back to top
Ana Sayfa Yorum Tarih Çanakkale: Mit, Hakikat ve Emperyalist Savaşın İçindeki Yeri

Çanakkale: Mit, Hakikat ve Emperyalist Savaşın İçindeki Yeri

Her yıl 18 Mart geldiğinde, Çanakkale Deniz Savaşları anılır; devlet törenleri düzenlenir, kürsüler kurulur ve aynı cümleler yeniden dolaşıma sokulur. Söylenenler değişmez; anlatı sabit, ton yekparedir. Bu tekrarın kendisi, yalnızca bir anma pratiği değil, aynı zamanda belirli bir tarih anlatısının yeniden üretimidir. Ancak bu anlatı, çoğu zaman tarihsel çözümlemeden ziyade edebi bir kurgunun sınırları içinde kalır. Oysa tarih, retorik tekrarın değil; çelişkilerin, çoklu aktörlerin ve maddi koşulların bilimidir.

Çanakkale Savaşları üzerine kurulan hâkim söylem, uzun yıllar boyunca belirli bir indirgemeciliğin etkisi altında şekillendi. Bu indirgeme, çok katmanlı bir askeri ve siyasal süreci, tekil bir kahramanlık anlatısına sıkıştırma eğilimi gösterdi. Özellikle Mustafa Kemal Atatürk etrafında kurulan anlatı, onun tarihsel rolünü bütünüyle reddetmeyi değil, fakat bu rolün bağlamından koparılarak mutlaklaştırılmasını içerir. Oysa tarihsel gerçeklik, bireylerin eylemlerini mümkün kılan yapısal ilişkilerle birlikte kavranabilir.

1915 yılına gelindiğinde Osmanlı askeri aygıtı, yalnızca kendi iç dinamikleriyle işleyen bir yapı olmaktan çıkmış; büyük ölçüde Alman askeri ve siyasal etkisinin belirlediği bir organizasyona dönüşmüştü. Bu bağlamda Otto Liman von Sanders yalnızca bir danışman değil, fiilen Osmanlı 5. Ordusu’nun komutanı olarak cephe stratejisinin merkezinde yer alıyordu. Sanders’in konumu, Osmanlı askeri hiyerarşisinde olağan bir yabancı uzman rolünün ötesine geçiyor; doğrudan savaşın sevk ve idaresine uzanıyordu.

Benzer biçimde, Osmanlı kurmay yapısının kritik noktalarında da Alman subayların yoğun varlığı dikkat çeker. Friedrich Bronsart von Schellendorf Genelkurmay Başkanlığı görevini yürütürken, Hans Kannengiesser (Weber Paşa olarak bilinir) kolordu düzeyinde komuta sorumluluğu üstlenmişti. Deniz cephesinde ise Wilhelm Souchon ve Guido von Usedom gibi isimler belirleyici roller oynuyordu. Bu yapı, Osmanlı ordusunun yalnızca ittifak ilişkisi içinde değil, doğrudan Alman askeri doktrininin etkisi altında yeniden şekillendiğini gösterir.

Bu tablo içinde Mustafa Kemal Atatürk’ün konumu, tarihsel gerçekliğin gerektirdiği ölçüde ele alınmalıdır. O, savaşın kritik anlarında inisiyatif alabilen, özellikle Arıburnu Muharebeleri sırasında belirleyici taktik kararlar veren bir tümen komutanıdır. Ancak bu durum, savaşın bütünsel sevk ve idaresinin onun şahsında toplandığı anlamına gelmez. Tarihsel analiz, bireysel başarı ile yapısal komuta zinciri arasındaki farkı titizlikle korumak zorundadır.

Çanakkale anlatısının mitolojik boyut kazanmasının bir diğer nedeni, savaşın kendisinin daha geniş bağlamından koparılmasıdır. Oysa Çanakkale Savaşı, I. Dünya Savaşı olarak adlandırılan ve aynı zamanda “Birinci Emperyalist Paylaşım Savaşı” olarak da tanımlanan küresel çatışmanın yalnızca bir cephesidir. Bu savaş, kapitalist dünya sisteminin büyük güçleri arasında pazarların, ham madde kaynaklarının ve stratejik geçiş yollarının yeniden paylaşım mücadelesi olarak ortaya çıkmıştır.

Çanakkale Boğazı’nın stratejik önemi de tam bu noktada belirginleşir. Boğazlar, yalnızca Osmanlı başkentinin kapısı değil; aynı zamanda Rusya ile Batı müttefikleri arasındaki lojistik hattın kilit noktasıdır. Bu nedenle İtilaf Devletleri açısından Çanakkale, yalnızca askeri bir hedef değil, savaşın genel seyrini değiştirebilecek jeopolitik bir düğüm noktasıdır. Osmanlı açısından ise bu cephe, imparatorluğun varlığını sürdürebilmesi için savunulması zorunlu bir sınır hattıdır.

