25 Ekim–1 Kasım 2026 tarihleri arasında Türkiye’nin farklı bölgelerinde köylüler, çevre örgütleri ve yaşam savunucuları maden, jeotermal enerji ve güneş enerjisi projelerine karşı mücadelelerini sürdürdü. Eskişehir’de siyanürlü altın-gümüş madeni projesinin ÇED olumlu kararına yargıdan durdurma gelirken Ordu’da köylüler sondaj makinelerinin önünü kesti. Çanakkale’de yeni bir maden projesinin ÇED süreci başladı; Aydın, İzmir ve Muş’ta su kaynakları, tarım alanları ve yaşam hakkı için itirazlar yükseldi. Bir haftanın çevre gündemi, ekonomik yatırımların kimin yararına ve kimin yaşam alanlarında gerçekleştirildiği sorusunu yeniden ortaya koydu.
Türkiye’de ekim ayının son haftası, çevre mücadelesinin yalnızca ormanların kesilmesine veya maden sahalarının genişlemesine karşı verilen bir mücadele olmadığını bir kez daha gösterdi. Köylüler için toprak, üzerinde üretim yaptıkları bir mülkten; su, ekonomik değeri hesaplanabilecek bir kaynaktan; orman ise kereste veya maden rezervinin üzerini örten ağaçlardan ibaret değil. Bütün bunlar, bir yerleşimin geçmişini, geçimini ve geleceğini birbirine bağlayan yaşam koşullarını oluşturuyor.
Ülkenin farklı bölgelerinde yaşanan gelişmelerin ortak özelliği, şirketlerin yatırım ve üretim gerekçeleriyle yürüttükleri faaliyetlere karşı yurttaşların yaşam alanlarını koruma hakkını öne çıkarması oldu. Kimi yerde mahkeme kararı beklendi, kimi yerde yürütmeyi durdurma kararına rağmen çalışmaların sürdüğü ileri sürüldü, kimi yerde de köylüler iş makinelerinin karşısına çıktı.
Eskişehir: Siyanürlü Altın Madeni Projesine Yargıdan Durdurma
Haftanın en önemli hukuki gelişmelerinden biri Eskişehir’de yaşandı. Cengiz Holding ile bağlantılı Alpagut-Atalan Altın-Gümüş Madeni Projesi için verilen Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) olumlu kararının yürütmesi, Eskişehir 2. İdare Mahkemesi tarafından durduruldu.
Eskişehir Büyükşehir Belediyesinin açtığı davada verilen karar 27 Ekim’de kamuoyuna duyuruldu. Mahkemenin, projenin uygulanması halinde telafisi güç zararların ortaya çıkabileceği yönündeki değerlendirmeyi dikkate aldığı bildirildi.
Karar, maden projesinin bütünüyle iptal edildiği anlamına gelmiyor. Ancak ÇED olumlu kararının uygulanmasını dava sonuçlanıncaya kadar askıya alıyor.
Çevre savunucuları açısından bu gelişme, maden projelerine karşı hukuki mücadelenin önemini gösterirken başka bir soruyu da gündeme getiriyor: Çevre üzerindeki olası zararların yargı tarafından incelenmesi için neden çoğu zaman yurttaşların ve yerel yönetimlerin dava açması gerekiyor?
Bir yatırımın ekonomik büyüklüğü, onun doğaya verebileceği zararın önemsiz olduğu anlamına gelmiyor. ÇED sürecinin amacı da yatırımı her koşulda gerçekleştirmek değil, çevresel etkileri bilimsel ve hukuki ölçütlerle değerlendirmek.
Eskişehir’deki karar, bu değerlendirmelerin yargısal denetiminin çevre hakkı bakımından taşıdığı önemi ortaya koydu.
Ordu Perşembe Yaylası: Köylüler İş Makinelerinin Önüne Çıktı
29 Ekim’de Ordu’nun Perşembe Yaylası’nda yaşam savunucuları, maden sondajını durdurmak amacıyla iş makinelerinin önünü kesti.
Taşyapı Grubuna bağlı Taşzemin Madencilik tarafından yürütülen çalışmalar, bölgedeki mera alanları ve su kaynakları üzerindeki olası etkileri nedeniyle uzun süredir tartışılıyor.
Yöre halkı, sondaj çalışmalarına ilişkin yürütmeyi durdurma kararlarına rağmen faaliyetlerin sürdüğünü ileri sürüyor. Köylüler, hayvancılıkla geçindikleri yaylanın madencilik faaliyetleri sonucunda zarar göreceğini belirtiyor.
