On yıldır Türkiye dışında yaşayan gazeteci ve yazar Ece Temelkuran, İspanyol EL PAÍS gazetesine verdiği söyleşide sürgünlüğü, ait olamama duygusunu, Avrupa’da yükselen aşırı sağı ve demokrasinin ekonomik eşitsizlik karşısındaki çözülüşünü anlattı. Temelkuran’a göre göçmenler ve mülteciler yalnızca bir krizin mağdurları değil; evin, yurttaşlığın ve birlikte yaşamanın yeniden kurulacağı yeni dünyanın öncüleri.
Türkiye’den ayrılmasının üzerinden yaklaşık on yıl geçen gazeteci ve yazar Ece Temelkuran, İspanya’nın önde gelen yayın organlarından EL PAÍS gazetesine konuştu. Margaryta Yakovenko’nun gerçekleştirdiği söyleşide Temelkuran, kişisel sürgün hikâyesinden yola çıkarak yalnızca Türkiye’deki siyasal dönüşümü değil, Avrupa’da büyüyen aşırı sağı, neoliberalizmin demokrasi üzerindeki yıkıcı etkisini ve günümüzde “ev” kavramının uğradığı anlam kaybını da değerlendirdi.
Söyleşinin merkezinde, Temelkuran’ın Türkiye’den ayrıldıktan sonra kaleme aldığı en kişisel eseri olarak tanımladığı Yabancılar Milleti bulunuyor. Daha önce yayımlanan Bir Ülke Nasıl Kaybedilir ve Hep Birlikte adlı kitaplarında otoriter popülizmin yükselişini ve toplumsal dayanışma ihtiyacını ele alan Temelkuran, yeni kitabında bu kez kendi hayatının kırılgan bölgelerine yöneliyor. Ancak anlattığı hikâyenin yalnızca kendisine ait olmadığını, savaşlar, otoriter yönetimler, ekonomik kriz ve iklim felaketi nedeniyle giderek daha fazla insanın benzer bir yurtsuzluk duygusuyla karşılaşacağını vurguluyor.
“Anne, eve dönmeyeceğim”
Temelkuran, yaklaşık on yıl önce Zagreb’den annesini arayarak bir göçmenin söylemek istemeyeceği o cümleyi kurduğunu anlatıyor: “Anne, eve dönmeyeceğim.”
Bu sözle birlikte kendisini ilk kez gerçekten “evsiz” hissettiğini belirten yazar, 2016 yılında giderek daha otoriter hâle geldiğini düşündüğü Türkiye’den ayrıldı. O tarihten sonra farklı Avrupa ülkelerinde yaşadı; dilini değiştirdi, hayatını yeniden kurdu ve sürekli olarak hiçbir yere bütünüyle ait olmama duygusuyla mücadele etti.
Temelkuran, başlangıçta kişisel hikâyesini yazmayı düşünmediğini söylüyor. Solcu bir ailede büyüdüğünü, içinde yetiştiği siyasal ve kültürel çevrede cümleye “ben” diyerek başlamanın neredeyse utanılacak bir davranış olarak görüldüğünü ifade ediyor. Kendi hikâyesini anlatmanın onu bir mağdur konumuna düşüreceğinden çekindiğini, mağduriyet üzerinden konuşmayı ise aşağılayıcı bulduğunu belirtiyor.
Bu yaklaşımının geçirdiği fiziksel çöküşün ardından değiştiğini anlatan Temelkuran, bedeninin kendisine insan olduğunu, dolayısıyla kırılgan ve savunmasız olduğunu hatırlattığını söylüyor. Kendi hayatıyla çağın genel insanlık durumu arasında güçlü bir bağ bulunduğunu fark ettiğinde kişisel hikâyesini yazmaya karar verdiğini belirtiyor. Çünkü ona göre yurtsuzluk artık yalnızca sürgünlerin, göçmenlerin ya da mültecilerin yaşadığı istisnai bir deneyim değil; çağımızın giderek yaygınlaşan temel duygularından biri.