Savaşın bu çok katmanlı doğası, beraberinde derin insani trajedileri de getirmiştir. On binlerce insanın yaşamını yitirdiği, yüz binlercesinin yaralandığı bu cephe, yalnızca kahramanlık öykülerinin değil; aynı zamanda yoksulluğun, açlığın, hastalığın ve çaresizliğin de tarihidir. Ancak resmi anlatı, çoğu zaman bu acıları görünmez kılarak, savaşın dramatik gerçekliğini tek boyutlu bir zafer retoriğine indirger.

Bu indirgeme, yalnızca tarihsel hakikatin çarpıtılması anlamına gelmez; aynı zamanda bugünün siyasal ve ideolojik ihtiyaçlarına hizmet eden bir bellek inşasıdır. “Çanakkale Geçilmez” gibi sloganlar, tarihsel bir durumu ifade etmenin ötesinde, kolektif bir kimlik üretiminin araçlarına dönüşür. Bu noktada tarih, geçmişi anlamanın değil; bugünü meşrulaştırmanın bir aygıtı haline gelir.

Oysa tarihçiliğin temel sorumluluğu, bu tür ideolojik örtüleri kaldırarak, olayları kendi maddi ve tarihsel bağlamı içinde çözümlemektir. Çanakkale Savaşları’nı anlamanın yolu, onu yalnızca bir kahramanlık destanı olarak değil; emperyalist rekabetin, askeri stratejilerin, sınıfsal ilişkilerin ve uluslararası güç dengelerinin kesişim noktası olarak ele almaktan geçer.

Bu çalışma, tam da bu gereklilikten hareket etmektedir. Amaç, Çanakkale Savaşları’nı mitlerden arındırarak, I. Dünya Savaşı içindeki gerçek yerine oturtmak; bu savaşın ardındaki siyasal, ekonomik ve askeri dinamikleri görünür kılmaktır. Ancak bu şekilde, geçmişin acılarından gerçek dersler çıkarmak ve tarihin ideolojik bir araç olarak kullanılmasının önüne geçmek mümkün olabilir.

Çünkü tarih, tekrar edilmek için değil; anlaşılmak için vardır.

Çanakkale Savaşlarına Giden

1914’te patlak veren büyük savaş, yalnızca devletlerin birbirine karşı yürüttüğü askeri bir hesaplaşma değil; sermayenin, pazarların ve nüfuz alanlarının yeniden bölüşümü için giriştiği tarihsel ölçekte bir çatışmaydı. Sanayileşmesini geç tamamlayan Almanya, dünya pazarlarının çoktan paylaşılmış olmasına itiraz ederek kendine yeni alanlar açma arayışına girmişti. Bu arayış, Avrupa’nın eski güçleriyle—özellikle İngiltere ve Fransa’yla—kaçınılmaz bir gerilimi büyütmüş, sonunda bu gerilim cephelerde kanlı bir hesaplaşmaya dönüşmüştü. Savaşın ardındaki itici güç, ulusların kaderinden çok, üretim ilişkilerinin ve sermaye birikiminin yarattığı basınçtı.

Bu büyük çatışma içinde Osmanlı İmparatorluğu, kendi iç çelişkileri ve bağımlılık ilişkileri nedeniyle hızla sürüklenen bir yapı sergiliyordu. Ekonomik olarak dışa bağımlı, maliyesi borçlarla kuşatılmış ve askeri organizasyonu büyük ölçüde Alman etkisi altına girmiş bir imparatorluk söz konusuydu. Karar alma mekanizmaları giderek yerli dinamiklerden kopuyor, Berlin merkezli askeri-stratejik planların uzantısı haline geliyordu. Böylece savaş, yalnızca cephelerde değil; aynı zamanda bağımlı bir devlet yapısının nasıl yönlendirildiğinin de somut bir örneğine dönüşüyordu.

Avrupa’nın batısında, Almanya ile Fransa sınırında süren savaş, çatışmanın ana eksenini oluşturuyordu. Bu cephedeki kilitlenme, İngiltere ve Fransa’yı yeni arayışlara itti. Amaç, Almanya’yı doğudan baskı altına alacak bir cephe açmak ve böylece batıdaki yükü hafifletmekti. Bu doğrultuda Çarlık Rusya’sı devreye sokuldu; Almanya’nın doğusunda açılan cephe, savaşın coğrafyasını genişletti. Ancak bu genişleme, zincirleme bir etki yarattı. Rusya’nın askeri yoğunlaşmasını dengelemek isteyen Almanya, Osmanlı topraklarını yeni bir savaş alanına dönüştürme stratejisini hızlandırdı.