Perşembe Yaylası’ndaki mücadele yalnızca maden arama faaliyetinin teknik koşullarıyla sınırlı değil. Yaylada yaşayanlar, hayvanlarını otlattıkları meraların, içme sularının ve geleneksel üretim biçimlerinin geleceğini savunuyor.
Bölgede daha önce yapılan bilirkişi incelemelerinde de madencilik faaliyetlerinin yer altı su akışını bozabileceği ve yerel su kaynaklarını etkileyebileceği yönünde değerlendirmeler bulunuyordu.
Köylülerin itirazları ve eylemleri nedeniyle uygulanan idari yaptırımlar da uluslararası insan hakları kuruluşlarının raporlarına yansıdı.
Böylece Perşembe Yaylası’nda çevre mücadelesi, yalnızca doğal kaynakların korunması değil, çevresel kararlara katılma ve barışçıl protesto hakkı bakımından da önem kazandı.
Çanakkale Çan: Hacılar’da Yeni Maden Projesinin ÇED Süreci Başladı
27 Ekim’de Çanakkale’nin Çan ilçesine bağlı Hacılar köyü çevresinde planlanan büyük ölçekli maden projesi için ÇED sürecinin resmen başlatıldığı duyuruldu.
Yeni projenin gündeme gelmesi, bölgedeki tarım alanları, ormanlar ve su kaynakları üzerindeki olası etkileri yeniden tartışmaya açtı.
ÇED sürecinin başlaması, projeye nihai izin verildiği anlamına gelmiyor. Bu aşamada çevresel etkilerin değerlendirilmesi, ilgili kurumların görüşlerinin alınması ve mevzuatın öngördüğü katılım süreçlerinin işletilmesi gerekiyor.
Ancak çevre mücadelelerinin uzun yıllara yayılan deneyimi, yurttaşların karar alma süreçlerine ne zaman ve ne ölçüde katılabildiği sorusunun önemini gösteriyor.
Köylülerin bir proje hakkında yalnızca tamamlanmış yatırım planlarıyla karşı karşıya kaldıklarında bilgilendirilmesi, katılım hakkının gerçek anlamda kullanılması için yeterli değil.
Hacılar’da başlayan süreç, yatırımın çevresel etkilerinin kamuoyuna açıklanması ve yöre halkının itirazlarının değerlendirilmesi bakımından izlenmesi gereken yeni başlıklardan biri oldu.
Aydın: Jeotermal Şirketlerine Karşı Yaşam Hakkı Vurgusu
27 Ekim’de Aydın Emek ve Demokrasi Platformu, bölgedeki jeotermal enerji santrallerinin çevresel etkilerine dikkat çeken bir açıklama yaptı.
Platform, yurttaşların sağlık ve yaşam alanlarına ilişkin kaygılarını dile getirirken jeotermal enerji şirketlerinin ekonomik çıkarlarının öne çıkarılmasına tepki gösterdi.
Aydın, Türkiye’de jeotermal enerji yatırımlarının yoğunlaştığı bölgelerden biri. Büyük Menderes Havzası’nda uzun süredir yürütülen çevre mücadelelerinde tarım alanlarının korunması, hava kalitesi, su kaynakları ve jeotermal akışkanların yönetimi önemli yer tutuyor.
Jeotermal enerjinin yenilenebilir enerji kaynakları arasında bulunması, her projenin çevresel açıdan sorunsuz olduğu anlamına gelmiyor. Kullanılan teknoloji, tesisin konumu, atık ve akışkan yönetimi ile denetim koşulları çevresel sonuçları belirleyen etkenler arasında bulunuyor.
Aydın’daki itirazların merkezinde de enerji üretiminin gerekliliğinden çok, üretimin hangi koşullarda ve kimin yaşam alanlarında gerçekleştirildiği sorusu bulunuyor.
İzmir Selçuk: Gökçealan’da Jeotermal Projeye Karşı Ortak Mücadele Çağrısı
26 Ekim’de İzmir’in Selçuk ilçesine bağlı Gökçealan’da planlanan jeotermal enerji projesine karşı ortak mücadele çağrısı yapıldı.
Yöredeki çevre savunucuları, projenin tarım alanları ve su kaynakları üzerindeki olası etkilerinin değerlendirilmesini istedi.
