Evren Buçan’ın kızı Berra, 15. yaş gününde babasına sarılmak yerine ona bir mektup gönderdi. Babasının tutukluluğunda geçen 470 günün ardından ikinci doğum gününü de ondan ayrı karşılayan Berra’nın satırlarında yalnızca özlem değil, bir çocuğun babasının duruşunda bulduğu güven ve onur da vardı. Çünkü bazı babalar çocuklarına evler, arsalar, banka hesapları bırakır; bazıları ise hayatın karşısında eğilmeyen bir başın ve temiz bir adın değerini öğretir.
Bir babanın kızına ne bırakabileceği üzerine çok şey söylenmiştir. İnsanlar çoğu zaman geride bırakacakları mirası hesaplar; bir ev, biraz birikim, belki çocuklarının geleceğini güvenceye alacak kadar mal mülk edinmeye çalışırlar. Bütün bunların hayatın güçlükleri karşısında bir anlamı vardır elbette. Ancak insanın çocuklarına bıraktığı miras yalnızca sahip olduklarından oluşmaz. Bazen bir babanın hayatı boyunca korumaya çalıştığı dürüstlük, haksızlık karşısında gösterdiği direnç ve zor zamanlarda kaybetmediği insanlık onuru, geride bırakılabilecek bütün maddi varlıklardan daha derin izler taşır. Çocuklar büyüdüklerinde babalarının kendilerine ne kadar para bıraktığını hatırlayabilirler; fakat çoğu zaman nasıl bir insan olduğunu, başkalarının karşısında nasıl durduğunu ve en güç günlerinde hangi değerlerinden vazgeçmediğini de hatırlarlar.
Berra Buçan bugün 15 yaşına giriyor. Yaşıtları gibi doğum gününde arkadaşlarıyla buluşmayı, pastasının mumlarını üflemeyi, ailesiyle fotoğraflar çektirmeyi düşünebileceği bir yaşta. Ancak onun doğum gününde annesi Esma Buçan, Avcılar’dan Kartal’daki Anadolu Adliyesi’ne, eşi Evren Buçan’ın üçüncü duruşmasına gidiyor. Berra ise babasına sarılamadığı bu günde annesinden bir istekte bulunuyor: Yazdığı mektubu babasına ulaştırması. Babasından ayrı geçirdiği 470 günün ardından ikinci doğum gününü de onun yokluğunda karşılıyor.
Bir çocuğun doğum gününde babasına mektup yazmak zorunda kalması, aile hayatının olağan akışında açılan boşluğu bütün açıklığıyla gösteriyor. Çünkü bir mektup, bazen söylenemeyen sözlerin yerini tutsa da bir sarılmanın sıcaklığını taşıyamaz. Bir baba, kızının büyüdüğünü yalnızca fotoğraflardan görebilir; bir çocuk, babasının sesini duyabilir ama aynı sofraya oturamaz. Takvim ilerler, çocuklar büyür, doğum günleri gelir geçer. Hukuki süreçlerin kendilerine özgü bir zamanı vardır; çocukluğun ise ertelenebilecek günleri yoktur.
Berra’nın Mektubunda Büyüyen Çocukluk
Berra’nın babasına yazdığı mektup, on beş yaşındaki bir çocuğun dünyasına açılan küçük ama derin bir pencere gibi. Babasının yokluğunda aile bağlarının değerini daha iyi anladığını anlatıyor. Eskiden karşılaştığı bazı olaylara gülüp geçebildiğini, artık ailesini daha fazla önemsediğini söylüyor. Arkadaşların, okulun, çevrenin ve insanların değişebileceğini, fakat ailenin beklemeye devam edeceğini hatırlatıyor babasına.
Mektubunun bir yerinde, birlikte daha fazla fotoğraf çektirmemiş olmalarına hayıflanıyor. Doğum gününde babası yanındaymış gibi o fotoğraflara bakabileceğini düşünüyor. Ardından çocukluğun kendine özgü içtenliğiyle babasının dış görünüşüne takılıyor; onun kel ve havalı hâlini, duruşmada dimdik duruşunu sevgiyle anlatıyor. Bu küçük ayrıntı, mektubun belki de en dokunaklı yerlerinden biri. Çünkü Berra, babasını yalnızca özlediği biri olarak değil, bütün güçlüklerine rağmen başını dik tuttuğunu düşündüğü bir insan olarak da görüyor.
Babasına duyduğu güveni, henüz yetişkinlerin dünyasına tam olarak girmemiş bir çocuğun sözcükleriyle dile getiriyor. Yaşadıklarının bütün hukuki ve siyasal boyutlarını kavraması beklenemeyecek bir yaşta, kendi hayatında eksikliğini duyduğu insanın değerini anlatıyor. Mektubun sonunda ise bütün özlemini birkaç söze sığdırıyor:
“Baba, kendine çok iyi bak. 4 Kasım’da güzel haberlerle gel bize. Seni televizyonda değil de evde görelim. Seni çok seviyorum, yanımdasın ve ben de hep yanındayım.”
Bir çocuğun babasından istediği şey, aslında son derece sıradan. Onu televizyonda, haberlerde ya da mahkeme salonunda değil, evinde görmek istiyor. Aynı sofraya oturabilmek, gündelik hayatın küçük konuşmalarını paylaşabilmek, bir doğum gününde yan yana durabilmek istiyor. Başka aileler için üzerinde düşünülmeden yaşanan bu sıradanlık, Berra için geleceğe bırakılmış bir dileğe dönüşmüş durumda.
