Pakistan, Suudi Arabistan ve Türkiye arasında imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması, Yemen’de yeniden tırmanan savaşla birlikte askerî bir sınavdan geçiyor. Pakistan basınında ülkenin yeni bir savaşa sürüklenme ihtimali, ordunun karar alma süreçlerindeki ağırlığı ve parlamentonun devre dışı kalması tartışılırken Ankara, Suudi Arabistan’a hava savunması ve teknik destek seçeneklerini değerlendiriyor. Filistin’le dayanışmanın güçlü olduğu Pakistan’da bölgesel savaşın genişlemesine ilişkin kaygılar büyürken Türkiye’de anlaşmanın askerî ve siyasal sonuçları henüz aynı yoğunlukta kamusal tartışmanın konusu olmuş değil.
Pakistan’da son günlerde gündeme gelen savaş karşıtı tepkilerin arkasında, yalnız Yemen’deki çatışmaların yeniden şiddetlenmesi değil, ülkenin başka bir devletin savaşına hangi koşullarda katılabileceği sorusu bulunuyor. Ağustos ayında Mekke’de imzalanan, Suudi Arabistan, Pakistan ve Türkiye’yi karşılıklı savunma yükümlülüğü altında bir araya getiren anlaşma, başlangıçta bölgesel güvenliği güçlendirecek bir düzenleme olarak sunulmuştu. Ancak Yemen’deki Husilerin Suudi Arabistan’a yönelik füze ve insansız hava aracı saldırılarının artması, Riyad’ın Yemen’de desteklediği güçlerle birlikte yeni operasyonlara girişmesi ve üç ülkenin askerî destek mekanizmasını harekete geçirmesi, anlaşmanın anlamını değiştiren gelişmeler oldu.
Pakistan kamuoyunda Filistin’le dayanışma ve İsrail karşıtı gösterilerin güçlü bir geçmişi bulunuyor. Bununla birlikte son günlerde Mekke Anlaşması’na karşı düzenlendiği belirtilen kitlesel protestoların kentleri, katılım sayıları ve örgütleyicileri konusunda güvenilir Pakistan basınında yeterli doğrulamaya ulaşılamıyor. Buna karşılık Dawn ve The Express Tribune gazetelerinde anlaşmanın ülkeyi Yemen savaşına çekme ihtimali açık biçimde tartışılıyor. Bu nedenle Pakistan’daki toplumsal tepkiyi anlamak için doğrulanmış gösteri bilgileriyle basında yürüyen savaş tartışmasını birbirinden ayırmak gerekiyor.
Mekke’de İmzalanan Anlaşma Riyad’da Harekete Geçirildi
7 Ağustos 2026 tarihinde Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif’in katılımıyla imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nın temel hükmü, üç ülkeden birine yönelen silahlı saldırının diğerlerine de yapılmış sayılması.
Anlaşma, üç ülkenin askerî iş birliğini güçlendirmeyi ve ortak caydırıcılık oluşturmayı amaçlıyor. Ancak hangi saldırının ortak askerî karşılığı gerektireceği, kuvvetlerin hangi komuta altında görev yapacağı ve olası operasyonların sınırları konusunda kamuoyuna açıklanmış ayrıntılı bir askerî doktrin bulunmuyor.
5 Ekim’de Riyad’da toplanan Stratejik Siyasi ve Savunma Komitesi, ortak savunma yükümlülüklerinin uygulamaya geçirilmesi ve üzerinde anlaşılmış askerî kuvvetlerle yeteneklerin Suudi Arabistan’a süratle konuşlandırılması için gerekli önlemlerin alınmasını kararlaştırdı.
Bu kararın hemen öncesinde Yemen’de Suudi Arabistan’ın desteklediği güçler, Husilerin kontrolündeki bölgeleri geri almak amacıyla yeni bir harekât başlatmıştı. Böylece üç ülkenin ortak savunma düzenlemesiyle Yemen’deki askerî gelişmeler aynı dönemde birbirine bağlandı.
Pakistan’ın önde gelen gazetelerinden Dawn, 8 Ekim tarihli çözümlemesinde anlaşmanın henüz tam anlamıyla işlerlik kazanmış bir askerî ittifak olmadığını belirtiyor. Gazeteye göre ortada siyasi taahhütler, ortak komite toplantıları ve askerî koordinasyon kararları bulunmasına rağmen kalıcı ortak kuvvet, açıklanmış angajman kuralları ve müşterek komuta yapısı henüz oluşturulmuş değil.
