Komedyen İmran Deniz Göktaş’ın “Ölü Deniz” gösterisindeki ifadeleri nedeniyle üç ayrı suçtan 12 yıl 2 aya kadar hapsi istendi; Cumhurbaşkanına yönelik eleştirilerden dinî göndermelere ve suç örgütlerine ilişkin mizaha kadar uzanan soruşturma, Türkiye’de ifade özgürlüğünün sınırlarının yeniden yargı eliyle çizildiği tartışmasını gündeme taşıdı.
Mizahın Kürsüsü, Yargının Dosyası Oldu
İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı Basın Suçları Soruşturma Bürosu, komedyen İmran Deniz Göktaş hakkında yürütülen soruşturmayı tamamladı.
Göktaş’ın Harbiye Cemil Topuzlu Açık Hava Tiyatrosu’nda sahnelediği “Ölü Deniz” adlı gösterinin YouTube üzerinden yayımlanan görüntüleri soruşturmanın merkezine alındı. Savcılık, gösterideki bazı ifadelerin Cumhurbaşkanına hakaret, halkı kin ve düşmanlığa alenen tahrik etme ile suçu ve suçluyu övme suçlarını oluşturduğunu ileri sürerek Göktaş’ın toplam 12 yıl 2 aya kadar hapisle cezalandırılmasını talep etti.
Dosyada Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan “müşteki” sıfatıyla yer alırken, CİMER üzerinden yapılan başvuruların yanı sıra farklı kişiler ve bir sendika tarafından yapılan şikâyetlere de yer verildi.
Böylece bir komedyenin sahnede kurduğu cümleler, salonun sınırlarını aşarak ceza hukuku dosyasının konusu haline geldi.
Eleştiri Nerede Bitiyor, Hakaret Nerede Başlıyor?
İddianamenin önemli bölümünü Göktaş’ın Cumhurbaşkanı Erdoğan’a yönelik sözleri oluşturuyor.
Savcılık, Göktaş’ın “Ben Recep Tayyip Erdoğan’ı hiç sevmedim” ifadesi ile Erdoğan’a ilişkin kullandığı “utangaç bir diktatörden kendi kimliğiyle barışık bir diktatöre geçişi” ve “toplum baskısı, milletin yazdığı metinler, Anayasa falan, kendin ol ya” şeklindeki sözlerin eleştiri sınırlarını aştığını savundu.
İddianamede bu ifadelerin Cumhurbaşkanı’nın toplum nezdindeki “şeref, onur ve saygınlığını rencide edecek” nitelikte olduğu ileri sürüldü.
Buradaki tartışma yalnızca Göktaş’ın söylediği sözlerle sınırlı değil.
Çünkü Cumhurbaşkanına yönelik eleştirinin hangi noktada ceza hukuku tarafından cezalandırılabilir bir ifadeye dönüştüğü, demokratik toplumlarda ifade özgürlüğünün en hassas sınırlarından birini oluşturuyor. Hele söz konusu olan bir siyasi iktidarın en üst makamındaki kişi olduğunda, kamusal eleştirinin korunması ile kişinin itibarı arasındaki denge daha da kritik hale geliyor.
Göktaş’ın sözlerinin sert, rahatsız edici veya incitici bulunması başka bir mesele; bu sözlerin ceza tehdidiyle karşılaşması ise bambaşka bir mesele.
Oruç, Haşema Ve Kur’an Da Dosyada
İddianame yalnızca Cumhurbaşkanı’na yönelik sözlerle sınırlı değil.
Göktaş’ın gösterisinde oruç tutan kişilerle ilgili kullandığı ifadeler de “halkı kin ve düşmanlığa alenen tahrik etme” suçlamasının dayanakları arasında gösterildi.
Savcılık, “oruç tutan canlı bombalar” ifadesinin, oruç ibadetini yerine getiren kişileri canlı bomba olmaya daha yatkın gösteren ayrıştırıcı bir anlatım oluşturduğunu ileri sürdü.