Temelkuran için ev, artık coğrafi bir nokta ya da dört duvardan oluşan sabit bir yer değil. “Benim evim insanlardan oluşuyor” diyen yazar, dostların, kelimelerin ve insanların birbirlerine verdikleri sözlerin, belirsizlik zamanlarında kişiyi ayakta tutan bir güvenlik ağı oluşturduğunu düşünüyor.
Ancak bu düşünceyi her gün yeniden kurmanın kolay olmadığını da kabul ediyor. İnsanlık tarihinin başlangıcından beri evin belirli bir yerle, toprakla ve fiziksel güvenlikle özdeşleştirildiğini hatırlatan Temelkuran, savaşların ve faşizmin yanı sıra iklim krizinin de milyonlarca insanı yaşadıkları yerlerden koparabileceğini söylüyor. Dünyada yaşanabilir alanların daralmasıyla birlikte insanlığın “ev” kavramını yeniden tanımlamak zorunda kalacağını savunuyor.
Darbeye teşebbüs gecesi ve açık bırakılan pencere
Temelkuran, Türkiye’de siyasal iklimin yönünü 2002 yılından itibaren gördüğünü belirtiyor. Recep Tayyip Erdoğan’ın liderliğindeki hareketin sıradan bir siyasi parti olarak kalmayacağını, ülkenin kurumlarını ve toplumsal yapısını derinden değiştireceğini düşündüğünü anlatıyor.
Bununla birlikte kendisini bütünüyle korunmasız hissettiği asıl dönüm noktasının 15 Temmuz 2016’daki askerî darbe girişimi olduğunu söylüyor. O gece camilerden normalde ölülerin ardından okunan selaların yükselmesini, eski cumhuriyetin sona erdiğini ve başka bir rejimin kuruluş sürecine girildiğini düşündüğü an olarak tarif ediyor.
Temelkuran’a göre o gecenin ardından Türkiye artık kendisini güvende hissedebileceği bir ev olmaktan çıkmıştı. Bu soyut korkunun kısa süre sonra somut bir tehdide dönüştüğünü anlatıyor. O dönem giriş katında bulunan bir evde yaşayan yazar, pencerelerindeki demir parmaklıkların birileri tarafından söküldüğünü ve pencerelerin açık bırakıldığını belirtiyor. Evden herhangi bir eşyanın alınmaması, yaşananları sıradan bir hırsızlık girişiminden çok bir gözdağı olarak yorumlamasına yol açtı.
Mesajın açık olduğunu söylüyor: “Nerede yaşadığını biliyoruz ve istersek bunları yapabiliriz.”
Buna rağmen hemen Türkiye’den ayrılmayı düşünmediğini ifade eden Temelkuran, Zagreb’e gittikten sonra geçirdiği ilk gecenin kararını değiştirdiğini anlatıyor. Uzun zamandır ilk kez sabah kapısına gelip kendisini gözaltına alacaklarını düşünmeden uyuduğunu fark ettiğini söylüyor. Başlangıçta Türkiye dışında bu kadar uzun süre kalacağını tahmin etmese de aradan geçen on yılın ardından geri dönüş düşüncesinin hâlâ korkuyla birlikte anıldığını belirtiyor.
“Dönmek istiyor musunuz?” sorusuna verdiği yanıt ise sürgünlüğünün özeti niteliğinde: Türkiye’ye dönmekten çok, korkmadan dönebilmek istiyor.
Siyasal sadakat, çıkar ilişkileri ve Berkin Elvan kırılması
Temelkuran, Erdoğan’a verilen toplumsal desteğin geçmişe göre azaldığını düşünüyor. İktidarın ideolojik olarak bağlı çekirdek bir seçmen kitlesinin bulunduğunu, bir başka kesimin ise ekonomik varlığını ve toplumsal konumunu mevcut rejimin devamına bağladığını savunuyor. Ona göre bu grupların geçimi siyasal iktidarın sürekliliğine bağlı olduğu için Erdoğan yönetimini desteklemeyi sürdürüyorlar.