Gökçealan ve çevresinde tarımsal üretim, kırsal yaşamın temel geçim kaynakları arasında bulunuyor. Bu nedenle enerji yatırımlarına ilişkin kararlar yalnızca şirketlerin üretim planlarıyla değil, bölgede yaşayan insanların geçim koşullarıyla da doğrudan bağlantılı.
Çevre örgütlerinin ortak mücadele çağrısı, tek tek köylerde yürütülen itirazların daha geniş bir dayanışma ağı içinde ele alınması gerektiğine işaret etti.
Muş Varto: Peri Vadisi’nde Toprak ve Su İçin Bilirkişi Keşfi Bekleniyor
Hafta boyunca öne çıkan çevre mücadelelerinden biri de Muş’un Varto ilçesinde yaşandı.
Çalıdere köyü ve Peri Vadisi çevresinde planlanan jeotermal enerji projesine karşı çıkan köylüler ve Varto Ekoloji Platformu, yaklaşan bilirkişi keşfi öncesinde dayanışma çağrıları yaptı.
30 Ekim’de gerçekleştirilen açıklamalarda, projenin tarım, hayvancılık ve su kaynakları üzerindeki olası etkilerine dikkat çekildi.
Köylüler, yaşamlarını sürdürdükleri toprakların ve hayvanlarının geleceği konusunda kaygı duyduklarını belirterek keşif sürecine katılım çağrısında bulundu.
31 Ekim’de İnsan Hakları Derneği de projeye ilişkin açıklama yaparak toprak, su ve yaşam hakkının ekonomik pazarlık konusu yapılamayacağını vurguladı.
Varto’daki gelişmeler, çevre mücadelelerinin yargısal boyutunu öne çıkarıyor. Bilirkişi incelemeleri, projelerin çevresel etkilerinin bilimsel olarak değerlendirilmesi bakımından önem taşıyor. Ancak bu incelemelerin anlamlı olabilmesi için yerel halkın itirazlarının da dikkate alınması gerekiyor.
2 Kasım için planlanan keşif, incelenen haftanın hemen sonrasına denk geldiğinden bu haberin kapsamında keşfin sonucu değil, 25 Ekim–1 Kasım arasındaki hazırlıklar ve dayanışma çağrıları yer alıyor.
Dersim: Munzur ve Pülümür Vadisi İçin Yürüyüş Çağrısı
Dersim’de Munzur Çevre Derneği ve yaşam savunucuları, Pülümür Vadisi’ndeki maden projelerine ve Çakırkaya’da başlatılan ÇED sürecine karşı 25 Ekim’de Salördek’ten Çatalyaka Sevgi Ormanları’na yürüyüş düzenlenmesi çağrısında bulundu.
Çağrıda derelerin, ormanların ve yaşam alanlarının maden şirketlerinin faaliyetleri sonucunda zarar görmemesi gerektiği vurgulandı.
Munzur ve Pülümür vadileri, yalnızca doğal güzellikleriyle değil, bölgenin kültürel ve tarihsel yaşamıyla da yakından ilişkili. Dereler, yaylalar ve ormanlar, yöre halkının gündelik yaşamında ve üretiminde önemli yer tutuyor.
Bu nedenle bölgedeki maden projelerine yönelik itirazlar, doğal varlıkların korunmasıyla birlikte yerel yaşam biçimlerinin ve kültürel sürekliliğin savunulmasını da içeriyor.
25 Ekim için duyurulan yürüyüşün çağrı ve program bilgileri yerel basına yansıdı. Bununla birlikte, yürüyüşün gerçekleşme biçimine ve katılımına ilişkin bağımsız olarak doğrulanmış ayrıntılar bu derlemede bulunmadığından, çağrının kendisi kayda geçiriliyor.
Uşak: Yürütmeyi Durdurma Kararına Rağmen Sahaya Giriş İddiası
Uşak’ın Bağbaşı köyünde Karacahisar Güneş Enerjisi Santrali projesine karşı köylülerin yürüttüğü mücadele, ekim ayının sonunda da gündemdeydi.
Çevre ve emek mücadelelerini izleyen kuruluşların ekim ayı kayıtlarına göre proje hakkında yürütmeyi durdurma kararı verilmesine rağmen sahaya malzeme taşındığı ileri sürüldü.
TIR’ların önünü kesmeye çalışan köylülerden, muhtar Ahmet Karakuş’un da aralarında bulunduğu sekiz kişinin gözaltına alındığı bildirildi.