Kur’an-ı Kerim’e ilişkin bazı mizahi ifadeler de aynı suçlama kapsamında değerlendirildi. Göktaş’ın “İlk üç kitapta iyiydi, dördüncüsünün çevirisi zayıf”, “Dördüncü kitap favorim” ve devamındaki sözlerinin İslam’ın kutsal kitabını hedef aldığı ve toplumun bir kesimini diğerine karşı kin ve düşmanlığa tahrik ettiği savunuldu.
Haşemalı kadınlara ilişkin bölüm ise iddianamede “nefret söylemi” olarak tanımlandı.
Savcılık, Göktaş’ın denize giren ve vücutlarını kapatan kadınları “dalgıçlar” şeklinde nitelediğini, bu ifadelerin dini inançları gereği söz konusu kıyafetleri tercih eden kadınları hedef aldığını ve ayrıştırıcı-kutuplaştırıcı nitelik taşıdığını ileri sürdü.
Gösteri hakkında 500’ü aşkın CİMER başvurusu ve şikâyet bulunduğu belirtilerek, ifadelerin toplumun geniş kesimlerinde infial yaratmaya elverişli olduğu ve kamu güvenliği açısından “açık ve yakın tehlike” oluşturduğu iddia edildi.
Bir Şakanın İçinden Suç Örgütü Çıktı
Göktaş’ın gösterisindeki bir başka bölüm ise “Daltonlar” olarak bilinen suç örgütüne ilişkin sözleri nedeniyle soruşturmaya dahil edildi.
Komedyenin, bir komedyeni öldürtmek için suç örgütüne ulaşılabileceğini ve bunun adeta ticari bir hizmet gibi yürüdüğünü anlattığı bölüm, savcılık tarafından “suçu ve suçluyu övme” kapsamında değerlendirildi.
Oysa mizahın en temel araçlarından biri, gerçekliğin absürt biçimde yeniden kurulmasıdır.
Komedyen çoğu zaman gerçeği olduğu gibi anlatmaz; onu büyütür, tersyüz eder, saçmalaştırır ve izleyicinin karşısına başka bir biçimde çıkarır.
Tam da bu nedenle bir mizah metninin hangi cümlesinin literal, hangisinin ironi, hangisinin absürt kurgu, hangisinin eleştiri olduğunu belirlemek, yalnızca kelimeleri tutanak altına almakla çözülebilecek bir mesele değildir.
Bir espriyi cümle cümle ayırıp ceza hukukunun konusu haline getirdiğinizde, mizahın kendisini oluşturan bağlamı da parçalama riski ortaya çıkar.
Anayasa’nın Koruduğu Söz, İddianamenin Konusu
İddianamenin dikkat çekici yanlarından biri de savcılığın ifade özgürlüğüne ilişkin anayasal güvencelere ve Anayasa Mahkemesi kararlarına yer vermesi.
İddianamede Anayasa’nın düşünceyi açıklama ve yayma özgürlüğünü düzenleyen 26’ncı maddesine atıf yapılırken, ifade özgürlüğünün yalnızca toplum tarafından kabul gören düşünceleri değil, “incitici, şoke edici ya da endişelendirici” düşünceleri de kapsadığı yönündeki değerlendirmeler hatırlatılıyor.
Ancak hemen ardından bu özgürlüğün sınırsız olmadığı belirtiliyor ve hakaret, nefret, ayrımcılık, düşmanlık ya da şiddete yönelik ifadelerin koruma dışında kalabileceği savunuluyor.
Tam da burada Türkiye’nin ifade özgürlüğü tartışmasının temel çelişkisi ortaya çıkıyor.
Hukuk metinleri ifade özgürlüğünün geniş alanını kabul ediyor; uygulama ise bu alanı giderek daha dar bir koridora sıkıştırıyor.
Üstelik söz konusu kişi bir siyasetçi değil, bir komedyen olduğunda mesele daha da karmaşık hale geliyor. Çünkü mizahın doğası gereği abartı, ironi, provokasyon ve rahatsız edicilik onun anlatım araçları arasında bulunuyor.