Buna karşılık geçmişte refah, demokrasi ve özgürlük vaatlerine inanarak Erdoğan’a oy veren birçok yurttaşın artık bu desteği terk ettiğini ifade ediyor.
Temelkuran, iktidarın sadık destekçilerini anlama çabasını ise belirli bir noktadan sonra bıraktığını söylüyor. Bu kırılma noktalarından biri olarak Gezi Direnişi sırasında başından gaz fişeğiyle vurulan ve aylar sonra yaşamını yitiren Berkin Elvan’a yönelik siyasi dili gösteriyor.
Berkin Elvan’ın ölümünün ardından ailesinin terörle ilişkilendirilmesini ve miting meydanlarında yuhalatılmasını “en uç noktadaki siyasal zalimlik” olarak değerlendiren Temelkuran, bazı davranışların sosyolojik ya da psikolojik gerekçelerle açıklanmaya çalışılmasının yanlış olduğunu savunuyor. Ona göre böyle bir zalimlik anlaşılması gereken bir olgu değil, karşı çıkılması gereken siyasal ve ahlaki bir sınır ihlalidir.
Temelkuran’ın bu değerlendirmesi, söyleşide Türkiye’ye ilişkin kişisel deneyimden Avrupa’nın geleceğine geçişin de başlangıcını oluşturuyor. Çünkü yazara göre Türkiye’de uzun yıllara yayılarak kurulan otoriter siyasal dil, artık Avrupa’nın farklı ülkelerinde başka biçimlerde ortaya çıkıyor.
“İnsan kendi ülkesinde de yabancılaşabilir”
Temelkuran, Avrupa’nın benzer bir siyasal zalimlik ve otoriterleşme sürecine doğru ilerlediğini düşünüyor. Ancak bu değişimin karmaşık ve parçalı biçimde yaşandığını, insanların çelişkili ve sürekli değişen haberler arasında olup biteni görmekte zorlandığını ifade ediyor.
Avrupa’da düzenlediği toplantılarda, kendi ülkelerini artık tanıyamadıklarını söyleyen çok sayıda beyaz Avrupalıyla karşılaştığını anlatıyor. Ona göre bir insanın kendi ülkesinde yabancılaşması, yaşadığı toplumu ve ülkenin siyasal kimliğini tanıyamamaya başlamasıyla ortaya çıkıyor.
Temelkuran, söyleşinin yapıldığı dönemde Almanya için Alternatif’in anketlerde öne çıkmasını örnek göstererek birçok Alman’ın “Biz şimdi faşist mi olduk?” sorusuyla yüzleştiğini söylüyor. Avrupa toplumlarının, Türkiye, Hindistan ve benzeri ülkelerde yaşanan demokratik çözülmeyi uzun süre kendilerinden uzak, yalnızca “başkalarının sorunu” olarak değerlendirdiklerini düşünüyor.
Oysa ona göre demokrasinin kaybedilme biçimleri arasında önemli benzerlikler bulunuyor. Avrupa ülkeleri bu benzerlikleri daha erken görebilse ve kendi siyasal sistemlerinin dokunulmaz olduğuna inanmasaydı, aşırı sağın yükselişine daha erken müdahale edebilirdi.
Temelkuran, İskandinav ülkeleri de dâhil olmak üzere kapitalist dünya sisteminin parçası olan hiçbir demokrasinin bu siyasal hastalıktan bütünüyle korunamayacağını belirtiyor. Refah düzeyi yüksek, sosyal devlet geleneği güçlü ülkelerde bile aşırı sağın yükselmesini, meselenin yalnızca ulusal kültürle ya da bazı ülkelerin “demokratik olgunluk eksikliğiyle” açıklanamayacağının göstergesi olarak değerlendiriyor.
