Mersin’de bir ev araması sırasında pijamalı bir kadının, görüntülenmek istemediğini açıkça belirtmesine rağmen polis kameraları tarafından kayda alınması ve bu görüntülerin daha sonra basına servis edilmesi, operasyon görüntülerinin muhaliflere yönelik siyasi teşhir aracına dönüşüp dönüşmediği sorusunu yeniden gündeme getirdi. Daha vahimi ise görüntülerin nasıl servis edildiği konusunda doğrudan soruşturma başlatmak yerine İçişleri Bakanlığı’nın bir gazeteci üzerinden açıklama yapması ve sorumluluğun savcılığa doğru itilmesi. Ortada görüntü var, mağdur var, kamuoyu var; fakat sorumluluk giderek buharlaşıyor.
Mersin’de muhalif belediyelere yönelik operasyon kapsamında bir evde yapılan arama sırasında kaydedilen görüntüler kamuoyuna yansıdı. Sabahın erken saatlerinde evinde pijamalarıyla bulunan kadın, kameranın kapatılmasını istedi. Buna rağmen kayıt sürdürüldü ve daha sonra görüntüler çeşitli medya kuruluşları ile sosyal medya hesaplarında dolaşıma sokuldu.
Mesele yalnızca polisin ev araması sırasında görüntü alması değil. Kendi evinde bulunan bir insanın açıkça istemediği bir görüntünün kaydedilmesi ve ardından kamuoyuna servis edilmesi. Üstelik bu görüntünün soruşturmanın hangi maddi gerçeğine hizmet ettiği de açıklanmış değil. İçişleri Bakanlığı kaynakları ise görüntülerin basına servis edilmesinin Bakanlığın yetki ve sorumluluğunda olmadığını savundu.
Sorumluluk Neden Buharlaşıyor?
Tam bu noktada asıl soru ortaya çıkıyor: Görüntü polis operasyonu sırasında çekildiyse, kim tarafından kaydedildiği, nerede saklandığı, kimlerin erişimine açık olduğu ve basına nasıl ulaştığı neden araştırılmıyor?
İçişleri Bakanlığı’nın öncelikli olarak yapması gereken, “Biz servis etmedik” demek değil, “Bu görüntü nasıl dışarı çıktı?” sorusunun cevabını kendi kurumsal mekanizmaları içinde aramak olmalıydı. Bunun için idari soruşturma başlatılıp başlatılmadığı, görüntülere kimlerin eriştiği ve servis zincirinin nasıl oluştuğu kamuoyuna açıklanmalı.
Bunun yerine sorumluluğun savcılığa doğru taşınması, ortada açık bir görüntü olmasına rağmen sorumlunun giderek görünmezleşmesine yol açıyor.
Devlet görevlilerinin gerçekleştirdiği bir işlemden ortaya çıkan görüntü için herkes başka bir makamı işaret ettiğinde geriye şu tablo kalıyor: Görüntü var, fakat sorumlusu yok.
Bakanlık Açıklaması Neden Bir Gazeteci Üzerinden?
Olayın bir başka dikkat çekici boyutu ise İçişleri Bakanlığı’nın kamuoyuna doğrudan ve resmi bir açıklama yapmak yerine bir gazeteciyi arayarak Bakanlığın görüşünü aktarması.
Gazetecinin kamu kurumlarından bilgi alması elbette olağandır. Ancak gazetecilik ile kurum sözcülüğü arasındaki sınır tam da böyle durumlarda önem kazanır. Kamuoyunun hesap sorduğu makamın açıklamasını aktarmak başka, o makamın sorumluluğunu savunacak bir pozisyon üstlenmek başka bir şeydir.
Üstelik başkalarına gazetecilik dersi veren bir gazetecinin, böyle bir olayda Bakanlığın sorumluluğunu sorgulamak yerine savunma hattı oluşturması ayrıca tartışılması gereken bir tutumdur.
Gazetecinin görevi, devlet adına sorumluluğu dağıtmak değil, devletin sorumluluğunu sormaktır.
Bakanlık “Bizim sorumluluğumuz değil” diyorsa gazetecinin sorusu “Öyleyse kimin?” olmalıdır. Savcılık işaret ediliyorsa, “Peki Bakanlık kendi bünyesinde görüntünün servis edilmesiyle ilgili soruşturma başlattı mı?” sorusu gelmelidir.
