Rosa Luxemburg Vakfı, 7 Ekim saldırılarının üçüncü yılında yayımladığı açıklamada Hamas’ın İsrail’in güneyine düzenlediği saldırıda 1.200’den fazla insanın öldürüldüğünü ve 251 kişinin Gazze’ye kaçırıldığını hatırlatırken, aynı saldırının İsrail hükümeti ve ordusunun Gazze’de yürüttüğü ve Vakfın “soykırım” olarak nitelediği sürecin de başlangıcı olduğunu belirtti. Vakfın eski İsrail Ofisi Direktörü Gil Shohat ise neues deutschland gazetesine verdiği söyleşide üç yılın ardından İsrail toplumundaki militarizasyonu, Filistinlilerin insanlıktan çıkarılmasını, medyanın rolünü ve Yahudi-Filistinli ortak mücadelesinin giderek zorlaşan koşullarını anlattı.
Üç yıl önce, 7 Ekim 2023 sabahı İsrail’in güneyinde başlayan saldırı, yalnız o gün öldürülen insanların yaşamlarını değil, İsrail ve Filistin toplumlarının bundan sonraki yıllarını da değiştirdi.
Rosa Luxemburg Vakfı, saldırının üçüncü yıldönümünde yayımladığı açıklamada Hamas’ı “İslamcı terör örgütü” olarak nitelendirerek 7 Ekim’de gerçekleştirilen koordineli saldırılarda 1.200’den fazla insanın öldürüldüğünü, bunların yaklaşık 800’ünün sivil ve 36’sının çocuk olduğunu, 4 binden fazla kişinin yaralandığını ve 251 kişinin rehin alınarak Gazze Şeridi’ne götürüldüğünü hatırlattı.
Ancak Vakfın açıklaması burada bitmiyor.
Aynı cümlenin tarihsel devamına Gazze’yi yerleştiriyor ve 7 Ekim saldırısının, İsrail hükümeti ve ordusunun Gazze’de gerçekleştirdiğini “soykırım” olarak nitelendirdiği sürecin de başlangıcını oluşturduğunu belirtiyor.
Böylece açıklama, son üç yılın tartışmalarında sık sık birbirinin karşısına yerleştirilen iki gerçeği aynı metnin içinde tutmaya çalışıyor: İsrailli sivillerin öldürülmesini Filistinlilerin yaşadıklarının gerekçesi haline getirmeden, Gazze’de yaşananları da 7 Ekim’in kaçınılmaz sonucu olarak kabul etmeden.
Vakfın paylaşımının merkezinde ise Mart 2023-Ağustos 2026 arasında Rosa Luxemburg Vakfı’nın Tel Aviv’deki İsrail Ofisini yöneten, bugün Berlin’de Batı Asya Programı Müdürü olarak çalışan Gil Shohat’ın Alman sol gazetesi neues deutschland ile yaptığı kapsamlı söyleşi bulunuyor.
Shohat’ın üç yılı anlatırken vardığı yer, yalnız hükümetlerin ve orduların politikaları değil.
Bir toplumun şiddetle birlikte nasıl değiştiği.
7 Ekim’den Sonra Değişen İsrail
Gil Shohat, 7 Ekim 2023’ü İsrail toplumu açısından büyük bir travma olarak değerlendiriyor. Saldırının yarattığı korku, öfke ve güvensizlik duygusunun İsrail toplumunda derin izler bıraktığını anlatırken, sonraki üç yılda yaşananların bu travmayı ortadan kaldırmak yerine başka bir toplumsal dönüşüme yol açtığını savunuyor.
Shohat’ın üzerinde durduğu kavramlardan biri militarizasyon.
Savaş uzadıkça askerî dilin yalnız ordunun değil, gündelik yaşamın da dili haline geldiğini; toplumun giderek daha geniş kesimlerinin güvenlik, intikam ve askerî güç kavramları üzerinden düşünmeye başladığını söylüyor.
Bu dönüşümün en ağır sonuçlarından biri ise Filistinlilere bakışta ortaya çıkıyor.
Shohat, Gazze’de yaşayan insanların bireysel yaşamları, aileleri, korkuları ve gelecekleri olan insanlar olarak görülmesinin giderek zorlaştığını; Filistinlilerin büyük bir bölümünün İsrail kamusal söyleminde topluca tehdit veya düşman kategorisine yerleştirildiğini anlatıyor.
Burada mesele yalnız siyasi söylem değildir.
Bir insanı öldürmenin toplumsal olarak kabul edilebilir hale gelmesinin öncesinde, çoğu zaman onun insan olarak görülme biçiminin değişmesi gerekir.
Savaşların görünmeyen hazırlığı biraz da burada gerçekleşir.
Önce insanın adı kaybolur.