Osmanlı’nın savaşa giriş süreci bu bağlamda rastlantısal değil, belirli bir yönlendirme ve zorunluluklar zincirinin sonucuydu. 10 Ağustos 1914’te iki Alman savaş gemisinin boğazlardan geçişi, bu sürecin kritik eşiklerinden biri oldu. 16 Ağustos’ta bu gemilerin Osmanlı donanmasına “katıldığı” ilan edildi. Kısa süre sonra Amiral Souchon’un Osmanlı donanmasının başına getirilmesiyle birlikte askeri komuta yapısı daha da belirgin biçimde dış etkilerin kontrolüne girdi. Goeben ve Breslau isimli gemilerin Yavuz Sultan Selim ve Midilli olarak yeniden adlandırılması, yalnızca sembolik bir değişiklik değil; aynı zamanda bir bağımlılık ilişkisinin üzerini örten politik bir jestti.

Bu süreçte zaman, Almanya açısından kritik bir unsurdu. Savaşın erken evrelerinde elde edilecek stratejik avantajlar, cephelerin kaderini belirleyebilirdi. Osmanlı’nın savaşa hızla dahil edilmesi, Rusya’nın gücünü bölmek ve onu birden fazla cephede yıpratmak açısından hayati görülüyordu. Bu nedenle askeri hamleler, diplomatik süreçlerin önüne geçti. Yavuz ve Midilli gemilerinin, mürettebatına Osmanlı üniformaları giydirilerek Karadeniz’e açılması ve 29 Ekim 1914’te Sivastopol’un bombalanması, fiili durum yaratma stratejisinin açık bir örneğiydi.

Bu bombardıman gerçekleştiğinde Osmanlı İmparatorluğu henüz resmen savaşa girmiş değildi. Ancak fiili eylem, hukuki durumu anlamsız kıldı. Devlet, kendi karar süreçlerinden çok daha güçlü dış dinamiklerin yönlendirmesiyle savaşın içine çekilmiş oldu. Böylece 28 Temmuz 1914’te başlayan büyük savaş, Osmanlı açısından da geri dönülmez bir sürece evrildi.

Çanakkale Cephesi, işte bu çok katmanlı sürecin bir ürünü olarak ortaya çıktı. Yalnızca askeri bir zorunluluk değil; aynı zamanda küresel güç dengelerinin, ekonomik çıkarların ve bağımlılık ilişkilerinin kesişim noktasıydı. Boğazlar, coğrafi bir geçit olmanın ötesinde, ticaret yollarının, askeri sevkiyatın ve siyasal nüfuzun düğümlendiği bir alan olarak öne çıkıyordu. Bu nedenle Çanakkale’de verilecek mücadele, yalnızca bir savunma savaşı değil; aynı zamanda dünya ölçeğinde süren paylaşım kavgasının kritik bir halkasıydı.

Savaşın görünürdeki kahramanlık anlatılarının ardında, bu karmaşık ilişkiler ağı yer alıyordu. Cephede dökülen kan, çoğu zaman bu ilişkilerin görünmezliğini örten bir perdeye dönüşür. Oysa tarih, yalnızca savaş meydanlarında değil; o meydanları mümkün kılan ekonomik ve siyasal zeminlerde yazılır. Çanakkale’ye giden yol da tam olarak böyle bir zeminde, adım adım, kaçınılmaz bir şekilde döşenmiştir.

Sarıkamış: Donmuş Ufukta Kırılan Ordu

Berlin’de kurulan savaş masaları yalnızca haritalar üzerinde çizilmiş okların değil, aynı zamanda dönemin güç ilişkilerinin, sermaye yönelimlerinin ve emperyal rekabetin kristalleştiği merkezlerdi. Osmanlı İmparatorluğu’nun bu masaya dâhil oluşu, kendi tarihsel iradesinden çok, çözülmekte olan bir imparatorluğun büyük güçler arasındaki paylaşım mücadelesine eklemlenmesiyle ilgilidir. Donanmanın Karadeniz’de gerçekleştirdiği bombardıman, bu bütünün yalnızca ilk halkasıydı; ardından gelecek olan, doğuda açılacak kara cephesiydi.