Bu sorular sorulmadığında gazetecilik, kamu gücünü denetleme işlevinden uzaklaşıp onun iletişim mekanizmasının parçası haline gelir.
“Ailem Güvende” Söylemiyle Çelişen Görüntü
Mersin’deki olay, iktidarın son dönemde öne çıkardığı “Ailem Güvende” söylemini de doğrudan tartışmaya açıyor.
Aileyi korumaktan, aile mahremiyetinden ve evin güvenliğinden söz eden bir iktidarın uygulamalarında, bir kadının kendi evinde pijamalarıyla görüntülenmek istemediğini açıkça söylemesine rağmen kayda alınması ve görüntüsünün daha sonra basına servis edilmesi, söylem ile uygulama arasındaki çelişkiyi görünür kılıyor.
Aileyi korumak, önce devletin kapısını çaldığı evde yaşayan insanların mahremiyetini korumaktır.
Aile, iktidarın siyasal söyleminde korunacak bir değer olarak öne çıkarılırken muhaliflerin evlerinde aile bireylerinin mahremiyeti operasyon görüntülerine dönüştürülüyorsa, “güven” kavramının kimin için işletildiği sorusu kaçınılmazdır.
Bu nedenle Mersin’deki görüntü yalnızca bir arama görüntüsü değildir. İktidarın aile politikasının sınırlarını da gösteren bir fotoğraf haline gelmiştir.
Operasyon Mu, Teşhir Mi?
Son yıllarda özellikle muhalif siyasetçilere, belediye yöneticilerine ve gazetecilere yönelik operasyonlarda, hukuki işlemin kendisinin ötesine geçen görüntülerin kamuoyuna servis edilmesi dikkat çekiyor.
Kamuoyunun operasyonlardan haberdar olması ile operasyonun görüntülerinin kişileri teşhir edecek biçimde kullanılması aynı şey değil.
Bir evde arama yapıldığını haber vermek kamusal bilgi niteliğinde olabilir. Fakat pijamalı bir kadının, görüntülenmek istemediğini söylemesine rağmen kameraya alınması ve görüntünün daha sonra yayılması başka bir meseledir.
Burada gazetecilik açısından da temel ölçü değişmemeli: Bilgi vermek başka, teşhir etmek başka.
Özellikle muhaliflere yönelik operasyonlarda bu tür görüntülerin tekrarlanması, hukuki sürecin yanında bir kamuoyu algısı oluşturma pratiğinin de yerleştiği yönündeki eleştirileri güçlendiriyor.
Kamera Açık, Sorumluluk Kapalı
Mersin’de yaşanan olayın bütün düğümü aslında birkaç soruda toplanıyor:
Görüntüyü kim kaydetti?
Kadının açık itirazına rağmen kayıt neden sürdürüldü?
Görüntülere kimler erişti?
Basına kim servis etti?
İçişleri Bakanlığı bu konuda idari soruşturma başlattı mı?
Bu soruların yanıtı verilmeden sorumluluğu başka kurumlara yöneltmek, olayın üzerindeki sis perdesini kaldırmıyor.
Tam tersine, sorumluluğu buharlaştırıyor.
Devletin gücü yurttaşın evine kadar giriyorsa, o gücün hesabı da aynı açıklıkla verilmek zorunda. Hele ki söz konusu olan bir insanın kendi evindeki mahrem görüntüsüyse.
Gazetecinin görevi de bu hesabın sorulmasını sağlamaktır.
Çünkü gazetecilik, güçlü olanın açıklamasını savunmak değil, güçlü olana soru sormaktır.
Mersin’deki olayın geride bıraktığı en önemli soru bu nedenle görüntünün kendisinden daha büyük:
“Ailem Güvende” diyen devlet, kendi evinin kapısı açıldığında yurttaşın mahremiyetini gerçekten koruyor mu?
Ve daha temel soru:
Devletin kamerası açıkken, sorumluluğun neden kapalı kalmasına izin veriliyor?
- TB / T24, ANKA, Bianet, Evrensel












