back to top
Ana Sayfa Haberler Siyasette En Büyük Yanılgı: Genel Merkezi Kazanmayı Toplumu Kazanmak Sanmak

Siyasette En Büyük Yanılgı: Genel Merkezi Kazanmayı Toplumu Kazanmak Sanmak

Cumhuriyet Halk Partisi’nde tartışmalı “Mutlak Butlan” kararı sonrasında oluşan yeni tablo, artık yalnızca parti içi bir yönetim krizini değil, siyasal meşruiyetin nasıl kurulduğuna ilişkin daha temel bir tartışmayı da görünür hale getiriyor. Çünkü bugün yaşanan gerilim, isimler üzerinden yürüyen bir liderlik mücadelesinden çok daha fazlasını ifade ediyor. Asıl mesele, siyasal iradenin kaynağının nerede olduğu sorusudur. Parti binalarında mı, mahkeme salonlarında mı, yoksa seçmenin iradesinde mi?

Son günlerde kamuoyuna yansıyan açıklamalar, sosyal medya paylaşımları ve kullanılan siyasi dil dikkatle incelendiğinde, Kemal Kılıçdaroğlu çevresinde şekillenen ve kamuoyunda “Mutlak Butlan” kararıyla göreve geldiği tartışılan ekibin söyleminde belirgin bir değişim göze çarpıyor. İlk günlerde hukuki meşruiyet vurgusuyla yürütülen savunma dili, giderek daha sert, daha öfkeli ve daha saldırgan bir karakter kazanıyor. Özgür Özel ve arkadaşlarının “butlancı”, “bölücü”, “kayyumcu” gibi sıfatlarla hedef alınması yalnızca siyasi polemiğin dozunun yükseldiğini göstermiyor; aynı zamanda bu söylemin arkasındaki psikolojik ve siyasal sıkışmışlığı da ele veriyor.

Siyaset bilimi açısından bakıldığında bu tür sertleşmeler çoğu zaman güçten değil, belirsizlikten beslenir. Kendisinden emin siyasal hareketler toplumu ikna etmeye çalışır; geleceğinden kaygı duyan hareketler ise rakibini gayrimeşru ilan ederek kendi meşruiyetini tahkim etmeye yönelir. Bu nedenle bugün kullanılan dil, yalnızca rakibe yönelik bir saldırı değil, aynı zamanda kendi tabanını konsolide etmeye dönük bir refleks olarak da okunabilir.

Ancak bu refleksin önünde aşılması kolay olmayan bir gerçek duruyor: CHP’nin geleceğini belirleyecek olan mahkeme kararları değil, toplumun vereceği siyasal hükümdür.

Basına yansıyan bilgiler ve siyaset kulislerinde uzun süredir konuşulan olasılıklar, Özgür Özel ve birlikte hareket eden kadroların ayrı bir siyasal yapılanmaya yönelme ihtimalinin giderek güçlendiğini gösteriyor. Böyle bir ayrışmanın gerçekleşip gerçekleşmeyeceği elbette bugünden kesin olarak söylenemez. Ancak ihtimalin kendisi bile mevcut yönetimin kullandığı dili anlamak açısından önemli bir veri sunuyor.

Çünkü tartışmanın merkezinde yalnızca parti tüzel kişiliğinin kim tarafından temsil edileceği sorusu bulunmuyor. Asıl soru, CHP seçmeninin kimin siyasal temsilini meşru göreceğidir.

İşte tam da bu noktada, Türkiye siyasetinde yıllardır tekrar edilen ama her seçimde yeniden sınanan bir varsayım devreye giriyor: Seçmenin sonunda “mecburen” partiye döneceği, başka bir seçenek bulamayacağı ve ne olursa olsun aynı siyasi çatının altında kalacağı düşüncesi.

Oysa son yılların seçimleri bunun tam tersini gösterdi. Seçmen artık yalnızca parti amblemine oy vermiyor. Liderlik, temsil duygusu, siyasal güven, demokratik meşruiyet ve kurulan ilişkinin niteliği, en az parti kimliği kadar belirleyici hale geliyor. Toplum, kendisini özne olarak görmeyen siyasal anlayışlara giderek daha mesafeli yaklaşıyor.