Sonra yüzü.
Sonra hikâyesi.
Geriye yalnız “düşman” kalır.
Medya Savaşın Dışında Değil
Shohat’ın söyleşide dikkat çektiği alanlardan biri de İsrail medyası.
Ona göre İsrail’de ana akım medyanın önemli bölümü Gazze’de yaşananları İsrail kamuoyuna bütün boyutlarıyla aktarmadı. İsrail askerlerinin kayıpları, rehinelerin durumu ve 7 Ekim saldırısının yarattığı travma geniş biçimde işlenirken Filistinli sivillerin yaşadığı yıkım çok daha sınırlı görünürlük kazandı.
Böyle bir medya ortamında Gazze, coğrafi olarak İsrail’e birkaç kilometre uzaklıkta olsa bile toplumsal bilinçte giderek uzaklaşabiliyor.
Bombalanmış bir apartman artık insanların yaşadığı bir ev olarak değil, askerî operasyonun görüntüsü olarak görülüyor.
Ölen insan sayıya dönüşüyor.
Çocuk istatistiğe.
Şehir haritaya.
Savaşın dili burada yalnız gerçeği anlatmıyor; hangi gerçeğin görüleceğini de belirliyor.
Rosa Luxemburg Vakfı’nın Shohat söyleşisini özellikle öne çıkarmasının nedenlerinden biri de bu. Çünkü Vakfın değerlendirmesinde son üç yıldaki değişim yalnız Netanyahu hükümetinin politikalarından ibaret değil; savaşın toplumsal algıyı nasıl dönüştürdüğü de anlaşılmaya çalışılıyor.
“Güvenlik” Uğruna Daha Fazla Güvensizlik
Shohat’ın değerlendirmelerinin merkezindeki sorulardan biri oldukça basit:
Üç yıllık savaş İsrail’i daha güvenli bir ülke haline getirdi mi?
Söyleşinin başlığında verilen yanıt açık:
“İsrail’in şiddet mantığı güvenlik sağlayamaz.”
Shohat’a göre askerî üstünlüğün sürekli genişletilmesi ve güvenliğin esas olarak güç kullanımı üzerinden kurulması, çatışmanın siyasal nedenlerini ortadan kaldırmıyor.
Burada onlarca yıldır devam eden bir döngü bulunuyor.
Bir saldırı daha fazla güvenlik önlemini getiriyor.
Güvenlik önlemleri daha fazla askerî kontrolü.
Askerî kontrol daha fazla öfkeyi.
Öfke yeni şiddeti.
Yeni şiddet ise yeniden güvenlik gerekçesini.
Böylece güvenlik arayışı, kendi güvensizliğini yeniden üreten bir düzene dönüşebiliyor.
Bu, 7 Ekim’de öldürülen insanların acısını küçültmez. Rehin alınanların yaşadıklarını da ortadan kaldırmaz.
Fakat aynı şekilde 7 Ekim’in acısı, Gazze’de öldürülen insanların yaşamlarını daha az değerli hale getirmez.
Rosa Luxemburg Vakfı’nın açıklamasının belki de en önemli tarafı, bu iki gerçeği birbirinin düşmanı haline getirmemeye çalışmasıdır.
İsrail Toplumundaki Sertleşme
Shohat, İsrail toplumunda savaşla birlikte sağa doğru belirgin bir siyasal ve toplumsal hareket yaşandığını düşünüyor.
7 Ekim’in yarattığı travmanın, daha önce güvenlik politikalarını eleştiren bazı kesimlerde bile askerî çözümlere yönelik desteği artırdığını; Filistinlilerle siyasal uzlaşma fikrinin toplumsal zemininin daraldığını anlatıyor.
Bu durum yaklaşan parlamento seçimlerini de doğrudan etkiliyor.
Netanyahu hükümetine karşı İsrail’de büyük protestolar yapılmış olmasına rağmen bu muhalefetin tamamının Gazze savaşına karşı bir muhalefet olmadığına dikkat çekiliyor.
Hükümete karşı olmakla savaşa karşı olmak aynı şey değil.
Netanyahu’ya karşı gösterilere katılan insanların önemli bir bölümü hükümeti rehineleri geri getiremediği, güvenlik başarısızlığı yaşadığı veya demokratik kurumları zayıflattığı gerekçesiyle eleştirirken Filistin sorununa ilişkin daha köklü bir siyasal değişimi savunmayabiliyor.
Bu ayrım, İsrail’deki muhalefetin sınırlarını anlamak açısından önemli.
Çünkü hükümet değişebilir.
Fakat bir toplumun başka bir halka bakışı değişmedikçe çatışmayı üreten ilişkiler yaşamaya devam edebilir.