Göçmenler yalnızca mağdur değil, geleceğin öncüleri
Temelkuran’ın söyleşide üzerinde durduğu temel başlıklardan biri de Avrupa’nın göçmenlere bakışı. Avrupa ve ABD’nin dünyanın artık bir “hayatta kalma düzenine” geçtiğini anlaması gerektiğini belirten yazar, göçmenlerin ve mültecilerin hayatta kalırken ahlaklarını ve onurlarını koruma konusunda önemli bir deneyim taşıdığını düşünüyor.
Göçmenlerin yalnızca evlerini kaybetmiş insanlar olmadığını, aynı zamanda sıfırdan yeni bir ev ve hayat kurmayı bilen insanlar olduğunu söylüyor. Bu nedenle göçmenleri, mültecileri ve sürgünleri tarihin pasif mağdurları olarak değil, geleceğin öncüleri olarak tanımlıyor.
Temelkuran’a göre kamuoyu sürekli olarak “göçmen krizi” ya da “mülteci krizi” kavramlarını kullanıyor. Oysa asıl tartışılması gereken, 21. yüzyılda evin ne anlama geleceği. Avrupa’nın yaşayan bir kıta olarak kalmak istiyorsa ev kavramını yeniden düşünmesi gerektiğini belirtiyor.
Avrupa’nın yalnızca geçmişinin görkemli kurumlarını ve kültürel mirasını korumaya çalışarak yaşayamayacağını dile getiren Temelkuran, aksi hâlde kıtanın canlı bir toplumsal organizma olmaktan çıkıp “ölülerden oluşan bir müzeye” dönüşeceğini söylüyor.
Temelkuran’ın eleştirisinin hedefinde, dünyanın büyük bölümü savaş, yoksulluk, göç ve iklim felaketleriyle mücadele ederken gündelik konforunu insanlığın temel sorunu hâline getiren Avrupa orta ve üst sınıfları da bulunuyor. Market sadakat kartlarını ya da kaldırımların temizliğini hayatın en önemli meselesi olarak gören kesimlerin, göçmenlerin gelişiyle dünyanın geri kalanındaki hayatın nasıl olduğunu bir ölçüde deneyimleyebileceğini ifade ediyor.
Bu yaklaşım, göçmenlerin Avrupa toplumuna uyum sağlaması gerektiği yönündeki tek taraflı anlayışı da tersine çeviriyor. Temelkuran’a göre yalnızca göçmenler Avrupa’yı öğrenmeyecek; Avrupa da göçmenlerin taşıdığı dayanışma, yeniden başlama ve hayatta kalma bilgisinden öğrenmek zorunda kalacak.
“Kapitalizm demokrasiyi yuttu”
Temelkuran, otoriter rejimlerin bir gecede ortaya çıkmadığını, demokratik kurumların uzun süren bir çözülme süreci sonunda işlevsizleştiğini söylüyor. Bu çözülmenin temelinde ise liberal demokrasinin eşitlik vaadiyle kapitalist sistemin yarattığı eşitsizlik arasındaki çelişkiyi görüyor.
Ona göre liberal demokrasilerin temel vaadi eşitlikti. Ancak neoliberal kapitalizm, insanlara her gün eşitliğin bulunmadığını, gelecekte de bulunmayacağını ve hatta bulunmaması gerektiğini anlatıyor. Böylece demokrasi siyasal eşitlik vaat ederken ekonomik düzen eşitsizliği sürekli yeniden üretiyor.
Temelkuran bu durumu, “Kapitalizm demokrasiyi yuttu” sözleriyle özetliyor.
Demokrasi krizinin yalnızca seçim sistemleri, liderlerin kişilikleri ya da anayasal düzenlemeler üzerinden çözülemeyeceğini savunan yazar, ekonomik eşitsizlik ele alınmadan demokrasi üzerine yapılan tartışmaların yüzeyde kalacağını belirtiyor. Ana akım entelektüellerin, akademisyenlerin ve geleneksel medyanın kapitalizm ve neoliberalizm eleştirisine girmek istemediğini, bu nedenle yaklaşık on yıldır demokrasiye yalnızca geçici çözümler ve “yara bantları” uygulandığını söylüyor.