Doğu cephesinin açılması fikri, Osmanlı yönetici kadroları için yalnızca askerî bir tercih değil, aynı zamanda tarihsel bir rövanş arzusunun yeniden canlandırılmasıydı. 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’nın ardından imzalanan Berlin Antlaşması ile kaybedilen Kars, Ardahan, Batum ve Artvin, yalnızca coğrafi parçalar değil, imparatorluğun çözülüşünü simgeleyen yaralardı. Bu yaraların geri alınması fikri, yöneten sınıfın hem meşruiyet arayışını hem de genişleme özlemini besliyordu. Bu noktada, Alman Genelkurmayı tarafından şekillendirilen Sarıkamış planı, Osmanlı’nın bu tarihsel hassasiyetini ustalıkla kullanarak onu daha geniş bir stratejik oyunun parçası hâline getirdi.

Dönemin Başkomutan Vekili Enver Paşa, bu planın en güçlü taşıyıcısı oldu. Onun şahsında cisimleşen irade, yalnızca askerî bir atılım isteğini değil, aynı zamanda imparatorluğu yeniden diriltme hayalini de barındırıyordu. Ancak bu hayal, maddi koşullardan kopuk, gerçeklikle bağları zayıflamış bir atılımdı. Alman askeri aklının çizdiği strateji, Osmanlı ordusunun lojistik kapasitesini, iklim koşullarını ve askerî donanım eksikliklerini yeterince hesaba katmıyordu. Çünkü bu planın asıl amacı, Osmanlı’nın çıkarlarından ziyade Almanya’nın doğu cephesindeki yükünü hafifletmekti.

Almanya açısından bakıldığında mesele açıktı: Rusya’yı iki cephede savaşmaya zorlamak, onun askeri gücünü bölmek ve uzun vadede Kafkasya üzerinden enerji kaynaklarına ulaşmak. Kafkas petrolleri, yalnızca ekonomik bir hedef değil, aynı zamanda savaşın kaderini belirleyebilecek stratejik bir unsurdu. Bu nedenle Sarıkamış Harekâtı, görünürde Osmanlı’nın kayıp topraklarını geri alma girişimi olsa da, özünde daha büyük bir güç mücadelesinin taşeronu hâline gelmişti.

Harekâtın hazırlık süreci bu çelişkilerin izlerini açıkça taşır. Kışın en sert koşullarında başlatılan bu sefer, ordunun fiziksel sınırlarını zorlayan bir kararın ürünüdür. Otto von Feldmann ile birlikte Enver Paşa’nın Karadeniz üzerinden Trabzon’a, oradan Erzurum’a uzanan yolculuğu, yalnızca bir cephe ziyaretinden ibaret değildi; bu, Berlin’de çizilen planın sahaya indirilmesiydi. Köprüköy’de Hasan İzzet Paşa ile yapılan görüşmelerde dahi tereddütler dile getirilmiş, ancak karar çoktan verilmişti. Çünkü artık süreç, askerî rasyonaliteyle değil, siyasal iradenin zorlamasıyla ilerliyordu.

Planın özü, Rus ordusuna hızlı ve yıkıcı bir darbe indirerek bir tür Tannenberg Muharebesi benzeri zafer kazanmaktı. Fakat bu hedef, somut gerçeklikten kopuk bir benzetmeydi. Zira Tannenberg’de başarıyı mümkün kılan koşullar ile Sarıkamış’ın coğrafi ve iklimsel gerçekliği arasında derin farklar vardı. Bu fark, harekâtın kaderini belirleyen temel unsurlardan biri oldu.

22 Aralık 1914’te başlayan ilerleyiş, kısa sürede bir felakete dönüştü. Yetersiz donanım, lojistik eksiklikler ve dondurucu soğuk, düşmandan önce Osmanlı askerini vurdu. On binlerce asker çatışmaya girmeden, açlık ve soğuk nedeniyle hayatını kaybetti. Bu tablo, savaşın yalnızca cephede değil, üretim ve ikmal süreçlerinde de kazanıldığını acı biçimde gösteriyordu. 6 Ocak 1915’te verilen geri çekilme emriyle birlikte, harekâta katılan kuvvetlerin büyük bölümü yok olmuştu; geriye dönebilenler ise toplam gücün yalnızca küçük bir parçasıydı.

Sarıkamış bozgunu, yalnızca askerî bir yenilgi değil, aynı zamanda bir sistem krizinin sahadaki tezahürüydü. Ordunun donanım eksikliği, ulaşım ağlarının yetersizliği ve planlama hataları, imparatorluğun ekonomik ve kurumsal zayıflıklarının doğrudan sonucuydu. Bu zayıflıklar, savaşın yükünü taşıyan geniş halk kesimlerinin yoksulluğu ile birleşince, cephedeki çöküş kaçınılmaz hâle geldi.

