back to top
Ana Sayfa Yorum Bir Ülke Ne Zaman Kendi İnsanlarına Yabancılaşır?

Bir Ülke Ne Zaman Kendi İnsanlarına Yabancılaşır?

Bir ülkeyi terk etmek için savaş çıkması gerekmiyor artık. Bombaların yağması, tankların caddelere çıkması, sınır kapılarının kapanması şart değil. İnsanlar sabah işe gidiyor, çocuklar okula gidiyor, marketler açılıyor, trenler zamanında kalkıyor. Devlet yerli yerinde duruyor. Bayrak yine göndere çekiliyor. Şehirler aynı şehirler. Fakat insanın içinde bir şey değişiyor.

Bir sabah ülkenize bakıyorsunuz ve onu tanıyamadığınızı hissediyorsunuz.

Belki de yeni göç hikâyesi tam burada başlıyor.

İnsan önce ülkesini terk etmiyor. Önce ülkesinin geleceğindeki yerini kaybediyor.

Ece Temelkuran’ın Yabancılar Ulusu kitabını düşünürken aklıma gelen en güçlü meselelerden biri bu. Yabancılık, artık yalnızca sınırın öte tarafından gelen insanın hikâyesi değil. İnsan, doğduğu ülkenin içinde de yabancılaşabiliyor. Kendi sokağında, kendi dilinin içinde, çocukluğunun geçtiği şehirde bile kendisini başka bir yere ait hissedebiliyor.

Göç bazen havaalanında değil, insanın kafasında başlıyor.

Çocuğunun eğitimini başka ülkede düşünmeye başladığınızda, başka ülkelerde iş ilanlarına bakarken, bir gün “Acaba başka bir ülkede yaşasak mı?” diye konuştuğunuzda henüz bavul hazırlamamış olabilirsiniz. Ama zihniniz çoktan yola çıkmıştır.

Amerika’da Donald Trump’ın ikinci kez başkan seçilmesinden sonra ortaya çıkan tartışma bu açıdan ilginç.

Öncelikle gerçeği abartmayalım. Amerika’dan Trump nedeniyle kitlesel bir göç yaşanmıyor. Böyle bir iddiayı destekleyen veri yok. Fakat Trump’ın ikinci döneminin başlamasıyla bazı Amerikalıların Avrupa’da yaşam kurma ihtimalini daha ciddi biçimde düşünmeye başlaması, siyasal iklimin bireysel hayat kararlarını nasıl etkileyebildiğini gösteriyor.

Reuters’ın aktardığı örnekler arasında Rosie O’Donnell’ın İrlanda’ya taşınması, Ellen DeGeneres ve Portia de Rossi’nin İngiltere’ye yerleşmesi, Richard Gere’in yaşamını ABD ile Avrupa arasında bölmesi bulunuyor. Jimmy Kimmel’ın İtalya vatandaşlığı alması da aynı tartışmanın içinde gündeme geldi.

Bu insanların hepsini “Trump yüzünden Amerika’yı terk edenler” olarak tanımlamak yanlış olur. Hayatın gerekçeleri siyasetten çok daha karmaşıktır. Ancak ortaya çıkan görüntü yine de dikkate değer.

Dünyanın dört bir yanından insanların daha iyi bir hayat için gitmek istediği Amerika’da, bazı Amerikalılar kendi geleceklerini başka ülkelerde aramaya başladı.

Belki de asıl mesele burada.

Çünkü ülkeler yalnızca ekonomik göstergelerle ölçülmez. İnsanların ülkeleriyle kurdukları duygusal ilişki de vardır. Bir ülke size yalnızca iş, maaş, okul ve sağlık sistemi sunmaz. Size “Buraya aitsin” duygusu verir. Geleceğinizi burada kurabileceğinize dair sessiz bir güven sağlar.

O güven kırıldığında ülke aynı ülke olarak kalır ama insanın onunla ilişkisi değişir.

Türkiye’de yaşayan insanların bunu anlamak için Amerika’ya bakmasına gerek yok.

