Almanya ve Almanca konuşulan İsviçre basınını izledikçe insanın zihninde aynı soru beliriyor: Milyonlarca insanın ölümüne yol açan Nazi geçmişinin üzerinden henüz birkaç kuşak geçmişken, Almanya’da aşırı sağ nasıl yeniden bu kadar güçlü hale gelebildi? Belki de yanıt, Almanya’nın geçmişiyle gerçekten hesaplaşıp hesaplaşmadığında saklı.
Uzun yıllar İsviçre’de yaşamış, Almanca konuşulan dünyanın kültürel ve siyasal atmosferini yakından gözlemleme imkânı bulmuş biri olarak, Almanya’da sağın yükselişini kaygıyla ve biraz da hayretle izliyorum. Hayret, yalnızca bugün olup bitenlerden değil; bütün bunların, Nazi döneminin yarattığı yıkımın ve İkinci Dünya Savaşı’nın üzerinden henüz tarihsel olarak çok kısa bir zaman geçmişken yaşanıyor olmasından kaynaklanıyor.
Milyonlarca insan öldü. Avrupa haritası değişti. Almanya yerle bir oldu. İnsanlık, devlet eliyle örgütlenmiş ırkçılığın, militarizmin ve kitlesel imhanın nereye varabileceğini gördü. Sonrasında Almanya ikiye bölündü.
Fakat belki de tam burada, Almanya’nın hikâyesindeki büyük çelişki başlıyor.
Çünkü Almanya savaştan sonra yalnızca yıkılmış şehirlerini yeniden inşa etmedi; aynı zamanda eski düzenin insanlarıyla da yaşamaya devam etti.
Batı Almanya’da yeni devletin kurumları kurulurken Nazi döneminde görev yapmış çok sayıda insan bürokraside, yargıda, üniversitelerde ve çeşitli devlet kurumlarında varlığını sürdürdü. Bunun ardında yalnızca ideolojik bir tercih değil, dönemin pragmatik devlet aklı da vardı. Nitekim Konrad Adenauer dönemine ilişkin aktarılan meşhur yaklaşım, meselenin nasıl görüldüğünü anlatan çarpıcı bir örnektir: Eski Nazi kadrolarını bütünüyle tasfiye etmenin devletin işleyişini sürdürecek insan bırakmayacağı düşüncesi.
Bu yaklaşım, Almanya’nın geçmişiyle hesaplaşmasını bütünüyle engellemedi. Özellikle 1960’lardan itibaren yeni kuşakların sorgulamaları, Auschwitz davaları ve toplumsal tartışmalarla birlikte Nazi geçmişi Almanya’nın siyasal kültürünün merkezindeki en önemli meselelerden biri haline geldi.
Ama hesaplaşmanın gecikmiş, parçalı ve sancılı olması önemli bir miras bıraktı:
Geçmiş hiçbir zaman bütünüyle kapanmış bir dosya olmadı.
Üstelik Almanya’nın ikiye bölünmesi de bu hesaplaşmanın biçimini belirledi. Doğu Almanya, kendisini faşizmin karşısındaki yeni devlet olarak tanımlarken, Nazi geçmişini büyük ölçüde Batı Almanya’ya ait bir sorun olarak konumlandırdı. Batı Almanya ise uzun süre ekonomik yeniden yapılanmayı ve siyasal istikrarı önceledi.
Böylece Almanya, geçmişiyle yüzleşti ama geçmişinin bütün toplumsal, siyasal ve kurumsal tortularını aynı yoğunlukta sorgulayamadı.
Bugün AfD’nin yükselişine bakarken bu nedenle yalnızca bugünün ekonomik sıkıntılarına, göç tartışmalarına ya da popülist siyasetin propaganda tekniklerine bakmak yetmiyor.
Geçmişe de bakmak gerekiyor.
Peter Voegele’nin Almanca kaleme aldığı ve İsviçre’den AfD’nin yükselişine bakan yazısı tam da bu nedenle önemli. Voegele, AfD’nin bazı çevrelerde sıradan bir burjuva partisi gibi ele alınmasına itiraz ediyor. Sachsen-Anhalt’ta yapılacak seçimlerde partinin iktidara gelebilme ihtimalinden duyduğu rahatsızlığı anlatırken, AfD’nin kullandığı dilin kendisinde yalnızca siyasi bir anlaşmazlık değil, Almanya’nın geçen yüzyılındaki en karanlık yılları hatırlatan bir tedirginlik yarattığını söylüyor.
Voegele’nin özellikle dikkat çektiği noktalardan biri de Almanya’nın tarihinin eksik hatırlanması.
Çünkü geçmişi unutmak yalnızca geçmiş hakkında hiçbir şey bilmemek değildir.
Bazen geçmişi hatırlayıp onun içinden yalnızca hoşumuza giden parçaları seçmektir.
Nazilerin otoyollar yaptığını söyleyip, aynı cümlenin içinde bütün bunların yanında “her şey de kötü değildi” demek tam olarak böyle bir tarih anlayışıdır. Nazi dönemini eleştirirken bile o dönemin bazı icraatlarını olumlu bir anekdot olarak hatırlamak, görünüşte masum bir nostalji gibi durabilir. Oysa sorun tam da buradadır: Tarih, ahlaki ve siyasal bağlamından koparıldığında suçların kendisi de sıradanlaşmaya başlar.
Voegele’nin ailesinden aktardığı anekdot bu açıdan oldukça çarpıcıdır. İkinci Dünya Savaşı konuşulduğunda savaşı ve Nazileri eleştiren bazı aile üyeleri, hemen ardından Nazi döneminde yapılan otoyollardan söz ederek “her şeyin kötü olmadığını” hatırlatırlarmış.