Harekâtın bir diğer sonucu ise bölgedeki güç dengelerinin hızla değişmesiydi. Osmanlı ordusunun zayıflamasıyla birlikte, Kafkasya’da farklı aktörler için yeni alanlar açıldı. Özellikle Ermeni güçlerinin Rusya ile kurduğu ilişki, bölgede yeni bir siyasal denge oluşturdu. Bu durum, uzun süredir biriken gerilimlerin daha görünür hâle gelmesine ve ilerleyen süreçte yaşanacak büyük kırılmaların zeminini hazırladı. Ortaya çıkan tablo, yalnızca askerî bir geri çekilme değil, aynı zamanda toplumsal dokunun parçalanmaya başladığı bir eşikti.

Sarıkamış, bu yönüyle yalnızca donmuş bir cephe değil, çözülmekte olan bir imparatorluğun kendi sınırlarına çarptığı bir momenttir. Büyük hedeflerin, maddi gerçeklikle sınanmasıdır. Ve o sınamada, ideallerin değil, altyapının; hayallerin değil, somut koşulların belirleyici olduğu sert bir tarihsel kesittir.

Bu çöküşün ardından sahne, yalnızca askerî dengelerin değil, bölgesel ve toplumsal ilişkilerin de yeniden kurulduğu daha geniş bir hesaplaşmaya açılacaktır. Almanya’nın bölgeye dair diğer stratejik yönelimlerini anlamak, bu büyük kırılmanın nedenlerini daha açık kılacaktır.

Berlin Bağdat Demiryolu ve Emperyal Yayılma

Berlin’den Bağdat’a uzanan demiryolu hattı, yalnızca bir ulaşım projesi değildi; o, sermayenin yeryüzü üzerindeki yeni yürüyüşünün çelikten bir haritasıydı. Raylar döşenmeden önce çizilmişti aslında bu güzergâh: haritalarda değil yalnızca, hesap defterlerinde, imtiyaz sözleşmelerinde ve geleceğin paylaşımını tasarlayan güç dengelerinde. Büyük savaşın henüz adı konmamışken, nedenleri çoktan toprağın altına yerleştiriliyordu; demiryolu, bu nedenlerin yüzeye çıkan ilk çizgilerinden biriydi.

On dokuzuncu yüzyılın son çeyreğinde, Mezopotamya’nın derinliklerinde saklı olan zenginlik, yalnızca coğrafi bir keşif değildi; bu, aynı zamanda yeni bir tahakküm biçiminin habercisiydi. Petrolün karanlık akışı, henüz kuyulardan fışkırmadan önce, Avrupa’nın sanayi merkezlerinde hissedilmişti. Alman heyetlerinin yaptığı araştırmalar, bu toprağın yalnızca geçmişin değil, geleceğin de sahibi olacağını işaret ediyordu. Ve bu geleceğe sahip olma arzusu, imparatorlukların iştahını keskinleştiriyordu.

II.Abdülhamit’in Musul ve Bağdat vilayetlerindeki petrol alanlarını Hazine-i Hassa’ya bağlaması, yüzeyde bir egemenlik hamlesi gibi görünse de, gerçekte yaklaşan paylaşımın önüne çekilmiş kırılgan bir setti. Çünkü mülkiyetin kâğıt üzerindeki ilanı ile onu koruyacak güç arasında derin bir uçurum vardı. Bu uçurum, kısa süre içinde imtiyaz anlaşmalarıyla doldurulacak, devletin toprağı, devletin iradesi dışında dolaşıma açılacaktı.

1888’de Alman ağırlıklı Anadolu Demiryolu Şirketi’ne verilen imtiyaz, yalnızca bir inşaat hakkı değildi; o, toprağın altına ve üstüne aynı anda uzanan bir eldi. Rayların geçtiği hat boyunca madenlerin işletilmesi, ormanların kesilmesi, taş ocaklarının kullanılması ve hatta arkeolojik kazıların yapılması gibi ayrıcalıklar, bu hattın bir ulaşım projesinden çok daha fazlası olduğunu açıkça ortaya koyuyordu. Bu, doğanın ve tarihin birlikte metalaştırılmasıydı. Toprak, yalnızca üzerinde yaşayanların değil, onu sermayeye dönüştürebilenlerin mülküne dönüşüyordu.

Wilhelm Von Pressel’in teknik bir proje olarak sunduğu hat, gerçekte ekonomik damarları birbirine bağlayan bir dolaşım ağıydı. Mersin’den İskenderun’a, oradan Basra’ya uzanan bu çizgi, yalnızca limanları hinterlandına bağlamıyor; aynı zamanda üretim ile tüketim arasındaki mesafeyi sermaye lehine kısaltıyordu. Bu hat sayesinde, Anadolu’nun tarım ürünleri ve yeraltı kaynakları, yerel ihtiyaçların ötesine taşınarak uluslararası pazarlara eklemlenecekti. Böylece yerel üretim, kendi toplumsal bağlamından koparılarak dışa bağımlı bir yapının parçası hâline getirilecekti.