Biz bu duyguyu uzun zamandır biliyoruz.

Her sabah yeni bir operasyon haberiyle uyanmanın ne demek olduğunu biliyoruz. Seçilmiş belediye başkanlarının görevden alınmasını, yerlerine kayyum atanmasını, gazetecilerin tutuklanmasını, sanatçıların soruşturmalarla karşılaşmasını, konserlerin iptal edilmesini, kitapların yasaklanmasını, müzik gruplarının susturulmasını gördük. Bütün bunların her biri kendi başına ayrı bir siyasi veya hukuki olay olabilir. Fakat insan zihninde birikince başka bir şeye dönüşüyor.

Ülkenin yarınına ilişkin güven duygusunun aşınmasına.

Bir süre sonra mesele yalnızca “Burada geçinebilecek miyim?” olmaktan çıkıyor. “Burada kendim olarak yaşayabilecek miyim?” sorusuna dönüşüyor.

İşte Türkiye’nin son yıllarda yaşadığı en büyük kayıplardan biri belki de burada.

İnsanların bir bölümünün ülkeyle kurduğu duygusal bağ zayıflıyor.

Kimi gerçekten gidiyor. Doktorlar, mühendisler, akademisyenler, sanatçılar, gençler… Kimi gitmek için hazırlık yapıyor. Kimi çocuğunun geleceğini başka bir ülkede düşünüyor. Kimi ise hiçbir yere gidemiyor ama zihnen çoktan başka bir ülkede yaşamaya başlıyor.

Bu, istatistiklerde her zaman görünmeyen bir göç biçimi.

Ve belki de en tehlikelisi.

Çünkü bir ülkenin kaybı yalnızca sınır kapısından çıkan insanlarla ölçülmez. Ülkesinde kalıp geleceğine inanmayan insanların sayısı da o kaybın parçasıdır.

Şimdi Almanya’ya bakalım.

Çünkü Almanya’da ortaya çıkan tablo, Türkiye’de yıllardır tanıdığımız bu duygunun başka bir biçiminin ortaya çıkıp çıkmayacağı sorusunu gündeme getiriyor.

6 Eylül’de Saksonya-Anhalt’ta yapılacak eyalet seçimi bunun önemli göstergelerinden biri olacak. Son ZDF araştırmasında AfD yüzde 40 ile açık ara birinci sırada. Bazı araştırmalarda ise parti yüzde 42’ye kadar çıkıyor. Reuters, AfD’nin bu performansının partiye eyalet hükümetini yönetmek konusunda şimdiye kadarki en güçlü fırsatını verdiğini yazıyor.

Elbette buradan “AfD Almanya’yı yönetecek” sonucu çıkarılamaz. Almanya’nın seçim sistemi, diğer partilerin tutumu ve koalisyon ihtimalleri böyle bir sonucu engelleyebilir. Üstelik AfD’nin yükselişinin arkasında yalnızca göçmen karşıtlığı yok. Ekonomik sorunlar, doğu-batı arasındaki tarihsel eşitsizlikler, siyasal sisteme duyulan tepki ve merkez partilere yönelik hoşnutsuzluk da bu yükselişin önemli parçaları.

Ama başka bir şey değişiyor.

AfD’nin Almanya’nın birinci partisi olabileceği artık insanların gülüp geçeceği bir ihtimal değil.

Ve siyasal ihtimaller bazen gerçekleşmeden önce insanların ruh halini değiştirir.

İnsanlar çocuklarının geleceğini düşünmeye başlar.

“Bu ülke beş yıl sonra nasıl olacak?”

“Burada nasıl bir toplumda yaşayacağız?”

“Çocuğum burada kendisini güvende hissedecek mi?”

“Ben burada hâlâ kendim olarak yaşayabilecek miyim?”

Sorular çoğaldıkça bavul henüz ortada yoktur. Ama zihinsel göç başlamıştır.

Burada önemli bir ayrım yapmak gerekiyor.