Temelkuran’a göre demokratik sistemlerin itibar kaybetmesinin bir başka nedeni de demokrasi söyleminin Irak, Gazze ve İran gibi coğrafyalara yönelik askerî müdahale ve tehditlerin meşrulaştırılmasında kullanılması. Demokrasi adına yürütüldüğü söylenen savaşların, dünyanın geniş kesimlerinde bu kavrama duyulan güveni zedelediğini savunuyor.
İnsanların gündelik yaşamlarındaki en temel sorun olan ekonomik eşitsizliği değiştiremeyen bir demokrasinin giderek bir gösteriye dönüştüğünü ifade ediyor. Bu nedenle demokrasi krizinin Trump, Modi ya da Erdoğan gibi liderlerin iktidardan uzaklaştırılmasıyla kendiliğinden çözülemeyeceğini düşünüyor.
Temelkuran’a göre asıl ihtiyaç, siyasal olduğu kadar ahlaki bir dönüşüm. Neoliberal politikaların tasfiye edilmesini göze almayan bir muhalefetin eski demokratik düzene dönme hayali kurmaktan öteye geçemeyeceğini söylüyor. Trump’ın ya da başka bir otoriter liderin gitmesiyle her şeyin yeniden “normal” olacağı düşüncesini ise bir yanılsama olarak değerlendiriyor.
Çünkü Temelkuran’ın bakışına göre sorun yalnızca sistemi kötü kullanan liderlerde değil; bu liderleri üreten, eşitsizlikleri derinleştiren ve milyonlarca insanı geleceksiz bırakan yapının kendisinde bulunuyor.
Aşırı sağın duyguları, ilerici siyasetin sessizliği
Söyleşide İspanya’da aşırı sağ partilere yönelen genç seçmenler de gündeme geliyor. Gençlerin aşırı sağa oy vermeyi mevcut düzene karşı bir başkaldırı olarak görebildiği hatırlatıldığında Temelkuran, bunun söz konusu hareketlerin “büyüsü” olduğunu söylüyor.
Aşırı sağ hareketlerin insanlara değişim vadettiğini, ancak bu vaatlerin somut bir programa ya da tutarlı politikalara dayanmadığını belirtiyor. Bu hareketlerin esas olarak duygular üzerinden siyaset yaptığını; yabancı korkusunu, gelecek kaygısını, öfkeyi ve aşağılanmışlık hissini harekete geçirdiğini anlatıyor.
Temelkuran’a göre ilerici siyaset ise aşırı sağın duygu siyasetine karşı güçlü bir dil geliştiremiyor. İnsanlara yalnızca “Mültecilerden korkmayın” demenin yeterli olmadığını söylüyor. Çünkü bu cümle, geleceği olmayan, iş güvencesini kaybeden ve bir ev satın alma umudu bulunmayan gençlerin gerçek kaygılarına cevap vermiyor.
Kendisini yalnızca çalışarak hayat kurabilen son kuşaklardan birinin mensubu olarak tanımlayan Temelkuran, yeni kuşakların emekleriyle güvenli bir gelecek kurma ihtimalinin giderek ortadan kalktığını belirtiyor. Aşırı sağın bu çaresizliği yabancılara ve göçmenlere yönelttiğini, ilerici hareketlerin ise çaresizliğin ekonomik ve toplumsal kaynaklarını anlatmakta yetersiz kaldığını düşünüyor.
Bu nedenle aşırı sağla mücadeleyi yalnızca doğru bilgi vermek ya da ahlaki üstünlük kurmak üzerinden düşünmenin sonuç getirmeyeceğini savunuyor. İnsanların korkularının, öfkelerinin ve geleceksizlik duygularının ciddiye alınması, ancak bu duyguların gerçek sorumlulara yönelmesini sağlayacak yeni bir siyasal dil kurulması gerektiğini söylüyor.