Demiryolunun bir başka yüzü ise güvenlik söylemiyle örtülmüştü. Kürt ve Arap isyanlarına karşı hızlı asker sevkiyatı sağlayacağı iddiası, hattın meşrulaştırılması için kullanılan bir araçtı. Ancak burada güvenlik, yalnızca merkezî otoritenin korunması anlamına gelmiyordu; aynı zamanda ekonomik düzenin sürekliliğinin sağlanmasıydı. Raylar, yalnızca trenleri değil, aynı zamanda düzeni de taşıyacaktı. Direnişin olduğu yerlere daha hızlı ulaşmak, üretimin kesintiye uğramasını engellemek demekti.

Verilen kâr garantileri ve imtiyazlar, bu projenin mali yükünün kimlerin sırtına bindirildiğini de açıkça gösterir. Kilometre başına 15.000 franklık garanti, Düyun-u Umumiye aracılığıyla toplanan vergilerden ödenecekti. Yani bu hat, onu kullanacak olanlardan çok, onu finanse etmek zorunda bırakılanların emeğiyle inşa ediliyordu. Devletin topraklarının bedelsiz devri, doğal kaynakların ücretsiz kullanımı ve geniş maden işletme hakları, egemenliğin ekonomik anlamda nasıl çözündüğünü ortaya koyuyordu.

Haydarpaşa’dan başlayıp Basra’ya kadar uzanacak olan bu hat, bir coğrafyayı baştan sona kat eden bir çizgi olmanın ötesinde, bir bağımlılık ekseni yaratıyordu. 1888 ile 1895 arasında İzmit-Konya hattının tamamlanması ve hattın 1918’e kadar Nusaybin’e ulaşması, bu sürecin zamana yayılmış ama kesintisiz bir ilerleyiş olduğunu gösterir. Toplam uzunluğu 3773 kilometreyi bulan bu ağ, yalnızca mekânı değil, ekonomik ilişkileri de yeniden örgütlüyordu.

Burada asıl mesele, demiryolunun yapılmış olması değil, nasıl ve kimin için yapılmış olduğudur. Demiryolu, modernleşmenin simgesi olarak sunulurken, gerçekte yerel ihtiyaçlardan ziyade dış taleplerin belirlediği bir altyapı olarak şekillenmiştir. Bu durum, imparatorluğun kendi iç dinamikleriyle gelişen bir dönüşümden ziyade, dış baskılarla yön verilen bir yeniden yapılanmaya işaret eder.

Sonuçta Berlin–Bağdat hattı, bir ulaşım projesi olmaktan çok, bir dönemin dünya düzenini anlamak için okunması gereken bir metindir. Bu metinde satırlar çelikten, kelimeler ise imtiyazlardan oluşur. Ve her istasyon, yalnızca bir durak değil, aynı zamanda bir devrin çelişkilerinin somutlaştığı bir noktadır. Burada ilerleyen trenler değil yalnızca; aynı zamanda bir imparatorluğun çözülüşü, bir başka düzenin kuruluşudur.

Parçalanan Yurt, Bölünen Yazgılar

Bir coğrafya düşün: yüzyıllar boyunca aynı rüzgârın altında soluk almış, aynı pazarın uğultusunda birbirine değmiş, aynı toprağın suskunluğunu paylaşmış halkların yurdu. Türkler, Ermeniler, Kürtler ve Araplar… Aynı zamanın içinde, farklı dillerle konuşan; ama aynı ekmeği bölüşen, aynı yoksulluğun gölgesinde yaşayan topluluklar. Ne var ki tarih, kimi anlarda yalnızca akan bir nehir değil, aynı zamanda keskin bir yarılmadır. Savaş yılları işte böyle bir yarılmayı derinleştirir: birlikte yaşayanlar, birbirine yabancılaştırılır; komşuluk, yerini kuşkuya; ortak kader, yerini parçalanmış yazgılara bırakır.

Bu kopuş, kendiliğinden değildir. Aksine, büyük güçlerin hesap cetvellerinde çok önceden yazılmış bir bölme işleminin sahaya yansımasıdır. 19. yüzyıl boyunca İngiltere ve Fransa, zayıflayan Osmanlı İmparatorluğu’nu köşeye sıkıştırırken, “koruma” söylemiyle azınlıkların hamiliğine soyunur. Bu hamiliğin ardında insani bir kaygıdan çok, çözülmekte olan bir imparatorluğun dokusunu içeriden gevşetme arzusu vardır. Her taviz, yalnızca bir hak meselesi değil, aynı zamanda ekonomik ve siyasal nüfuz alanlarının genişletilmesidir.

