Kemal Kılıçdaroğlu’nun bağımsız ve muhalif medya kuruluşlarına yönelik sözleri, Özgür Özel’i AKP’ye geçen belediye başkanları üzerinden eleştirmesi ve kendi genel başkanlığına dönüşünü sağlayan tartışmalı yargı kararını savunması, Türkiye siyasetindeki demokrasi ve meşruiyet sorununu yeniden gündeme taşıdı. Bir zamanların “Demokrat Dede”si, bugün basın özgürlüğünü, yargı bağımsızlığını ve seçilmişlerin iradesini aynı ilkelerle değerlendirmediği eleştirilerinin odağında.
Türkiye’de siyaset bazen insanların söylediklerinden çok, söyledikleriyle bulundukları yer arasındaki mesafede kendisini ele veriyor. Bir zamanlar adalet için kilometrelerce yürüyen, basın özgürlüğünü demokrasinin vazgeçilmez koşulu olarak savunan ve toplumsal uzlaşmanın sözcülüğünü üstlenen Kemal Kılıçdaroğlu’nun son açıklamaları da böyle bir çelişkiyi görünür kılıyor. Kılıçdaroğlu’nun KRT televizyonunda yaptığı değerlendirmeler, yalnızca Özgür Özel’le yaşadığı siyasi hesaplaşmanın değil, yıllarca savunduğu demokratik ilkelerle bugün benimsediği tutum arasındaki uzaklaşmanın da tartışılmasına neden oluyor.
Kılıçdaroğlu, Halk TV’yi gerçek dışı haberler yapmakla suçlayarak iktidar yanlısı A Haber ile aynı düzlemde değerlendirdi. Bir medya kuruluşunun haberlerini eleştirmek kuşkusuz her siyasetçinin hakkı. Ancak Türkiye’de gazetecilerin soruşturmalarla, tutuklamalarla, erişim engelleriyle ve ekonomik baskılarla karşı karşıya kaldığı koşullarda, muhalif bir yayın kuruluşunun gazeteciliğini bütünüyle değersizleştiren sözlerin başka bir anlamı bulunuyor. Bir demokratın basın özgürlüğüne bağlılığı, kendisini destekleyen gazetecilere gösterdiği yakınlıkla değil, kendisini rahatsız eden sorular karşısında sergilediği tutumla ölçülür. Kılıçdaroğlu’nun sözlerinde eksik kalan da bu demokratik duyarlılık.
Türkiye’de bağımsız gazeteciliğin içinde bulunduğu koşullar, sıradan bir siyasi çekişmenin konusu değil. Uluslararası basın özgürlüğü kuruluşlarının raporlarında yargısal baskılar, medya sahipliği ve yayıncılığın ekonomik bağımlılıkları uzun süredir eleştiriliyor. Böyle bir ortamda muhalif medyayı toptan hedef almak, gazeteciliğin yanlışlarını düzeltmekten çok, onun toplumsal güvenilirliğini zedeleme tehlikesi taşıyor. Üstelik bunu yapan kişi, yıllarca iktidarın medya üzerindeki etkisini eleştirmiş eski bir ana muhalefet lideri olduğunda çelişki daha da belirginleşiyor.
Yargıya Güvensizlikten Yargı Kararıyla Genel Başkanlığa
Kılıçdaroğlu’nun açıklamalarındaki asıl kırılma, yargıya ilişkin değerlendirmelerinde ortaya çıkıyor. Türkiye’de yargının bağımsız olmadığını ve büyük ölçüde iktidarın etkisi altında bulunduğunu kabul ederken, bir yargıcın ortada veri olmadan mahkûmiyet kararı vermeyeceğini savunuyor. Oysa yargı bağımsızlığının tartışılması, tam da siyasi bakımdan hassas davalarda delillerin nasıl değerlendirildiği, tutukluluğun hangi gerekçelerle sürdürüldüğü ve kararların hangi koşullarda verildiği sorularından doğuyor. Yargının iktidarın etkisinde olduğunu söyleyip ardından kararlarına neredeyse koşulsuz güven duymak, açıklanması gereken ciddi bir tutarsızlık oluşturuyor.
Bu tutarsızlık, Kılıçdaroğlu’nun kendi siyasi konumuna bakıldığında daha da önem kazanıyor. CHP’nin 2023 yılındaki 38. Olağan Kurultayı hakkında 21 Mayıs 2026’da verilen mutlak butlan kararıyla Özgür Özel ve parti yönetiminin görevden uzaklaştırılması, Kılıçdaroğlu’nun yeniden genel başkanlığa getirilmesinin yolunu açtı. Kararın hukuki dayanağı ve siyasi partilerin iç işleyişine yargı müdahalesinin sınırları tartışma konusu oldu. Kılıçdaroğlu ise davayı kendisinin açmadığını, yalnızca mahkeme kararının gereğini yerine getirdiğini savundu.