Almanya’da AfD’nin yükselmesi nedeniyle insanların ülkeyi terk etmeye başladığına dair bugün elimizde bir veri yok. Böyle bir sonucu bugünden ilan etmek, gazetecilikten çok kehanet olur.

Fakat tarih bize başka bir şey öğretiyor: Büyük toplumsal dönüşümler önce insanların duygularında belirir.

Önce “Böyle giderse ne olacak?” denir.

Sonra “Çocuğumu burada büyütmek istiyor muyum?” sorusu gelir.

Sonra bir arkadaş başka bir ülkeye taşınır.

Sonra bir başkası oturum koşullarını araştırır.

Bir başkası vatandaşlık hakkına bakar.

Bir gün fark edersiniz ki toplumun bir bölümünün gelecek planı artık kendi ülkesi üzerine kurulmuyor.

İşte o zaman mesele göçten daha büyük hale gelir.

Aidiyet meselesine dönüşür.

Dünyanın alışılmış göç hikâyesinde yön belliydi. Yoksul ülkelerden zengin ülkelere, savaştan barışa, diktatörlükten demokrasiye, işsizlikten refaha gidilirdi. İnsanlar Avrupa’ya, Amerika’ya, Kanada’ya ulaşmaya çalışırdı.

Şimdi ise başka bir ihtimal beliriyor.

Ya zengin ülkelerin insanları da kendi ülkelerinin geleceğinden kaçmaya başlarsa?

Bu soruyu sorarken elbette bütün göç biçimlerini birbirine eşitlememek gerekiyor. Bir Amerikalı ünlünün İrlanda’ya taşınmasıyla savaştan kaçan bir Suriyeli ailenin Avrupa’ya sığınması aynı şey değildir. Birinin seçenekleri vardır, diğerinin çoğu zaman seçeneği yoktur.

Ama iki hikâyenin kesiştiği küçük bir nokta vardır:

İnsan, kendisini güvende ve ait hissetmediği bir yerden uzaklaşmak ister.

Belki de Yabancılar Ulusunun bize hatırlattığı asıl mesele budur.

Yabancı bazen sınırı geçen değildir.

Bazen yabancı, kendi ülkesinde artık kendisine yer bulamayan insandır.

Bunun için pasaportunu değiştirmesi gerekmez.

Sınır önce zihinde çizilir.

Türkiye bunu uzun zamandır yaşıyor. Amerika’da bunun sınırlı ve sembolik örnekleri görülüyor. Almanya’da ise henüz ortada böyle bir göç dalgası yok; fakat aşırı sağın yükselişi, toplumun geleceğine ilişkin yeni bir belirsizlik yaratıyor.

Bütün bunları aynı şeymiş gibi anlatmak yanlış.

Ama aynı soruya bakmak mümkün:

Bir ülke, kendi insanlarına ne zaman geleceğin güvenli adresi olmaktan çıkar?

Belki bunun cevabı seçim gecelerinde bulunmayacak.

Belki ekonomik büyüme rakamlarında da görünmeyecek.

Belki cevap, insanların çocuklarına geleceklerini nerede kuracaklarını anlatırken saklı olacak.

Çünkü bir ülkenin gerçek kaybı, insanlarının sınır kapısından çıkmasıyla başlamıyor.

Önce insanlar ülkenin geleceğini kendi gelecekleri olarak görmekten vazgeçiyor.

Sonra bavullar hazırlanıyor.

Ve bazen bavul hiç hazırlanmıyor.

İnsan yalnızca içinde gidiyor.

Bir ülkenin kendi insanlarına yabancılaştığı an belki de tam olarak budur: İnsan hâlâ o ülkenin sokaklarında yürür, vergisini öder, işe gider, çocuğunu okula bırakır; ama bütün bunları yaparken geleceğini artık orada görmez.

Ülke yerinde durur. İnsan değişmiştir. Ve bazen en büyük göç, kimsenin henüz sınırı geçmediği göçtür.