Bu süreçte Almanya sahneye girer. Geç kalmış bir güç olarak, dünya pazarının paylaşımında kendine yer açmanın yollarını arar. Osmanlı ile kurduğu yakınlık, yalnızca diplomatik bir ittifak değil; sermayenin yeni dolaşım yolları bulma çabasının somut bir ifadesidir. Bu çabanın en görünür simgesi ise Berlin-Bağdat Demiryolu olur. Demiryolu, yalnızca raylardan ibaret değildir; o rayların üzerinde taşınacak olan, hammaddeler, petrol ve emeğin kendisidir. Mezopotamya’nın yeraltı zenginlikleri, bu hattın asıl hedefidir.

Ancak bu hat, aynı zamanda bir çatışma hattıdır. Çünkü Almanya’nın bu yönelimi, İngiltere ve Fransa’nın bölgedeki çıkarlarıyla doğrudan çelişir. Bu nedenle çözüm, toprağın yeniden düzenlenmesinde bulunur: büyük bir imparatorluk yerine, küçük ve denetlenebilir siyasal birimler. Parçalanmış coğrafya, daha kolay yönetilir; bölünmüş toplumlar, daha kolay yönlendirilir. Bu küçük devletler, yalnızca sınır çizgileri değil, aynı zamanda birer tampon işlevi görür; büyük güçlerin birbirine değmeden nüfuz edebileceği ara katmanlar hâline gelir.

Doğuda bir Ermeni devletinin kurulması fikri, bu bağlamda yalnızca bir ulusal talep değil; aynı zamanda stratejik bir hesaplamadır. Kafkasya’nın enerji kaynaklarına uzanan yolları kesmek, Almanya’nın ilerleyişini durdurmak ve Rusya’nın sınır güvenliğini tahkim etmek… Bu hedefler, farklı güçlerin ortak bir noktada kesişmesine yol açar. Aynı mantık, güneyde Kürt ve Arap bölgeleri için de geçerlidir: Musul ve Kerkük petrollerine erişim, ancak parçalanmış bir siyasal yapı üzerinden daha kolay denetlenebilir.

Fakat bu büyük hesapların bedelini, o coğrafyanın halkları öder. Sarıkamış bozgunu, yalnızca askeri bir yenilgi değil; aynı zamanda iktidarın kendi iç korkularını dışa vurduğu bir kırılma anıdır. Yenilginin yarattığı sarsıntı, içeride “güvenlik” söylemiyle yeni bir yönelime dönüşür. Artık mesele, yalnızca cephedeki düşman değildir; içeride potansiyel tehdit olarak görülen topluluklar da hedef hâline gelir.

Bu koşullar altında başlayan Ermeni Tehciri, bir yer değiştirme politikasının ötesine geçer. Zorunlu göç, açlık, hastalık ve kitlesel ölümlerle örülü bir yıkım sürecine dönüşür. Bu süreçte yalnızca yerel aktörler değil, aynı zamanda Osmanlı ordusu içinde görev yapan Alman askeri kadrolar da belirleyici roller üstlenir. Otto Liman von Sanders ve Fritz Bronsart von Schellendorf gibi isimlerin bulunduğu bu askeri yapı, savaşın yalnızca cephede değil, toplumun dokusunda da yürütüldüğünü gösterir.

Bu yıkım, bir anda ortaya çıkmaz; uzun bir hazırlık sürecinin sonucudur. 1912’de doğu vilayetlerinin yönetimine dair yapılan düzenlemeler, dış müdahalenin kurumsal zeminini çoktan hazırlamıştır. Böylece savaş, yalnızca devletler arasında değil; aynı zamanda toplumların iç dokusunda yürütülen bir yeniden kurma sürecine dönüşür.

Sonuçta ortaya çıkan tablo şudur: Aynı toprağın çocukları, birbirine düşman edilirken; yeraltının zenginlikleri, uzak başkentlerin hesap defterlerine yazılır. Halklar bölünür, coğrafya parçalanır, ama bölüşüm kavgası sürer. Ve belki de en ağır olanı şudur: Bir zamanlar yan yana yaşayanların hatırası, yerini suskun bir boşluğa bırakır. O boşlukta ise yalnızca kaybedilen hayatlar değil, birlikte yaşama ihtimalinin kendisi de gömülüdür.

