back to top
Ana Sayfa Haberler İdamlık Komedyenin Memleketinde Mizahın Suç Deliliyle İmtihanı

İdamlık Komedyenin Memleketinde Mizahın Suç Deliliyle İmtihanı

Bir komedyen düşünün; sahnede şaka yapıyor, CİMER’e şikâyet ediliyor, tutuklanıyor, tahliye günü başka bir suçlamayla yeniden tutuklanıyor, sonra mahkeme kürsüsüne çıkıp “İdam edilecek komedyen benim diye duygusal mı yaklaşıyorum, bilmiyorum” diyor. Türkiye’nin hukuk ve mizah ilişkisini bundan daha iyi anlatan bir stand-up metni yazmak zor. Çünkü bu kez komedyenin yazdığı şaka değil, hayatın kendisi.

Deniz Göktaş savunmasını tamamladı.

Uzun uzun alkışlandı.

Bir komedyenin mahkeme salonunda alkışlanması başlı başına tuhaf bir sahne. Çünkü mahkeme salonları normalde kahkahanın değil, cübbelerin, tutanakların, mütalaaların ve “sanık son sözünüz?” cümlesinin mekânıdır. Ama Göktaş’ın hikâyesinde hayat, sahne ile mahkeme arasındaki sınırı çoktan kaldırmış görünüyor.

Göktaş, 88 gün tutuklu kaldı. İlk suçlamalar Cumhurbaşkanı’na hakaret, halkı kin ve düşmanlığa tahrik ve dini değerleri aşağılama eksenindeydi. Tahliye kararı verildiği gün ise bu kez aynı gösterideki Daltonlar şakası nedeniyle “suçu ve suçluyu övme” suçlamasıyla yeniden tutuklandı.

Yani komedyenin başına gelenleri anlatmak için artık komedi yazmaya gerek yok.

Zaten hayat yazıyor.

CİMER’in “Talebiniz Alınmıştır” Mizahı

Göktaş’ın savunmasındaki en çarpıcı bölümlerden biri CİMER’e yapılan bir şikâyet üzerine.

Bir yurttaş, “İdam cezası olan bir ülkede idam edilmesini talep ediyorum, teşekkürler” diye yazıyor.

CİMER’in cevabı?

“Talebiniz alınmıştır.”

Burada komedinin neresinde başlayıp devlet ciddiyetinin neresinde bittiğini bulmak kolay değil.

Göktaş ise mahkeme kürsüsünde bu tabloyu kendi ironisiyle anlatıyor:

“Elde idamlık bir komedyen var ve bunu idam cezası uygulayan ama elinde idamlık komedyen olmayan ülkeye ihraç etmeyi teklif ediyor.”

İnsan ister istemez düşünüyor:

Bir ülkede komedyenin idam edilmesini isteyen şikâyet “talep” olarak sisteme kaydedilebiliyorsa, komedyenin o talebe şaka ile karşılık vermesi neden şaşırtıcı olsun?

Asıl tuhaflık belki de burada.

Çünkü mizah, çoğu zaman absürt olanı görünür kılar. Devletin dijital başvuru sistemine girilen bir idam talebi de absürtlüğün kendisidir.

Komedyen yalnızca aynayı tutuyor.

“Adam İdam İnovasyonu Öneriyor”

Göktaş’ın savunmasının gücü, kendisini savunurken bile komedyen kimliğinden vazgeçmemesinde.

“Bu kişide öyle bir kin var ki tüm Ortadoğu’ya yeter” diyor.

Sonra meseleyi daha da büyütüyor:

“Adam idam inovasyonu öneriyor.”

İşte politik mizah tam da budur.

Bir cümleyi mahkeme tutanağına geçirirken onun yalnızca kelimelerine bakarsanız, cümlenin neden söylendiğini kaybedersiniz. Mizahı yalnızca sözlük anlamından okumaya kalkarsanız, Nasreddin Hoca’yı da belediye zabıta yönetmeliğine göre değerlendirmek gerekir.

Oysa mizah, kelimenin söylediği kadar söylemediği şeyle de ilgilidir.

Bir komedyenin “diktatör” demesiyle bir siyaset bilimi kitabının “diktatör” demesi aynı türden cümle değildir.

Göktaş da bunu başka bir ironik cümleyle anlatıyor:

“Diktatör sözcüğü hakaret değildir. Bir başka komedyen cumhurbaşkanı için diktatör yerine demokrattır dese benden daha çok güldürür.”

Bu cümleyi beğenirsiniz, beğenmezsiniz.

Ama komedinin çalışma mekanizmasını anlamak için yeterince açıktır.

Nasreddin Hoca Bugün Sahneye Çıksa

Göktaş’ın savunmasındaki en güzel göndermelerden biri Nasreddin Hoca.

“Nasreddin Hoca bugün gösteri yapsa konusu Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan olur, göl maya anlatmaz” diyor.