“İnsanlar artık seslerinin duyulacağına inanmıyor”
Temelkuran, toplumların yalnızca demokrasiye değil, kendi siyasal güçlerine duydukları inancı da kaybettiğini belirtiyor. Bu kırılmanın önemli örneklerinden biri olarak Irak’ın işgali öncesinde ortaya çıkan küresel savaş karşıtı hareketi gösteriyor.
Dünyanın farklı ülkelerinde milyonlarca insanın sokağa çıkarak Irak’ın bombalanmasına karşı çıkmasına rağmen savaşın engellenemediğini hatırlatıyor. Temelkuran’a göre insanlar bu deneyimden sonra seslerinin hiçbir şeyi değiştirmediğini düşünmeye başladı.
“Artık hesaba katılmıyoruz” duygusunun zamanla yaygınlaştığını, insanların kolektif eylem ve siyasal mücadele yoluyla hayatlarını değiştirebileceklerine duydukları güvenin aşındığını söylüyor.
Bu siyasal güçsüzleşmenin 1970’lerin sonundan ve 1980’lerin başından itibaren yürütülen neoliberal kültürel propagandayla daha da derinleştiğini savunuyor. Kapitalizmin barış ve refah getireceği, sendikalarda örgütlenmenin gereksiz olduğu, siyasetin sıkıcı ve yararsız bir uğraş sayılması gerektiği düşüncesinin iki kuşak boyunca insanlara öğretildiğini belirtiyor.
Temelkuran’a göre bu propaganda büyük ölçüde başarılı oldu. İnsanlar kendilerini yurttaş olarak değil, tüketici olarak görmeye başladı. Hakların korunması için siyasal mücadele gerektiği, kişinin kendi haklarını savunabilmesinin başkalarının haklarını korumasına bağlı olduğu düşüncesi zayıfladı.
Oysa Temelkuran, insanın yalnızca tüketici olmadığını vurguluyor. İnsanların siyasal ve ahlaki haklara sahip yurttaşlar olduğunu, insan kalabilmek için siyasete katılmak zorunda bulunduğunu savunuyor.
Ulus devletin ardından “yabancılar milleti”
Temelkuran, söyleşinin sonunda ulus ve millet kavramlarını da tartışmaya açıyor. Tek ülke, tek dil ve tek millet anlayışına dayanan yaklaşık iki yüz yıllık ulus-devlet modelinin aşınmakta olduğunu belirtiyor.
Daron Acemoğlu’nun çalışmalarına da değinen yazar, mevcut ulus-devletlerin çözüldüğü bir dönemde ayakta kalan ve giderek büyüyen yeni bir topluluğun ortaya çıktığını söylüyor: “Yabancılar milleti.”
Bu millet belirli bir bayrağa, dile ya da toprağa dayanmıyor. Sürgünlerden, göçmenlerden, mültecilerden, kendi ülkesinde yabancılaşanlardan ve yaşadığı dünyayı artık tanıyamayanlardan oluşuyor.
Temelkuran, bu insanların yeni bir dünya kuracak enerjiye, neşeye ya da heyecana sahip oldukları için harekete geçmediklerini özellikle belirtiyor. Göçmenlerin ve mültecilerin çoğu kez seçim yapma imkânları bulunmadığını, yalnızca hayatta kalmak ve yeniden başlamak zorunda oldukları için hayatlarını kurduklarını söylüyor.
Kendisinin de Türkiye’den 43 yaşında ayrıldığını, alıştığı dili geride bıraktığını ve başka bir hayat kurmak zorunda kaldığını hatırlatıyor. Bunun özgür iradeyle verilmiş romantik bir yolculuk kararı olmadığını, koşulların kendisini buna zorladığını ifade ediyor.
Türkçeden İngilizceye: Dilin içinde yeni bir ev
Temelkuran son on yıldır kitaplarını İngilizce yazıyor. Başka bir dilde yazmanın kendisini başka bir insana dönüştürmediğini, ancak başka bir hayatın içine yerleştirdiğini söylüyor.