Bu belirsizlik, anlaşmanın savunma amaçlı uygulamalarla sınırlı kalıp kalmayacağı sorusunu öne çıkarıyor.
Pakistan’ın Hafızasında 2015 Yemen Kararı Var
Pakistan’da bugünkü tartışmanın tarihsel bir arka planı bulunuyor.
Suudi Arabistan’ın 2015 yılında Yemen’e askerî müdahalede bulunduğu dönemde Pakistan parlamentosu, ülkenin bu savaşa doğrudan katılmaması yönünde karar almıştı. Parlamento, Suudi Arabistan’ın toprak bütünlüğünün ve kutsal mekânların korunmasına destek verileceğini açıklarken Yemen’deki çatışmada tarafsız kalınmasını istemişti.
Bu kararın üzerinden on bir yıl geçti.
Şimdi aynı ülke, Suudi Arabistan ve Türkiye ile imzaladığı yeni anlaşmanın askerî yükümlülüklerini uygulamaya hazırlanıyor.
Dawn gazetesinin 7 Ekim tarihli başyazısında bu tarihsel ayrım özellikle hatırlatıldı. Gazete, Suudi Arabistan’ın savunulması ile Pakistan’ın Yemen’de geniş çaplı bir savaşa katılması arasında önemli bir fark bulunduğunu belirterek Islamabad yönetiminin bu sınırı koruması gerektiğini savundu.
Pakistan açısından mesele yalnız dış politika değil, ülkenin savaş kararlarını kimin aldığı sorusudur.
Bir ülkenin askerî birliklerini başka bir coğrafyaya göndermesi, yalnız genelkurmay başkanlarının veya hükümetlerin teknik değerlendirmelerine indirgenemez. Böyle bir kararın bedeli, askerî personelin ve ailelerinin yaşamından kamu kaynaklarının kullanımına, bölgesel ilişkilerden ülke içindeki toplumsal dengelere kadar uzanır.
Reuters’ın 8 Ekim tarihli haberinde de Pakistan ordusunun dış politika üzerindeki artan ağırlığı ve Mekke Anlaşması kapsamındaki kararların parlamentoda yeterince tartışılmaması gündeme getirildi. Pakistan hükümeti gerekli usullerin izlendiğini savunurken askerî konuşlandırmanın kapsamına ilişkin ayrıntılar kamuoyuyla paylaşılmış değil.
Filistin Dayanışmasıyla Yemen Savaşı Arasındaki Gerilim
Pakistan’da Filistin’e destek, yalnız belirli siyasi örgütlerin gündemiyle sınırlı değil. Ülkede farklı dönemlerde çok sayıda siyasi parti, dinî kuruluş, öğrenci örgütü ve toplumsal hareket İsrail’in Gazze’deki saldırılarına karşı gösteriler düzenledi.
Yemen’deki Husiler de Filistin’e destek verdiklerini açıklayarak İsrail’le bağlantılı olduğunu ileri sürdükleri hedeflere ve Kızıldeniz’deki gemi trafiğine yönelik saldırılarını bu gerekçeyle savundu. Bununla birlikte Husilerin bölgesel faaliyetleri yalnız Filistin meselesiyle açıklanamaz; Yemen’deki iç savaş, Suudi Arabistan’la çatışma, İran’la ilişkiler ve Kızıldeniz üzerindeki denetim mücadelesi de belirleyici unsurlar arasında bulunuyor.
Pakistan’ın içinde bulunduğu çelişki burada belirginleşiyor.
Bir tarafta Filistin halkıyla dayanışma açıklamaları yapan ve İsrail’in askerî politikalarını eleştiren geniş bir kamuoyu bulunuyor. Diğer tarafta Pakistan yönetimi, Husilere karşı askerî operasyonlar yürüten Suudi Arabistan’a savunma desteği sağlamayı taahhüt ediyor.
Bu iki tutumun mutlaka birbirini dışlaması gerekmiyor. Filistin halkının haklarını savunmak, Husilerin bütün askerî eylemlerini desteklemeyi gerektirmediği gibi Suudi Arabistan’a yönelik saldırıları eleştirmek de Yemen’deki savaşın genişlemesini onaylamak anlamına gelmez.