Bu, yalnızca bir aile sohbetinin tuhaflığı değildir.
Bir toplumun geçmişiyle nasıl hesaplaştığını gösteren küçük ama anlamlı bir örnektir.
Çünkü gerçek bir hesaplaşma, “o dönemde bazı şeyler de iyi yapılmıştı” diyebilmekle başlamaz. Tam tersine, bir rejimin yaptığı yolları, fabrikaları veya ekonomik düzenlemeleri onun insanlık karşıtı niteliğinden bağımsız olarak değerlendirmeye başladığınız anda, suçun toplumsal hafızadaki ağırlığını azaltmaya başlarsınız.
Tarih böyle böyle normalleşir.
Önce suçun kendisi bağlamından koparılır.
Sonra fail ile yapılanlar birbirinden ayrılır.
Ardından “ama” kelimesi gelir.
Ve sonunda insanlık tarihinin en büyük felaketlerinden biri, gündelik bir siyasi tartışmanın içinde sıradan bir geçmiş meselesine dönüşür.
Almanya’nın bugün yaşadığı tehlikenin yalnızca AfD’den ibaret olmadığını burada görmek gerekiyor.
Asıl tehlike, AfD’nin bir gün iktidara gelmesinden önce, onun siyasal dilinin toplumun bir bölümünde normalleşmesidir.
“Yeniden Göç” gibi kavramların artık daha rahat kullanılabilmesi, göçmenlerin ve yabancıların bir siyasal sorun değil, toplumsal bir tehdit olarak kodlanması, öfkenin sürekli belirli gruplara yönlendirilmesi ve bunların bütününün “normal demokratik siyaset” kategorisi içerisinde değerlendirilmesi, asıl kırılmanın nerede yaşandığını gösteriyor.
Voegele’nin yazısındaki en çarpıcı ironi ise Alice Weidel üzerinden kuruluyor.
Almanya’nın siyasal ve ekonomik sorunları üzerine sert konuşan, toplumsal öfkeyi siyasallaştıran Weidel’in İsviçre’de, Schwyz kantonundaki sakin Einsiedeln’de yaşaması, Voegele’ye göre başlı başına bir çelişki yaratıyor. Almanya’nın sorunları üzerine siyaset yapan bir siyasetçinin, bu sorunların sonuçlarını Almanya’daki insanlar kadar doğrudan yaşamadan güvenli bir İsviçre ortamına dönebilmesi, popülizmin sınıfsal ve mekânsal paradokslarından birini ortaya koyuyor.
Burada mesele yalnızca Weidel değildir.
Mesele, Avrupa’nın birçok yerinde görülen daha büyük bir siyasal mekanizmadır: İnsanların gerçek ekonomik, toplumsal ve kültürel huzursuzluklarını alıp bunların sorumluluğunu daha güçsüz olana yöneltmek.
İşsizliğin, güvencesizliğin, konut krizinin, gelir eşitsizliğinin ve devletin yurttaşlarına güvenli bir gelecek sunamamasının nedeni göçmen olarak gösterilir.
Böylece gerçek nedenler görünmezleşir.
Öfke aşağıya doğru yönlendirilirken, siyasal ve ekonomik düzen sorgulanmaktan kurtulur.
Tam da bu nedenle Almanya’daki AfD yükselişini yalnızca “sağın yükselişi” olarak okumak eksik kalır. Bu aynı zamanda toplumsal hafızanın nasıl işlediğine dair bir sınavdır.
Almanya geçmişini hatırlıyor mu?
Evet.
Ama nasıl hatırlıyor?
İşte asıl soru bu.
Çünkü bir toplumun geçmişiyle hesaplaşması, yalnızca müzelerde Auschwitz’i anlatması, anıtlar dikmesi veya her yıl anma törenleri düzenlemesi değildir. Hesaplaşma, geçmişte ortaya çıkan siyasal ve toplumsal koşulların bugünkü karşılıklarını tanıyabilme yeteneğidir.
Irkçılığı yeniden ırkçılık olarak görebilmek.
İnsanları “biz” ve “onlar” diye ayıran dili yeniden tanıyabilmek.
Toplumsal öfkenin bir gruba karşı örgütlenmesini sıradan bir seçim stratejisi olarak görmemek.
Ve en önemlisi, geçmişte yaşananların bir daha yaşanamayacağına dair kendiliğinden bir güvene kapılmamak.
Çünkü tarih tekerrür etmez.
Ama toplumlar, geçmişin mekanizmalarını unuttuklarında, aynı siyasal duyguların başka isimlerle yeniden ortaya çıkmasına izin verebilir.
Bugün Almanya’da yaşanan da belki tam olarak budur.
Bu yüzden AfD’nin yükselişine bakarken yalnızca AfD’ye bakmamak gerekiyor.
Almanya’nın geçmişine bakmak gerekiyor.
Ve belki daha önemlisi, Almanya’nın geçmişiyle hesaplaşmasının ne kadar derine indiğini sormak gerekiyor.
Çünkü geçmişle gerçek bir hesaplaşma yapılmadığında, geçmiş ortadan kalkmaz.
Sadece biçim değiştirir, dilini yeniler ve bir gün yeniden “normal siyaset” olarak karşımıza çıkar.
- Almanya’nın Geçmişiyle Hesaplaşmayan Gölgesi: AfD Neden Yeniden Yükseliyor? - 29 Ağustos 2026
- Bir Ülke Ne Zaman Kendi İnsanlarına Yabancılaşır? - 29 Ağustos 2026
- Altan Tan, Makbul Alevilik ve Hakikatin Muhafızları - 29 Ağustos 2026