Uşak’ın Banaz ilçesine bağlı Gürlek köyünde ise Kenz Madencilik tarafından yürütülen nikel sondajına karşı köylülerin nöbeti devam etti. Şirketin 13 Ekim’de jandarma eşliğinde iş makinelerini yeniden sahaya soktuğu aktarıldı.
Bu gelişmeler ekim ayının tamamına ilişkin mücadele kayıtlarında yer alıyor; gözaltıların ve sahaya girişlerin tamamının 25 Ekim–1 Kasım haftasında gerçekleştiği sonucuna varılamıyor.
Uşak’taki mücadelelerin ortak özelliği, köylülerin hukuki başvurularla doğrudan eylemi birlikte yürütmesi.
Burada belirleyici soru, mahkeme kararlarının uygulamada ne ölçüde karşılık bulduğu ve çevresel uyuşmazlıklar sürerken sahadaki faaliyetlerin hangi hukuki koşullarda devam edebildiği.
Muğla Akbelen: Topraklarını Savunan Köylülerin Hukuk Mücadelesi Sürüyor
Muğla’nın Milas ilçesindeki Akbelen Ormanı ve İkizköy çevresinde yıllardır sürdürülen mücadele, ekim ayının son haftasında da Türkiye’nin çevre gündemindeki yerini korudu.
Yeniköy-Kemerköy termik santrallarına kömür sağlamak amacıyla 679 parseli kapsayan acele kamulaştırma kararına karşı açılan davada Danıştay 6. Dairesi, 17 Ekim’de davanın reddine karar vermişti.
Mahkeme, enerji arz güvenliği ve mevcut kömür rezervlerinin tükenmekte olması gerekçelerini dikkate alarak acele kamulaştırma koşullarının oluştuğuna hükmetti.
İkizköylüler ise kararın ardından mücadeleyi sürdüreceklerini ve kararı temyize taşıyacaklarını açıkladı.
Akbelen’deki uyuşmazlık, enerji üretiminin kamu yararıyla ilişkisinin nasıl kurulacağı konusunda önemli bir tartışmayı gündemde tutuyor.
Bir termik santrala kömür sağlanması amacıyla alınan kararın kamu yararına olduğu ileri sürülürken köylüler, aynı kararın tarım alanlarını, zeytinliklerini, geçim kaynaklarını ve yerleşimlerini tehdit ettiğini savunuyor.
Bu karşıtlıkta kamu yararının yalnızca enerji üretim miktarıyla değil, üretimin toplumsal ve çevresel maliyetleriyle birlikte değerlendirilmesi gerekiyor.
Akbelen’deki son yargı kararı incelenen haftadan önce verilmiş olsa da köylülerin karara karşı hukuki mücadeleyi sürdürme iradesi, 25 Ekim–1 Kasım döneminin devam eden çevre gündemlerinden birini oluşturdu.
Rize Ardeşen: Çevre Kirliliği Nedeniyle Belediyeye Para Cezası
30 Ekim’de Rize’nin Ardeşen Belediyesine çevre kirliliği nedeniyle 2 milyon 346 bin lira idari para cezası uygulandığı bildirildi.
Bu gelişme, çevre hakkı bakımından yalnızca özel şirketlerin değil, kamu kurumları ve yerel yönetimlerin de denetim altında bulunması gerektiğini hatırlattı.
Çevrenin korunması, siyasi veya idari kurumların kimliğine göre değişen bir sorumluluk değil. Belediyelerin de atık yönetimi, kirliliğin önlenmesi ve doğal varlıkların korunması konusunda hukuki yükümlülükleri bulunuyor.
Çevre denetimlerinin etkili olabilmesi, yaptırımların yalnızca uygulanmasına değil, kirliliğe neden olan koşulların ortadan kaldırılmasına da bağlı.
Antalya: Hortum Felaketi İklim Krizine Uyum Sorununu Gündeme Taşıdı
29 Ekim’de Antalya’da dört kişinin yaşamını yitirdiği hortum felaketi, iklim değişikliğinin yol açtığı risklere karşı hazırlık sorununu yeniden gündeme getirdi.
Olay, aşırı hava olaylarının yaşandığı bölgelerde erken uyarı sistemlerinin, yapı güvenliğinin, çalışma koşullarının ve afet yönetiminin önemini ortaya koydu.