Ancak anlaşmanın hangi amaçlarla kullanılacağı açıklığa kavuşturulmadığında, Pakistan’ın bir savunma yükümlülüğünden Yemen’de doğrudan çatışmanın tarafı olmaya geçip geçmeyeceği sorusu önem kazanıyor.
Pakistan Savunma Bakanı Khawaja Asif, ülkesinin Suudi Arabistan’ı savunmak için mevcut askerî olanaklarını kullanabileceğini söyledi. Buna karşılık Pakistan makamları, birliklerinin Yemen içinde saldırı operasyonlarına katıldığını doğrulamıyor. 8 Ekim’de Pakistan Enformasyon Bakanlığı, Pakistan savaş uçaklarının Husilere yönelik saldırılarda kullanıldığına ilişkin bir haberi de reddetti.
Dolayısıyla bugün kesin olarak söylenebilecek olan, Pakistan’ın askerî yükümlülüklerinin genişlediği ve bunun ülke içinde önemli sorular doğurduğudur. Pakistan’ın Yemen savaşına doğrudan girdiği ise mevcut açıklamalarla kesinleştirilemiyor.
Türkiye Aynı Anlaşmanın İçinde, Fakat Tartışma Daha Sınırlı
Mekke Anlaşması’nın Türkiye bakımından önemi de Pakistan’dan daha az değil.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 7 Ağustos’ta imzaladığı anlaşma, Türkiye’yi Suudi Arabistan ve Pakistan’la karşılıklı savunma ilişkisine bağlıyor. Ankara, anlaşmanın bölgesel güvenliğe katkı sağlayacağını ve herhangi bir ülkeyi hedef almadığını belirtiyor.
Ancak Yemen’deki çatışmaların yeniden tırmanmasıyla birlikte bu savunma düzenlemesinin somut askerî sonuçları gündeme geldi.
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, 8 Ekim’de yaptığı açıklamada Türkiye’nin Suudi Arabistan’a hangi alanlarda destek sağlayabileceğinin askerî yetkililer tarafından değerlendirildiğini söyledi. Özellikle hava savunması alanındaki seçeneklerin üzerinde durulduğunu belirtti.
Reuters’ın aktardığına göre Türkiye’nin desteğinin hava savunma sistemleri, istihbarat paylaşımı, elektronik harp ve teknik olanaklar üzerinde yoğunlaşması bekleniyor. Ankara, Yemen içinde saldırı operasyonlarına katılma veya bu amaçla asker gönderme planı bulunmadığını bildiriyor.
Bununla birlikte Türkiye’de anlaşmanın parlamenter denetimi, olası askerî görevlerin sınırları ve ülkenin bölgesel bir çatışmaya hangi koşullarda dâhil olabileceği henüz geniş bir kamusal tartışmanın konusu haline gelmiş değil.
Pakistan’da 2015 tarihli parlamento kararının bugünkü askerî yükümlülüklerle nasıl bağdaştırılacağı sorulurken Türkiye’de de benzer soruların yanıtlanması gerekiyor.
Anlaşmanın tam metni hangi yükümlülükleri içeriyor? Türkiye hangi saldırı durumunda askerî destek vermek zorunda kalacak? Suudi Arabistan’ın savunulması ile Yemen’de yürütülen operasyonlara dolaylı destek sağlanması arasındaki sınır nasıl belirlenecek? Türkiye Büyük Millet Meclisinin bu süreçteki yetkisi ne olacak?
Bu sorular yalnız askerî uzmanların değil, savaşın siyasal ve toplumsal sonuçlarından etkilenecek herkesin soruları.
Muhalefetin Sessizliği ve Kamusal Denetim Sorunu
Türkiye’de muhalefet partileri uzun süredir dış politika, bölgesel güvenlik ve Filistin meselesi üzerine farklı açıklamalar yapıyor. Ancak Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nın Yemen’deki son gelişmeler karşısında nasıl uygulanacağına ilişkin kapsamlı bir parlamenter tartışma henüz görünür değil.
Bu durum, muhalefetin anlaşmaya bütünüyle sessiz kaldığı veya bütün partilerin aynı tutumu benimsediği anlamına gelmez. Bunun söylenebilmesi için parti açıklamalarının ve Meclis girişimlerinin eksiksiz biçimde incelenmesi gerekir. Fakat anlaşmanın askerî uygulama aşamasına geçmesine rağmen kamuoyunun yükümlülüklerin sınırları hakkında yeterince bilgilendirilmediği açıktır.