Bu yalnızca bir espri değil.

Türkiye’de mizahın tarihine ilişkin küçük ama güçlü bir hatırlatma.

Çünkü iktidar, mizahın tarih boyunca en doğal hedeflerinden biridir. Padişahlar, vezirler, zenginler, bürokratlar, din adamları, savaşlar, vergiler, yoksulluklar…

Mizahın konusu hiçbir zaman yalnızca “komik olan” değildi.

Mizah çoğu zaman dokunulması zor olana dokunmanın başka biçimiydi.

Nasreddin Hoca’nın göle maya çalması komiktir.

Ama “Ya tutarsa?” cümlesinin arkasındaki toplumsal hafıza, yalnızca gülmekten ibaret değildir.

Levent Kırca’nın Televizyonundan Mahkeme Kürsüsüne

Göktaş çocukluğunu anlatırken Levent Kırca’yı, Ferhan Şensoy’u, Gırgır’ı ve Devekuşu Kabare’yi anıyor.

Bu isimler aslında Türkiye’de mizahın bir tür kültürel hafızasını oluşturuyor.

Göktaş, “Beni o ustalar izleseler, özellikle bu davaya konu olan cümleleri, bir komedyene göre fazla yumuşak dillisin deyip beni korkak bulurlar” diyor.

Cümlenin devamı daha önemli:

“Ama onların döneminde bu eleştiriler toplum ve yöneticiler tarafından bugüne göre gayet olumlu, daha normal karşılanıyordu.”

Sonra bir başka cümle geliyor:

“Ama tutuklu yargılama gibi bir şey mümkün değildi.”

Burada artık kahkaha biraz azalıyor.

Çünkü komedyenin geçmişle bugün arasında kurduğu karşılaştırma, mizah tarihinden çıkıp hukuk ve özgürlükler tartışmasına giriyor.

Bir zamanlar televizyon ekranında milyonların izlediği politik mizahın bugün mahkeme tutanaklarına konu olması, yalnızca bir komedyenin başına gelenleri anlatmıyor.

Toplumun mizahla kurduğu ilişkinin de değiştiğini gösteriyor.

Komedyen Yalnızdır, Ama Seyircisi Kalabalıktır

Göktaş’ın savunmasında beni en çok düşündüren cümlelerden biri şu:

“Komedyenler yalnızdır.”

Belki de doğru.

Komedyen sahneye tek başına çıkar.

Elinde silah yoktur.

Arkasında örgüt yoktur.

Yanında koruma yoktur.

Bazen yalnızca bir mikrofonu vardır.

Ve o mikrofonun ucundan iktidara, topluma, kendisine, kutsallara, gündelik hayata, hatta kendi korkularına dokunur.

Sonra seyirci güler.

Bazen alkışlar.

Bazen salon sessizleşir.

Ama komedyenin işi tam da o sessizliği de göze almaktır.

Göktaş’ın mahkemede söylediği “Halk, 500 CİMER şikâyetinden ibaret değildir” cümlesi bu nedenle ayrıca önemli.

Çünkü bir komedyenin kaderini belirleyen şey, yalnızca onu şikâyet edenlerin sayısına indirgenemez.

Bir toplumun tamamı, bir başvuru sistemine düşen şikâyetlerden ibaret değildir.

Üç Cümle, Üç Suçlama, Bir Komedyenin Savunması

Göktaş, halkı kin ve düşmanlığa tahrik suçlamasına konu edilen üç cümlenin, kendisini siyasi nedenlerle hedef alan sosyal medya hesaplarının kampanyasıyla öne çıkarıldığını savunuyor.

Oruç tutma üzerine yaptığı espride açlık ve sinir ilişkisine gönderme olduğunu söylüyor.

“Dördüncü kitapta saygısızlık yok” diyor.

Dalgıç şakasının ise kendisine düşman hesapların aceleci yorumundan kaynaklandığını belirtiyor.

Burada tartışılması gereken yalnızca Göktaş’ın cümleleri değil.

Bir mizah metninin hangi bağlamda üretildiği, nasıl söylendiği, seyircinin nasıl algıladığı ve bir sosyal medya kampanyasının o cümleyi bağlamından koparıp koparmadığı da tartışmanın parçası.

Çünkü bir komedyenin cümlesini yalnızca sosyal medya ekran görüntüsünden okumaya kalkarsanız, geriye çoğu zaman komedi değil, delil dosyası kalır.

Üç Ay, Üç Yüz Kitap Ve Bir Paket Sigarasızlık

Sonra savunmanın en insani yerine geliyoruz.

Göktaş şöyle diyor:

“Ömrümden 3 ay çalındı. Sigarayı bıraktım. Ömrümün sonuna o 3 ayı ekleyeceğim.”

İnsan burada ne diyeceğini bilemiyor.

Çünkü bu kez komedyen şaka yapmıyor.

Üç ayın hesabını tutuyor.