Tek bir hortum olayının doğrudan iklim değişikliğinden kaynaklandığını söylemek bilimsel olarak doğru değil. Ancak iklim değişikliği, aşırı hava olaylarının sıklığı ve şiddetiyle ilgili riskleri etkileyebiliyor.
Bu nedenle çevre politikaları yalnızca maden ve enerji projelerinin değerlendirilmesiyle sınırlı değil. Kentlerin, tarım alanlarının, iş yerlerinin ve altyapının değişen iklim koşullarına hazırlanması da kamusal sorumluluklar arasında bulunuyor.
Antalya’daki can kayıpları, iklim krizinin yalnızca geleceğe ilişkin bir tehlike olarak değil, bugünün afet yönetimi ve yaşam güvenliği sorunu olarak ele alınması gerektiğini gösterdi.
ÇED Süreçleri: Halkın Katılımı Kararı Değiştirebiliyor mu?
Hafta boyunca Çanakkale’deki yeni maden projesi, Dersim’deki Çakırkaya girişimi ve farklı bölgelerdeki enerji yatırımları, ÇED süreçlerinin niteliğini yeniden gündeme getirdi.
ÇED, bir yatırımın çevresel etkilerinin önceden belirlenmesi ve değerlendirilmesi amacıyla oluşturulmuş hukuki bir mekanizma. Halkın katılımı da bu mekanizmanın önemli aşamalarından biri.
Ancak toplantı yapılması, yurttaşların görüşlerinin karar üzerinde gerçekten etkili olduğu anlamına kendiliğinden gelmiyor.
Bir köyde yaşayan insanların su kaynaklarının, tarım alanlarının veya meralarının geleceğine ilişkin görüşleri, yalnızca tutanağa geçirilip daha sonra dikkate alınmıyorsa katılımın işlevi tartışmalı hale gelir.
Aynı sorun, projelere ilişkin teknik raporların anlaşılabilir biçimde paylaşılması ve yöre halkının bilimsel değerlendirmelere erişebilmesi bakımından da geçerli.
Çevre hakkı, yalnızca ortaya çıkan zarara karşı dava açma hakkından ibaret değil. Yurttaşların kendilerini etkileyecek kararlar alınmadan önce bilgi edinmesini ve bu kararlara etkili biçimde katılabilmesini de gerektiriyor.
Bu nedenle ÇED süreçlerinin başarısı, düzenlenen toplantı sayısıyla değil, çevresel risklerin ne ölçüde araştırıldığı ve halkın itirazlarının karar alma sürecine ne ölçüde yansıdığıyla değerlendirilmeli.
Çevreyi Savunmak Neden Yargı ve Kollukla Karşı Karşıya Gelmeye Dönüşüyor?
Perşembe Yaylası’nda iş makinelerinin önüne çıkan köylüler, Uşak’ta gözaltına alınan yaşam savunucuları ve Akbelen’de yargı süreçlerini sürdüren İkizköylüler, çevre mücadelelerinin bir başka ortak yönünü gösteriyor.
Yurttaşlar yaşam alanlarına ilişkin kararlara itiraz ettiklerinde kimi zaman şirketlerle, kimi zaman idari makamlarla, kimi zaman da kolluk kuvvetleriyle karşı karşıya kalıyor.
Oysa Anayasa’nın 56. maddesi, herkesin sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahip olduğunu belirtiyor. Çevreyi geliştirmek, çevre sağlığını korumak ve çevre kirlenmesini önlemek ise hem devletin hem de vatandaşların ödevi olarak düzenleniyor.
Bu anayasal düzenleme, çevreyi korumayı yalnızca bireysel bir tercih değil, kamusal bir sorumluluk olarak tanımlıyor.
Dolayısıyla yurttaşların çevresel kararlara itiraz etmesi, hukuki yollara başvurması ve barışçıl gösteriler düzenlemesi, demokratik toplumun olağan hak arama biçimleri arasında bulunuyor.
Bu hakların kullanılması sırasında ortaya çıkan kolluk müdahaleleri ve idari yaptırımların da hukuka uygunluk, gereklilik ve ölçülülük ilkeleri bakımından değerlendirilmesi gerekiyor.
Bir Haftanın Ortak Sorusu: Toprak Kimin, Karar Kimin?
25 Ekim–1 Kasım haftasının çevre gündemi, Türkiye’nin farklı bölgelerinde birbirinden bağımsız gibi görünen mücadelelerin ortak bir soruna dayandığını gösteriyor.