Pakistan basınında tartışılan sorunla Türkiye’de sorulması gereken sorular bu noktada birleşiyor.
Devletler uluslararası anlaşmalar yapabilir. Savunma iş birliğine girebilir. Sınırlarının ve yurttaşlarının güvenliğini sağlamak amacıyla başka ülkelerle ortak hareket edebilir.
Ancak bir savunma anlaşmasının varlığı, onun uygulanmasına ilişkin bütün kararların toplumdan bağımsız alınabileceği anlamına gelmez.
Özellikle savaşın yeniden başladığı bir coğrafyada askerî destek taahhüdü verilmesi, demokratik denetimin önemini artırır. Çünkü anlaşmanın metninde kullanılan “savunma” sözcüğü ile sahada ortaya çıkabilecek askerî sonuçlar her zaman aynı sınırlar içinde kalmayabilir.
Pakistan’daki tartışmanın Türkiye açısından önemi, yalnız Islamabad yönetiminin hangi kararı vereceğinde değil, aynı anlaşmanın tarafı olan Ankara’nın da benzer sorularla karşı karşıya bulunmasındadır.
Bir Savunma Anlaşması Savaşa Açılan Kapı Olabilir mi?
Mekke Anlaşması henüz iki ayını doldurmadan ilk ciddi sınavıyla karşılaştı.
Üç ülkenin yöneticileri anlaşmayı bölgesel barış ve güvenliğin güvencesi olarak tanımlıyor. Ancak Yemen’de yeniden yoğunlaşan çatışmalar, bu güvencenin nasıl uygulanacağını belirsizleştiriyor.
Suudi Arabistan kendi topraklarına yönelen saldırılara karşı destek istiyor. Pakistan, tarihsel askerî ilişkileri ve yeni anlaşma nedeniyle bu talebe yanıt vermeye hazırlanıyor. Türkiye ise hava savunması ve teknik destek seçeneklerini değerlendiriyor.
Bu gelişmelerin hiçbiri tek başına Türkiye veya Pakistan’ın Yemen’de doğrudan savaşa gireceği anlamına gelmiyor. Fakat askerî yükümlülüklerin genişlemesi, böyle bir ihtimalin hangi koşullarda ortaya çıkabileceğinin açıkça tartışılmasını gerektiriyor.
Yemen halkı, uzun yıllardır devam eden savaşın, açlığın, yerinden edilmenin ve ekonomik yıkımın sonuçlarını yaşıyor. Yeni askerî ittifakların bu çatışmaya nasıl müdahil olacağı, yalnız anlaşmayı imzalayan ülkelerin değil, Yemen’de yaşayan insanların geleceğini de ilgilendiriyor.
Pakistan basınında yükselen kaygıların merkezinde bu nedenle yalnız askerî riskler bulunmuyor. Ülkenin hangi savaşa, hangi gerekçeyle ve kimin kararıyla katılabileceği de tartışılıyor.
Türkiye açısından da aynı sorular geçerli.
Çünkü bir anlaşmanın imzalandığı gün verilen barış sözleriyle o anlaşmanın savaş koşullarında nasıl uygulandığı arasında büyük bir mesafe bulunabilir.
O mesafenin ne kadar açılacağını yalnız hükümetlerin açıklamaları değil, parlamentoların denetimi, kamuoyunun bilgilenme hakkı ve toplumların savaş karşısındaki tutumu da belirler.
Pakistan ile Türkiye arasındaki bugünkü fark, askerî yükümlülüklerden çok bu yükümlülüklerin kamuoyu önünde ne ölçüde tartışıldığı konusunda belirginleşiyor.
Savaş kararlarının sonuçlarını toplumlar yaşayacaksa, bu kararların gerekçelerini ve sınırlarını bilmek de toplumların hakkıdır.
TB / The Express Tribune, Reuters, Al Jazeera, Financial Times, Pakistan Dışişleri Bakanlığı, Türkiye Cumhuriyeti İletişim Başkanlığı, Türkiye Cumhuriyeti Millî Savunma Bakanlığı