Yahudilerle Filistinlilerin Yan Yana Durduğu Küçük Alanlar
Shohat’ın söyleşisinin en dikkat çekici bölümlerinden biri, bütün bu karanlık tablo içinde varlığını sürdüren Yahudi-Filistinli ortak hareketlerine ilişkin değerlendirmeleri.
İsrail’de savaşa, işgale ve Filistinlilerin haklarının ihlal edilmesine karşı birlikte mücadele eden Yahudi ve Filistinli gruplar hâlâ bulunuyor.
Sayısal olarak büyük olmayabilirler.
Toplumsal atmosfer içinde giderek daha fazla baskıyla karşılaşabilirler.
Ancak Shohat açısından bu birliktelikler geleceğin siyasal imkânları bakımından önem taşıyor.
Çünkü iki halkın birbirini yalnız düşman olarak gördüğü bir yerde barışın kurulması mümkün değil.
Barış anlaşmaları hükümetler tarafından imzalanabilir.
Ama barışın kendisi toplumların içinde kurulmak zorundadır.
Bir Yahudinin bir Filistinlinin acısını kendi acısından daha değersiz görmediği, bir Filistinlinin de bir İsrailli sivilin öldürülmesini siyasi gerekçelerle meşrulaştırmadığı yerde başka bir ilişkinin ihtimali başlayabilir.
Shohat’ın işaret ettiği Yahudi-Filistinli ortaklıklarının önemi biraz da burada yatıyor.
Rosa Luxemburg Vakfı’nın Kurduğu İki Cümle
Vakfın 7 Ekim’in üçüncü yıldönümündeki açıklamasında aslında bütün tartışmanın özeti olabilecek iki cümle yan yana duruyor.
Birincisi:
Hamas’ın 7 Ekim saldırısı 1.200’den fazla insanın ölümüne neden oldu.
İkincisi:
Bu saldırı aynı zamanda İsrail hükümeti ve ordusunun Gazze’de gerçekleştirdiği ve Vakfın “soykırım” olarak tanımladığı sürecin başlangıcı oldu.
Bu iki cümleden yalnızca birini seçmek kolaydır.
Birincisini söyleyip ikincisini unutabilirsiniz.
Ya da ikincisini anlatıp birincisini tarihin dipnotuna gönderebilirsiniz.
Daha zor olan, ikisini aynı anda görebilmektir.
Çünkü insan hayatının değerini kimliklere göre tartmaya başladığımız anda ölenlerin sayısını konuşmaya başlarız ama insanı kaybederiz.
7 Ekim’den üç yıl sonra Rosa Luxemburg Vakfı’nın açıklaması ve Gil Shohat’ın değerlendirmeleri, İsrail-Filistin çatışmasına ilişkin başka bir soruyu da önümüze koyuyor:
Şiddetin başladığı tarihi bulmak mı önemlidir, yoksa şiddeti sürekli yeniden üreten koşulları değiştirmek mi?
Tarih boyunca toplumlar ilk soruya cevap aramak için birbirlerinin geçmişini kazıdı.
Her mezarın altında başka bir mezar buldular.
Her acının arkasında daha eski bir acı.
Her saldırının arkasında başka bir saldırı.
Sonunda herkes kendi ölüsünü hatırladı, karşısındakinin ölüsünü unuttu.
Belki de Rosa Luxemburg’un bir yüzyıldan uzun süre önce savaşların ve milliyetçiliğin ortasında sorduğu soruların hâlâ güncel kalmasının nedeni budur.
7 Ekim’in üçüncü yılında geriye yalnız üç yılın ölüleri kalmadı.
Birbirinin acısını görme yeteneğini giderek kaybeden iki toplum ve onları yeniden birbirine düşman eden siyasal düzen de kaldı.
Gil Shohat’ın sözünü ettiği Yahudi-Filistinli ortak mücadelelerin önemi tam burada ortaya çıkıyor.
Çünkü barış, yalnız silahların sustuğu gün başlamaz.
İnsan, karşısındaki insanın ölüsünü de kendi ölüsü kadar gerçek gördüğü gün başlar.
TB / Rosa Luxemburg Stiftung, neues deutschland, Rosa Luxemburg Stiftung Israel Office, Birleşmiş Milletler, Uluslararası Adalet Divanı, B’Tselem, +972 Magazine
- Rosa Luxemburg Vakfı’ndan 7 Ekim’in Üçüncü Yılında İsrail’e Bakış: “Şiddetin Mantığı Güvenlik Getirmiyor” - 8 Ekim 2026
- Akbelen’den Artvin’e: Doğa Mücadelesi Ortaklaşıyor - 8 Ağustos 2026
- Perşembe Yaylası’nda Maden Gölgesi - 3 Temmuz 2026