Bir dönem kamuoyunda büyük tartışma yaratan “tıpış tıpış oy verecekler” anlayışı da tam bu nedenle ciddi bir siyasal yanılgıyı temsil ediyordu. Çünkü seçmeni edilgen bir kitle olarak gören her yaklaşım, eninde sonunda toplumun kendi iradesini sandıkta yeniden kurduğu gerçeğiyle karşılaşır. Hiçbir siyasi hareket, seçmeni peşinen kendi hanesine yazamaz. Siyasal sadakat, hukuki tasarruflarla değil; güven ilişkisiyle inşa edilir.

Bugün CHP’de yaşanan krizin belki de en önemli boyutu burada ortaya çıkıyor. Tartışmalı bir mahkeme kararıyla elde edilen örgütsel hâkimiyetin, otomatik olarak toplumsal meşruiyet üreteceği varsayılıyor. Oysa modern demokrasilerde örgütsel denetim ile siyasal temsil aynı şey değildir. Parti genel merkezine sahip olmak, seçmenin gönlüne de sahip olmak anlamına gelmez. Hukuki sonuçlar ile siyasal sonuçlar çoğu zaman birbirinden farklı işler.

Bu nedenle mevcut yönetimin söylemindeki sertleşmeyi yalnızca siyasi öfke olarak değerlendirmek eksik olur. Daha çok, yapılan hesapların toplumdaki karşılığının beklenildiği gibi oluşmadığı yönündeki kaygının dışavurumu olarak okumak mümkündür. Eğer gerçekten kamuoyuna yansıdığı gibi Özgür Özel ve ekibi yeni bir siyasal oluşuma yönelirse, o zaman bugüne kadar büyük ölçüde örgütsel güç üzerinden kurulan denklemin sandıkta nasıl karşılık bulacağı belirleyici olacaktır.

Çünkü seçimler yalnızca partilerin değil, siyasal stratejilerin de sınavıdır. Genel merkez koridorlarında yapılan hesaplar, toplumun beklentileriyle örtüşmediğinde çoğu zaman ilk bozulan denklem olur. Evde yapılan hesap çarşıya uymadığı gibi, genel merkezde yapılan hesap da sandığa uymayabilir.

Burada gözden kaçırılmaması gereken başka bir nokta daha bulunuyor. Bugün sert söylemlerle siyasal üstünlük kurmaya çalışan aktörlerin önemli bir bölümü, uzun yıllar boyunca inşa ettikleri kişisel siyasi kariyerlerini de bu sürecin sonucuna bağlamış durumda. Eğer toplum, bekledikleri desteği vermezse, yalnızca seçim kaybetmiş olmayacaklar; yıllar içinde oluşturdukları siyasal ağırlık da ciddi biçimde aşınacaktır. Siyasette makamlar geçicidir, ancak siyasal itibarın yeniden inşası çok daha zordur.

Bu nedenle kullanılan her cümle, yalnızca bugünün polemiğine değil, gelecekte nasıl hatırlanacaklarına da etki ediyor. Tarih, siyasi aktörleri yalnızca hangi görevlere geldikleriyle değil, o görevlere hangi koşullarda geldikleri ve o süreçte nasıl bir siyasal dil kullandıklarıyla değerlendirir. Güçlü görünen birçok siyasal figürün birkaç yıl sonra etkisizleşmesinin nedeni yalnızca seçim yenilgileri değildir; toplumsal meşruiyetlerini kaybetmeleridir.

Toplumun iradesini ikincil gören hiçbir siyasal strateji uzun ömürlü olmamıştır. Çünkü demokrasilerde nihai hakem ne mahkemedir ne de parti binalarıdır; seçmendir. Seçmenin güvenini yeniden üretmeyen hiçbir yönetim, hukuken ne kadar güçlü görünürse görünsün siyasal olarak kalıcı olamaz.

Belki de bugün CHP’de yaşanan tartışmaların en önemli öğretici yanı da budur: Siyasette en büyük hata, bir binayı kazanmayı toplumu kazanmak sanmaktır. Oysa tarih defalarca göstermiştir ki genel merkezlerin kapıları anahtarla açılır; iktidarın kapısı ise yalnızca toplumun rızasıyla.