Çocukluğun Ertelenemeyen Günleri
Esma Buçan, kızının mektubunu paylaşırken tutuksuz yargılamanın mümkün olup olmadığını soruyor. Bir babanın kızının doğum gününde yanında bulunmasının, bir çocuğun babasına kavuşmak yerine ona mektup ulaştırmayı düşünmek zorunda kalmamasının mümkün olup olmadığını hatırlatıyor. Annenin bu sorusu, yalnızca kendi ailesinin yaşadıklarına ilişkin değil, tutukluluğun aile hayatında yarattığı sonuçlara ilişkin daha geniş bir sorumluluğa da işaret ediyor.
Elbette bir insan hakkındaki suçlamaların değerlendirilmesi ve yargılamanın yürütülmesi mahkemelerin görevidir. Tutukluluk ise bir mahkûmiyet kararı değil, hukuken belirli koşullarda uygulanabilen geçici bir koruma tedbiridir. Bu nedenle yargılamanın gereklilikleriyle kişi özgürlüğü, aile hayatı ve çocukların hakları arasındaki dengenin korunması, adaletin temel sorunlarından biridir. Bir kişinin tutuklu yargılanmasının sonuçları yalnızca kendisiyle sınırlı kalmaz; eşinin, çocuklarının ve yakınlarının gündelik yaşamına da uzanır.
Berra’nın mektubu, bu sonuçların istatistiklere sığmayan yanını görünür kılıyor. Dört yüz yetmiş gün bir dava dosyasında yalnızca bir süreyi ifade edebilir; bir çocuğun hayatında ise büyümenin, değişmenin, babasıyla paylaşamadığı günlerin toplamıdır. On dört yaşından on beş yaşına geçerken yaşadığı değişimi babasına bir mektupla anlatmak zorunda kalan Berra’nın kaybını, ileride çekilecek fotoğrafların ya da birlikte kutlanacak doğum günlerinin bütünüyle telafi etmesi mümkün olmayabilir.
Çocukluk, insan hayatının geri dönülmeyen zamanıdır. Bir yetişkin kaybettiği bir fırsatı yıllar sonra yeniden yakalayabilir, yarım bıraktığı bir işi tamamlayabilir. Fakat bir çocuğun on beşinci yaş günü yalnızca bir kez yaşanır. Bu nedenle yargı süreçlerinin çocuklar üzerindeki etkisi, yalnızca hukuki bir ayrıntı değil, toplumsal ve insani bir sorumluluk olarak da değerlendirilmek zorundadır.
Bir Babadan Kızına Kalan
Berra’nın mektubunda dikkat çeken bir başka şey daha var. Babasının kendisine bırakabileceği maddi bir gelecekten söz etmiyor. Onun mahkeme salonundaki duruşunu, ailesine bağlılığını ve kendi gözünde taşıdığı onuru anlatıyor. Bir çocuğun babasına duyduğu sevginin içinde, onun kişiliğine ilişkin bir değerlendirme de yavaş yavaş beliriyor. Berra, büyürken babasının yalnızca kendisine gösterdiği sevgiyi değil, hayatın güçlükleri karşısındaki tutumunu da anlamlandırmaya başlıyor.
İnsan çocuklarına iyi bir yaşam bırakmak ister. Bunun için çalışır, biriktirir, kimi zaman kendi ihtiyaçlarından vazgeçer. Ancak çocukların geleceğini yalnızca ekonomik güvencelerle açıklamak eksik kalır. Onların insanlara nasıl davranacağını, haksızlık karşısında ne hissedeceğini, kendi yaşamlarını hangi değerler üzerine kuracağını belirleyen şeyler arasında ailelerinde gördükleri davranışların da önemli bir yeri vardır. Bir babanın dürüstlüğü, başkalarının hakkına gösterdiği saygı ve zor zamanlarda korumaya çalıştığı insanlık onuru, çocuklarının belleğinde yıllarca yaşayabilir.
Berra bugün babasının kendisine böyle bir miras bıraktığına inanıyor. Mektubunda onun başını dik tutuşunu sevgiyle anması, henüz on beş yaşında bu değerin farkına vardığını gösteriyor. Evren Buçan hakkındaki hukuki süreç kendi kuralları içinde devam ederken, kızının babasına duyduğu güven ve sevgi de bu sürecin dışında, aile hayatının kendi gerçekliği içinde varlığını sürdürüyor.
Bir çocuğun babasına duyduğu sevgi, mahkeme kararlarının yerine geçmez; fakat hiçbir mahkeme dosyası da o sevginin insan hayatındaki karşılığını bütünüyle anlatamaz. Berra’nın mektubunun taşıdığı anlam biraz da burada bulunuyor. Babasına kavuşacağı günü beklerken yalnızca onun yokluğunu anlatmıyor; babasının kendisine öğrettiğine inandığı değerleri de geleceğe taşıyor.
Bugün Berra on beş yaşında. Annesi adliyeye giderken o, babasına yazdığı mektubun ulaşmasını bekliyor. Mektubunda geçmişte daha fazla fotoğraf çektirmemiş olmalarına üzülüyor, ama babasının dimdik duruşunu hatırlamak için fotoğraflara ihtiyaç duymadığını da söylüyor. Belki yıllar sonra bu doğum gününü hatırladığında, en çok o gün alamadığı hediyeleri değil, babasına yazdığı satırları anımsayacak.
Bir babanın çocuğuna bırakabileceği en değerli mirasın ne olduğu sorusu, Berra’nın mektubunda kendiliğinden karşılık buluyor. Fakat bu mektup başka bir soruyu da önümüze koyuyor: Adaletin gerçekleşmesini beklerken, bir çocuğun hayatından eksilen ve bir daha geri getirilemeyecek günlerin sorumluluğunu nasıl taşıyacağız?
- NHA / Esma Buçan’ın sosyal medya açıklaması ve Berra Buçan’ın babasına yazdığı mektup, 26 Ekim 2026.