Ancak bir davayı kimin açtığıyla, o davanın sonucundan kimin siyasi yarar sağladığı aynı mesele değil. Yargının bağımsızlığına ilişkin kuşkuların bu kadar yaygın olduğu bir ülkede, parti delegelerinin oylarıyla oluşmuş bir yönetimin mahkeme kararıyla değiştirilmesini yalnızca hukuki bir zorunluluk olarak açıklamak, demokratik meşruiyet sorununu ortadan kaldırmıyor. Kararın hukuki geçerliliğine ilişkin tartışma ayrı; seçilmiş bir parti yönetiminin yargı müdahalesiyle değiştirilmesinin demokratik anlamı ayrı. Kılıçdaroğlu’nun kendi konumunu bu ikinci tartışmanın dışında tutması, açıklamalarındaki en önemli boşluklardan birini oluşturuyor.
Özgür Özel’e Eleştiri, Kendi Konumuna Sessizlik
Kılıçdaroğlu’nun Özgür Özel’e yönelttiği eleştirilerin önemli bölümünü, CHP’den ayrılarak AKP’ye geçen belediye başkanları ve meclis üyeleri oluşturuyor. Aday belirleme süreçlerinde yanlış tercihler yapıldığını, uyarılarının dikkate alınmadığını ve bu tercihler nedeniyle partinin zarar gördüğünü savunuyor. Elbette seçildiği partiden ayrılarak başka bir partiye geçen belediye başkanlarının seçmen iradesiyle ilişkisi sorgulanmalıdır. Özgür Özel’in aday belirleme kararları da eleştiriden bağışık değildir. Ancak burada görmezden gelinemeyecek bir başka soru bulunuyor: Seçmenlerin oylarıyla kazanılmış belediyelerin siyasi saf değiştirmesini eleştiren Kılıçdaroğlu, delegelerin oylarıyla oluşmuş parti yönetiminin yargı kararıyla değiştirilmesini neden aynı demokratik duyarlılıkla değerlendirmiyor?
Bu iki süreç hukuken birbirinin aynısı değil. Fakat ikisinde de siyasal temsilin kaynağı ve seçilmiş iradenin korunması tartışılıyor. Kılıçdaroğlu’nun başkalarının siyasi meşruiyetini sorgularken kendi genel başkanlığının yeniden kurulma biçimini tartışma dışında bırakması, kamuoyunda çifte ölçüt eleştirilerine yol açıyor. Siyasetin eski alışkanlıklarından biri olan, başkasının yaptığına itiraz ederken kendisine yarayan sonucu olağan karşılamak, demokratik ilkeleri ortak bir ölçüt olmaktan çıkarıp kişisel hesaplaşmanın aracına dönüştürüyor.
Kılıçdaroğlu’nun geçmişte “Demokrat Dede” olarak anılmasını sağlayan şey yalnızca sakin konuşması ya da uzlaşmacı görüntüsü değildi. Adalet, çoğulculuk ve özgürlük üzerine kurduğu söylem de bu algının oluşmasında etkiliydi. Ne var ki demokrasi, insanın kendisi için istediği hakları başkaları için de savunabildiği ölçüde anlam kazanır. Basın özgürlüğünü yalnızca olumlu haberler yapıldığında, yargı bağımsızlığını yalnızca siyasi rakipler yargılandığında, seçilmiş iradeyi yalnızca kendi tarafı kazandığında savunmak, demokratik tutarlılıkla bağdaşmaz.
Türkiye’nin ihtiyacı, siyasetçilerin birbirlerinin geçmişini ve niyetlerini sorguladığı yeni bir hesaplaşmadan çok, herkesin aynı hukuk kurallarına tabi olduğu, gazetecilerin özgürce çalışabildiği ve siyasi temsilin seçilmişlerin iradesine saygıyla korunduğu bir kamusal düzendir. Kılıçdaroğlu’nun açıklamalarının ortaya çıkardığı temel sorun da burada bulunuyor. Bir siyasetçinin demokrasiye ilişkin sözlerinin inandırıcılığı, yalnızca karşısındakilerden ne istediğine değil, aynı ilkeleri kendi konumuna uygulamaya ne kadar hazır olduğuna bağlıdır.
Bir zamanlar adalet arayışıyla toplumun karşısına çıkan Kılıçdaroğlu’nun bugün yanıtlaması gereken soru, Özgür Özel’in nerede yanlış yaptığı kadar, kendisinin hangi demokratik ilkeyi hangi koşulda savunduğudur. Çünkü demokrasi, insanın rakibine karşı kullandığı bir ölçü değil, kendisini de bağlayan ortak bir sorumluluktur. O sorumluluk unutulduğunda geriye demokratik ilkelerden çok, koltuğun çevresinde dönen eski siyaset alışkanlıkları kalır.
TB / CHP’nin 9 Ekim 2026 tarihli KRT söyleşisi; 21 Mayıs 2026 tarihli mutlak butlan kararına ilişkin Anadolu Ajansı, Deutsche Welle Türkçe, Sözcü ve DHA haberleri; Avrupa Komisyonu Türkiye 2025 Raporu; uluslararası basın özgürlüğü kuruluşlarının Türkiye değerlendirmeleri.











