2013-2025 arasında en az 1267 maden işçisi hayatını kaybetti; özelleştirme, taşeronlaşma ve zayıflatılan denetim mekanizmalarıyla şekillenen madencilik politikaları, Türkiye’de iş cinayetlerini yapısal bir sorun olmaktan çıkarıp kalıcı bir rejime dönüştürdü.
28 Nisan Dünya İş Cinayetlerinde Ölen ve Yaralananları Anma Günü, Türkiye’de özellikle madencilik sektörünün tarihsel yükünü yeniden görünür kılıyor. 2012’de ilk anma etkinliklerinden bugüne uzanan süreçte değişen hükümetlere, yenilenen mevzuata ve büyüyen üretim hacmine rağmen değişmeyen bir gerçek var: Maden işkolu, iş cinayetlerinin en yoğun yaşandığı alan olmayı sürdürüyor.
İSİG Meclisi’nin tespitlerine göre 2013-2025 yılları arasında en az 1267 maden işçisi iş cinayetlerinde yaşamını yitirdi. Resmi verilerle karşılaştırıldığında aradaki farkın sınırlı olması, madencilikte ölümlerin saklanmasının görece zor olduğunu; ancak önlenmesinin hâlâ mümkün kılınmadığını gösteriyor.
Neo-Liberal Dönüşüm Ve Madencilikte Yapısal Kırılma
Türkiye’de madencilik politikalarının bugünkü karakteri, 24 Ocak 1980 kararları ve 12 Eylül askeri darbesi sonrasında hızlanan neo-liberal yeniden yapılanma süreciyle şekillendi. İhracata dayalı büyüme modeli doğrultusunda kamu işletmeciliğinin tasfiyesi, taşeronlaşma ve esnek çalışma biçimleri yaygınlaştırıldı; sendikal hareket ise ciddi baskılarla karşı karşıya kaldı.
2000’li yıllarda ise madencilik sektörü hem Gayri Safi Yurtiçi Hasıla (GSYH) hem de ihracat içindeki payını artırdı. Bu artış, yalnızca üretim kapasitesindeki genişlemeye değil, aynı zamanda mevzuat değişiklikleriyle özel sektör lehine yeniden düzenlenen bir birikim stratejisine dayanıyor. 3213 sayılı Maden Kanunu’nun çok sayıda kez değiştirilmesi, rödovans uygulamalarının yaygınlaştırılması ve kamuya ait sahaların özel şirketlere açılması bu sürecin başlıca araçları oldu.
Polen Ekoloji Kolektifi’nin MAPEG verileri üzerinden yaptığı çalışmaya göre son yıllarda yüz binlerce hektarlık alan maden şirketlerine ruhsatlandırıldı. Bu tablo, Anadolu coğrafyasının yerli ve yabancı şirketler açısından bir “küresel ocak” haline geldiğini ortaya koyuyor.
Ekstraktivist Model Ve Mülksüzleştirme
Madencilikteki genişleme, yalnızca ekonomik büyüme verileriyle sınırlı değil; aynı zamanda toprak, su ve yaşam alanlarının metalaştırılması süreciyle ilerliyor. Literatürde “ekstraktivist model” olarak tanımlanan bu yaklaşım, henüz metalaşmamış alanların küresel üretim zincirlerine entegre edilmesini esas alıyor.
Bu model, bir yandan sermaye birikimini hızlandırırken diğer yandan kırsal alanlarda mülksüzleşmeyi, çevresel yıkımı ve yerel halkın geçim kaynaklarının zayıflamasını beraberinde getiriyor. Özelleştirme ve ruhsatlandırma süreçlerinin hız kazanması, siyasal yapının merkezileşmesiyle paralel ilerliyor.
Madencilik sektörünün ekonomideki payı artarken, işçi sağlığı ve iş güvenliği önlemlerinin aynı ölçüde güçlendirilmemesi, iş cinayetlerini yapısal bir risk haline getiriyor.