Sonra hapishanede kendisine 300 kitap geldiğini anlatıyor.

Ve ekliyor:

“Hayatımda en özgür ve en kalabalık hissettiğim 3 aydı. Huzurla uyudum.”

Bu cümlede tuhaf bir paradoks var.

Dışarıda özgür olan bir insan içeride özgürlüğü hissedebiliyor.

İçeride olan bir insan ise dışarıdaki binlerce insanın dayanışmasıyla kendisini daha az yalnız hissedebiliyor.

Belki de mizahın asıl gücü burada.

Duvarların içinde bile dolaşabiliyor.

Mahkeme Salonu Bir Gün Sahneye Dönüşürse

Göktaş’ın savunması boyunca mahkeme salonu ile sahne arasındaki mesafe birkaç kez kapanıyor.

Hâkim, savunmasının uzunluğuna dikkat çekerek gösterinin de uzun olduğunu söylüyor. Göktaş ise “88 gündür hücredeyim, bırakın konuşayım” diyerek karşılık veriyor.

Bir komedyen için bundan daha tuhaf bir sahne tasarlamak kolay değil.

Sahnede seyirciye anlatacağı şakaları vardır.

Mahkemede ise kendi şakalarının neden suç olmadığını anlatmak zorundadır.

Sahnede kahkaha bekler.

Mahkemede beraat.

Sahnede mikrofon vardır.

Mahkemede tutanak.

Sahnede zaman sınırlıdır.

Mahkemede 88 gün.

Ve sonunda komedyen yine komedyendir.

Çünkü bütün bunların ortasında bile ironiyi bırakmaz.

Mizahın Suç Deliline Dönüştüğü Yerde

Göktaş’ın savunmasının asıl meselesi belki de kendisinden daha büyük.

Bir ülkede mizahın ne kadar sert olabileceği, yalnızca komedyenin cesaretiyle belirlenmez. Toplumun eleştiriye tahammülü, yöneticilerin eleştiriye yaklaşımı ve yargının mizah ile gerçek beyan arasındaki ayrımı nasıl değerlendirdiği de belirleyicidir.

Göktaş’ın mahkemede söylediği bir başka cümle bu nedenle dikkat çekici:

“İçinde bulunduğum toplumun önemli ve güncel bir problemini mesleğim çerçevesinde, mizahi ve kinayeli bir üslupla dile getirdim.”

Bu, bir komedyenin mesleki savunmasıdır.

Gazeteci nasıl bir suç şebekesini anlatıyorsa, savcı nasıl bir iddianame kuruyorsa, komedyen de toplumdaki çelişkiyi sahneye taşır.

Göktaş bunu şöyle ifade ediyor:

“Bir komedyen olarak bu şaka ile benim yapmak istediğim de budur.”

İşte mesele tam burada düğümleniyor.

Bir toplumun sorunlarını anlatmanın tek biçimi ciddi cümleler değildir.

Bazen bir araştırma dosyası anlatır.

Bazen bir iddianame.

Bazen bir köşe yazısı.

Bazen de bir komedyen.

Ve bazen komedyen, hepsinden daha ağır bir cümle kurar.

Çünkü güldürürken insanın aklına takılır.

Komedyenin Son Şakası Hayatın Kendisi Olmasın

Göktaş savunmasının sonunda beraat ve tahliye talep ediyor.

Bu talep yalnızca bir sanığın hukuki talebi olarak okunabilir.

Ama savunmanın tamamı başka bir soruyu da önümüze koyuyor:

Bir ülkede komedyenin sahnede söylediği sözün sınırı nerede biter, ceza hukukunun sınırı nerede başlar?

Bu sınırın demokratik toplumlarda açık, öngörülebilir ve hukukla belirlenmiş olması gerekir.

Çünkü mizahın üzerine fazla hukuk bindirirseniz geriye mizah kalmaz.

Mizahın üzerine fazla korku bindirirseniz geriye yalnızca sessizlik kalır.

Ve sessizlik, hiçbir zaman kahkaha kadar masum değildir.

Deniz Göktaş’ın “İdam edilecek komedyen benim diye duygusal mı yaklaşıyorum, bilmiyorum” cümlesi belki de bütün hikâyenin özeti.

Çünkü komedyen, kendisini savunurken bile şaka yapıyor.

Ama bu kez şakanın konusu kendisi.

Bir ülkenin komedyeni, kendi idamını anlatacak kadar ileri gidebiliyorsa, belki de asıl bakılması gereken komedyenin ne söylediğinden önce, o cümleyi neden söylemek zorunda hissettiğidir.

Ve evet…

Göktaş’ın savunmasının sonunda uzun uzun alkışlanması güzel.

Ama asıl mesele, bir komedyenin mahkeme salonunda alkışlanması değil.

Bir gün aynı komedyenin mahkeme salonuna hiç gitmeden sahneden inebilmesi.