Çanakkale Savaşı

Çanakkale, çoğu zaman tek başına bir destan gibi anlatılır; oysa o, yalnızca bir cephedir. Aynı anda dünyanın dört bir yanında süren, sanayinin, sermayenin ve paylaşım hırsının birbirine dolandığı büyük bir savaşın sadece bir kırığıdır. Haritaların üzerinde cetvelle çizilmiş sınırlar, cephelerde insan bedenleriyle ölçülürken; aslında savaşan yalnız ordular değil, üretim düzenleri, pazar arayışları ve güç dengeleridir. Bu yüzden Çanakkale’yi anlamak, onu tek başına yüceltmekten değil, onu bağlayan geniş zinciri görmekten geçer.

O zincirin en gergin halkalarından biri, Almanya ile Fransa arasında uzanan ve İsviçre’den Manş Denizi’ne kadar yayılan Batı Cephesi’dir. Orada toprak, çamur ve kan birbirine karışırken, savaşın gerçek ağırlık merkezi de belirlenir. Siperler, yalnızca askerleri değil, bir çağın çelişkilerini de içine alır. Endüstri çağının fabrikalarında üretilen çelik, burada insan etine saplanır; kimya laboratuvarlarında geliştirilen gazlar ilk kez bu cephede solunur. Ölüm, artık bireysel bir yazgı değil, kitlesel bir üretim biçimi kazanır.

Doğuda ise Almanya’nın müttefiki olarak savaşa sürüklenen Osmanlı, kendi kaderini tayin eden bir özne olmaktan çok, başkalarının hesaplarında yer açılan bir alan haline gelir. Sarıkamış’ta donan askerler yalnızca bir askeri hatanın değil, merkezden çizilen stratejilerin taşrada kırılışının da simgesidir. Açılan her cephe, aslında başka bir cephede nefes aldırmak içindir. Doğuda dökülen kan, Batı’da zaman kazandırır; güneyde oyalanan birlikler, kuzeydeki yükü hafifletir.

Çanakkale de bu büyük denklemin bir parçasıdır. Boğaz, yalnızca coğrafi bir geçit değil, aynı zamanda ticaret yollarının, enerji hatlarının ve jeopolitik hesapların düğüm noktasıdır. Burada savaşan askerlerin çoğu, neden orada olduklarını tam olarak bilmeden ölürken; karar verenler, çok daha geniş bir satranç tahtasına bakmaktadır. İngilizlerin ve Fransızların bu cephede oyalanması, Batı Cephesi’ndeki yüklerini geciktirir; Almanya için zaman, burada kazanılan en değerli şey haline gelir. Savaş uzadıkça, sadece cepheler değil, toplumların iç dokusu da aşınır.

Bu aşınmanın en görünür yüzlerinden biri, yetişmiş insan gücünün kaybıdır. Bir ülkenin geleceğini kuracak zihinler, daha filizlenmeden toprağa düşer. Tıbbiye’nin kapılarının kapanması, yalnızca bir okulun susması değildir; bir toplumun kendini onarma kapasitesinin zayıflamasıdır. Savaş, yalnız bugünü değil, geleceği de tüketir. Cumhuriyetin kuruluş yıllarında hissedilen eksiklik, işte bu görünmeyen yıkımın devamıdır.

Batı Cephesi’nde on binlerce insanın ölümü, sayılara indirgenmiş bir felaket gibi görünse de, aslında her biri üretim ilişkilerinin, devlet aygıtlarının ve iktidar hesaplarının bir sonucu olarak okunmalıdır. İnsan hayatı, büyük hesapların içinde bir maliyet kalemine dönüşür. Bu yüzden savaşın dili, çoğu zaman rakamlarla konuşur; kayıplar, kazanımlar, ilerlemeler… Oysa bu dil, gerçeğin üzerini örten soğuk bir örtüdür.

Ve nihayetinde, Almanya’nın Batı Cephesi’nde tutunamamasıyla birlikte dengeler değişir. Çanakkale’de verilen onca kayba rağmen, boğazlar geçilir; İstanbul’un önüne demirleyen gemiler, aslında sadece askeri bir yenilgiyi değil, bir dönemin kapanışını ilan eder. Bu tabloyu yalnızca kahramanlık ya da ihanet kavramlarıyla açıklamak yetersizdir. Çünkü burada belirleyici olan, bireylerin cesaretinden çok, onları o noktaya getiren yapının kendisidir.

Bu yüzden Çanakkale’ye bakarken, yalnızca siperlerdeki direnişi değil, o siperleri kazdıran iradeyi de görmek gerekir. Aksi halde tarih, tekrar tekrar aynı hikâyeyi anlatır: Yukarıda çizilen planlar, aşağıda ödenen bedeller… Ve her seferinde, gerçek olanın yerini, anlatılan alır.