Yeni kitabıyla birlikte İngilizce dünyasında kendisine bir ev bulduğunu hissettiğini belirten yazar, yine de bu duygudan bütünüyle emin olmadığını ifade ediyor. Dil değiştirmeyi hem acı verici hem de özgürleştirici bir deneyim olarak tanımlıyor.
Türkçede yazmaya devam etseydi bu kadar kişisel bir kitap kaleme alamayacağını düşünüyor. Çünkü ana dilin yalnızca kelimeleri değil, geçmişin, ailenin, ülkenin ve toplumsal beklentilerin bütün ağırlığını taşıdığını belirtiyor. İngilizce yazmak ise ona bu yükün bir bölümünden uzaklaşma ve kendisi hakkında farklı biçimde konuşma imkânı sağlıyor.
Temelkuran’ın annesiyle ilgili anlattığı çocukluk anısı ise söyleşinin en kişisel ve simgesel bölümlerinden birini oluşturuyor. Annesinin kendisine küçük yaşta, “Biz solcuyuz, bu nedenle kusursuz olmak zorundasın” dediğini hatırlıyor. Ailesinde doğrudan bir siyasal telkin olmadığını, ancak annesinin okuduğu kitapların düşünce dünyasını derinden etkilediğini söylüyor.
Bu kitaplardan biri İranlı yazar Samed Behrengi’nin Küçük Kara Balık adlı eseri. Hikâyede küçük bir balık yaşadığı ırmaktan ayrılarak büyük denizi bulmak üzere yola çıkıyor.
Temelkuran’ın annesi hikâyenin sonunu değiştirerek anlatmıştı. Onun çocukken dinlediği versiyonda küçük kara balık geri dönüyor, büyük denizde gördüklerini anlatıyor ve herkes tarafından sevgiyle karşılanıyordu.
Temelkuran, ancak 35 yaşına geldiğinde kitabın gerçek sonunun böyle olmadığını öğrendi. Gerçek hikâyede küçük kara balıktan bir daha haber alınmıyordu. Balık evine geri dönmüyor, yolculuğunun ardından başına ne geldiği bilinmiyordu.
Temelkuran kendi sürgün hikâyesini de bu iki son arasında görüyor. Bir tarafta yola çıkıp bir daha dönemeyen küçük kara balık, diğer tarafta annesinin yeniden yazdığı, denizden hikâyelerle dönen ve sevgiyle karşılanan balık bulunuyor.
On yıl önce annesine “Eve dönmeyeceğim” diyen Temelkuran, kendi hikâyesinin hangi sonla biteceğini henüz bilmiyor. Fakat anlattıkları, evin artık yalnızca dönülecek bir ülke ya da şehir olmadığını gösteriyor. Ev bazen bir dilde, bazen dostluklarda, bazen de insanların birbirine verdiği “Seni yalnız bırakmayacağım” sözünde yeniden kuruluyor.
Temelkuran’ın EL PAÍS’e verdiği söyleşinin temel uyarısı da burada belirginleşiyor: Sürgünlük artık yalnızca başka ülkelerden gelen insanların başına gelen uzak bir felaket değil. Demokrasinin çözülmesi, ekonomik eşitsizlik, iklim krizi, savaşlar ve yükselen aşırı sağ nedeniyle herkes bir gün yaşadığı ülkeye yabancılaşabilir, kendisini kendi evinde bile yurtsuz hissedebilir.
Bu nedenle 21. yüzyılın temel siyasal sorusu yalnızca sınırların nasıl korunacağı değil, insanların birbirleri için nasıl yeniden bir ev kurabileceği olacak.
- Ece Temelkuran EL PAÍS’e Konuştu: “Yakında Ev Kavramını Yeniden Tanımlamak Zorunda Kalacağız” - 15 Temmuz 2026
- Haluk Levent, AHBAP ve Merhametin Görünmez Kıldığı Düzen - 15 Temmuz 2026
- Bir Gün Kelebekler Gibi Uçacağız - 14 Temmuz 2026