İş Cinayetlerinin Profili: Kömür, Göçük, Genç Yaş
Son on üç yılda yaşamını yitiren 1267 maden işçisinin büyük çoğunluğu kömür, mermer ve taş ocaklarında çalışıyordu. Ölümlerin yarıdan fazlası linyit ve taş kömürü ocaklarında meydana geldi.
Nedenlere bakıldığında tablo çarpıcı: Ölümlerin yaklaşık yüzde 70’i göçük/ezilme ile zehirlenme/boğulma sonucu gerçekleşti. Patlama, yangın ve servis kazaları diğer öne çıkan başlıklar.
Yaş dağılımı ise iş cinayetlerinin üretken çağdaki işçileri hedef aldığını gösteriyor. En yoğun kayıp 30-34 yaş grubunda. 16 ve 17 yaşındaki iki çocuk işçinin hayatını kaybetmiş olması, çocuk emeğinin de madenlerdeki riskli çalışma düzeninin parçası haline geldiğini ortaya koyuyor.
Göçmen işçiler de bu tablonun içinde: Afganistanlı, Suriyeli, Çinli ve diğer ülke yurttaşı işçiler madenlerde yaşamını yitirdi. Göçmen emeği, düşük ücret ve güvencesizlikle birleştiğinde daha kırılgan bir yapı oluşturuyor.
Sendikalaşma, Sınırlı Koruma Ve Yeni Arayışlar
Ölen işçilerin yaklaşık üçte biri sendikalıydı. Bu oran, sendikanın varlığının belirli ölçüde koruyucu bir işlev gördüğünü düşündürse de, özelleştirme ve taşeronlaşma karşısında mevcut sendikal yapının sınırlı kaldığını gösteriyor. Soma’da 301 işçinin hayatını kaybettiği katliamda işçilerin sendikalı olması, yalnızca üyeliğin tek başına yeterli olmadığını da ortaya koymuştu.
Bugün madencilikteki temel tartışma yalnızca iş güvenliği önlemleriyle sınırlı değil; üretim modelinin, denetim mekanizmalarının ve kamusal sorumluluğun yeniden tanımlanmasını gerektiriyor.
Bölgesel Yoğunlaşma: Manisa Ve Zonguldak
Maden işçisi ölümlerinin yüzde 28’i Manisa’da, yüzde 11’i Zonguldak’ta gerçekleşti. Muğla, Bartın, Şırnak, Karaman, Isparta ve Denizli gibi iller de yüksek kayıp sayılarıyla öne çıkıyor.
Bu coğrafi yoğunlaşma, belirli bölgelerde madenciliğin ekonomik ağırlığı ile işçi sağlığı risklerinin doğrudan bağlantılı olduğunu gösteriyor. Aynı zamanda yerel ekonomilerin madenciliğe bağımlılığı, işçilerin alternatif istihdam olanaklarına erişimini sınırlayarak riskli çalışma koşullarını kabullenmeye zorlayan bir yapı oluşturuyor.
Bir Anma Gününden Öte: Yapısal Bir Sorgulama
“Ölenler için yas tut, kalanlar için mücadele et” çağrısı, yalnızca duygusal bir slogan değil; mevcut üretim modeline yöneltilmiş politik bir sorudur. 13 yılda 1267 can kaybı, münferit kazaların değil, denetim zafiyetleriyle, taşeronlaşmayla ve kâr odaklı üretim baskısıyla şekillenen bir yapının sonucudur.
Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) standartları ve Avrupa Birliği iş sağlığı ve güvenliği mevzuatı, riskli sektörlerde önleyici yaklaşımı esas alırken; Türkiye’de uygulamadaki eksiklikler ve yaptırım zayıflıkları eleştiri konusu olmaya devam ediyor.
Madencilikte üretim artarken ölüm sayılarının kalıcı bir şekilde düşürülememesi, ekonomik büyüme ile insan hayatı arasındaki öncelik sıralamasını yeniden tartışmaya açıyor.
- NHY / İSİG Meclisi Maden İşkolu İş Cinayetleri Raporları (2013-2025)


