Eskişehir’de bir belediye, siyanürlü maden projesine karşı mahkemeye başvurdu. Ordu’da köylüler sondaj makinelerinin önüne çıktı. Aydın ve İzmir’de jeotermal yatırımların çevresel etkileri tartışıldı. Varto’da bilirkişi keşfi öncesinde yaşam alanlarını savunanlar dayanışmaya çağrıldı. Çanakkale’de yeni bir maden projesinin değerlendirme süreci başladı. Akbelen’de ise köylüler, acele kamulaştırma kararına karşı hukuk mücadelesini sürdürdü.
Bu mücadelelerin hiçbirini yalnızca ekonomik kalkınmaya karşı çıkış olarak değerlendirmek yeterli değil.
Çevre savunucularının itirazları, üretimin ve enerji ihtiyacının varlığını ortadan kaldırmıyor. Ancak üretimin nerede, nasıl, hangi teknolojiyle ve hangi toplumsal maliyetlerle gerçekleştirileceğinin tartışılmasını istiyor.
Bir madenin sağlayacağı gelir hesaplanırken kaybolabilecek su kaynaklarının, zarar görebilecek tarım alanlarının, yerinden edilme riskiyle karşılaşan insanların ve ekosistemde oluşabilecek kalıcı değişimlerin de değerlendirilmesi gerekiyor.
Çünkü bir yatırımın ekonomik getirisiyle toplumsal yararı her zaman aynı şey değil.
Toprak, yalnızca mülkiyet belgesinde adı yazılı olan kişiye ait ekonomik bir değer olarak görülemez. Üzerinde yaşayan insanların geçimini sağladığı, başka canlılarla paylaştığı ve gelecek kuşaklara aktaracağı ortak bir yaşam alanıdır.
Türkiye’de çevre mücadelelerinin giderek daha fazla yargı salonlarına ve köy yollarına taşınması, çevresel kararların alınma biçimine ilişkin toplumsal anlaşmazlığın derinleştiğine işaret ediyor.
Bu nedenle tartışma yalnızca hangi şirketin nerede maden çıkaracağı veya hangi enerji santralinin kurulacağıyla sınırlı değil. Kararların kimler tarafından alındığı, bilimsel değerlendirmelerin ne kadar bağımsız yapıldığı ve yaşam alanları etkilenen insanların bu kararlarda ne ölçüde söz sahibi olabildiği de tartışmanın merkezinde.
Bir ülkede yurttaşlar derelerini, ormanlarını, meralarını ve tarım alanlarını koruyabilmek için sürekli mahkemeye gitmek veya iş makinelerinin önüne çıkmak zorunda kalıyorsa, yalnızca çevre politikalarının değil, kamusal karar alma süreçlerinin de sorgulanması gerekir.
Eskişehir’deki yargı kararı, Perşembe Yaylası’ndaki köylü direnişi ve Varto’daki bilirkişi keşfi hazırlıkları, çevre hakkının yalnızca yasa metinlerinde değil, günlük yaşamın içinde sınandığını gösteriyor.
Ve geriye bütün bu mücadelelerin ortak sorusu kalıyor:
Bir ülkenin toprağı, suyu ve ormanı hakkında karar verilirken, o topraklarda yaşayan insanların sözünün değeri nedir?
NHA / Evrensel, Cumhuriyet, BirGün, bianet, ANKA Haber Ajansı, Dersim Gazetesi, Tunceli Emek Gazetesi, Gündem Fethiye, Eskişehir yerel basını, Eskişehir Büyükşehir Belediyesi açıklamaları, Varto Ekoloji Platformu, Munzur Çevre Derneği, İnsan Hakları Derneği, Umut-Sen Ekim 2026 Direniş Haritası, İnsan Hakları İzleme Örgütü (Human Rights Watch) ve çevre örgütlerinin kamuoyuna yansıyan açıklamaları.
- Türkiye’nin Bir Haftalık Çevre Mücadelesi: Toprağını Savunan Köylü, Maden Şirketleri ve Yargının Önünde - 2 Kasım 2026
- Murat Dağı’nda Toprağın ve Suyun Savunması: Gürlek Köylüleri Madene Karşı Birleşti - 12 Ekim 2026
- Rosa Luxemburg Vakfı’ndan 7 Ekim’in Üçüncü Yılında İsrail’e Bakış: “Şiddetin Mantığı Güvenlik Getirmiyor” - 8 Ekim 2026












