, özgürlük adına yeterli olabilir mi? Belki de asıl mesele, yalnızca zincirlerden kurtulmak değil; hangi dünyayı kurmak istediğimize dair ortak bir hayal geliştirebilmektir.
Bugün bize sürekli “başka alternatif yok” deniyor. Oysa Marxist-feminist düşünce, bu ideolojik kapanmaya karşı sessiz ama ısrarlı bir itirazdır. Özgürlüğün piyasa içinde değil, piyasanın ötesinde; bireysel rekabette değil, kolektif yaşamda filizlenebileceğini hatırlatır. Ve belki de en önemlisi şunu söyler: Daha adil bir dünya yalnızca mümkün değil, düşünülmediği sürece imkânsızdır.



