Mizahın bütün bu unsurlarından arındırılması ise geriye mizah değil, izin verilen sınırlar içerisinde konuşan bir sahne performansı bırakır.
İktidarın Hoşuna Gitmeyen Sözün Bedeli
Göktaş hakkında hazırlanan iddianame, tek başına bir komedyenin yargılanmasından ibaret görülmemeli.
Türkiye’de son yıllarda siyasetçilerin, gazetecilerin, sanatçıların, akademisyenlerin, sendikacıların ve farklı toplumsal kesimlerin ifade ettikleri sözler nedeniyle soruşturma ve dava süreçleriyle karşı karşıya kalması, ceza hukukunun kamusal tartışma alanı üzerindeki ağırlığını büyüten bir tablo yaratıyor.
Buradaki temel mesele, herhangi bir kişinin söylediği her sözün hukuktan bütünüyle muaf olması gerektiği değildir.
Asıl mesele, iktidarı, devleti, dini, toplumsal değerleri ya da güçlü aktörleri eleştiren sözlerin hangi noktada suç sayılacağının öngörülebilir ve demokratik ölçütlere bağlanıp bağlanmadığıdır.
Çünkü ifade özgürlüğü yalnızca makul insanların makul cümleler kurma özgürlüğü değildir.
Tam tersine, demokrasinin gerçek sınavı, toplumun bir bölümünü rahatsız eden, iktidarı öfkelendiren, kutsallara dokunan ve yerleşik kabulleri sarsan sözlerin karşısında verilir.
12 Yıl 2 Ayın Gölgesinde Bir Komedi Gösterisi
Savcılık, Göktaş’ın üç ayrı suçtan cezalandırılmasını ve belirli hakları kullanmaktan yoksun bırakılmasını talep etti.
Gösterinin ardından başlatılan soruşturma, CİMER başvurularından bilirkişi raporlarına, video çözümleme tutanaklarından cep telefonu incelemesine kadar uzanan kapsamlı bir dosyaya dönüştü.
Sonuçta ortaya çıkan tablo ise dikkat çekici:
Bir komedyenin sahnede söylediği sözler için 12 yıl 2 aya kadar hapis talebi.
Burada artık yalnızca bir komedyenin ne söylediğini değil, bir ülkede insanların ne kadar rahat söyleyebildiğini tartışmak gerekiyor.
Çünkü otoriterleşmenin en görünür biçimlerinden biri, insanların susturulması değildir yalnızca.
Daha derin ve daha tehlikeli olanı, insanların henüz konuşmadan önce kendilerine “Bunu söylersem başıma ne gelir?” diye sormaya başlamasıdır.
O noktada sansür artık yalnızca devletin uyguladığı bir mekanizma olmaktan çıkar.
İnsanın zihninin içine yerleşir.
Komedyen şakasını yapmadan önce düşünür, gazeteci cümlesini kurmadan önce geri çekilir, sanatçı eserini üretirken sınırları hesaplar, yurttaş sosyal medyada yazacağı kelimeyi tartar.
Ve sonunda toplum konuşmaya devam ediyor gibi görünürken, söylenebileceklerin alanı sessizce daralır.
Göktaş hakkında hazırlanan iddianamenin asıl tartışılması gereken tarafı da budur.
Bir komedyenin sözleri gerçekten suç mudur sorusundan önce, bir ülkede komedinin neden savcılık dosyasına dönüşmek zorunda kaldığını sormak gerekir.
- Bir Komedyene 12 Yıl 2 Ay Hapis İstemi - 4 Eylül 2026
- Gülistan Doku Dosyasında Çember Genişliyor: Eski Vali Çevresine Uzanan Telefon Trafiği ve Yeni Gözaltılar - 29 Ağustos 2026
- İstanbul’da Kültür Değil, Geçim Derdi Kazanıyor - 25 Ağustos 2026










