Siyasetin en trajik anları bazen büyük meydanlarda değil, küçük sembollerin etrafında yaşanır. Çünkü bir rejimin dili çoğu zaman ayrıntılarda görünür hale gelir. Bir pankartta, bir bariyerde, bir mahkeme kararında ya da bir aracın ön camına iliştirilen kağıtta…
Son günlerde CHP Genel Merkezi’nin önünde yaşanan görüntüler biraz da böyleydi.
İki araç sergilendi. Ön camlarına “haram araç” yazıları asıldı. Plakaların üzeri isimlerle kapatıldı. Siyasi bir tartışmadan çok, kamusal bir teşhire benzeyen görüntülerdi bunlar. Bir partinin kendi iç krizinden çok, siyasal hesaplaşmanın aleni bir gösterisine…
Fakat sonra ilginç bir şey oldu.
CHP Genel Başkan Yardımcısı Özgür Karabat çıktı ve o araçlardan birinin bizzat Kemal Kılıçdaroğlu tarafından makam aracı olarak kullanıldığını söyledi. Yetmedi; bugün suçlama konusu yapılan ilişkilerin geçmişte de var olduğunu, Çubuk saldırısından sonra Aziz İhsan Aktaş’tan alınan zırhlı aracın yaklaşık bir buçuk yıl boyunca Kılıçdaroğlu’nun kullanımında olduğunu açıkladı.
İşte siyasetin hakikatle en sert çarpıştığı anlar tam da böyledir.
Çünkü bir şeyi teşhir etmeye çalışırken bazen insan kendi geçmişini görünür hale getirir.
Bu yüzden Karabat’ın söylediği en güçlü cümle belki de en sonda kurduğu cümleydi:
“Evi camdan olan başkasının evine taş atmasın.”
Türkiye’de siyaset uzun zamandır ahlaki üstünlük iddiası üzerinden yürütülüyor. Herkes birbirini “kirli”, “şaibeli”, “haram”, “gayrimeşru” ilan ediyor. Fakat mesele tam da burada başlıyor: Bu dil bir kez kurulduğunda, dönüp herkesi vuruyor. Çünkü mevcut siyasal düzenin en belirgin özelliği, kimsenin tamamen dışarıda kalamaması.
Bu yüzden bugün yaşanan kriz yalnızca CHP’nin iç meselesi değil. Daha büyük bir dönüşümün parçası.
Çünkü “mutlak butlan” kararıyla başlayan süreç, aslında siyasetin hukuki yollarla yeniden dizayn edilmesinin örneği haline geldi. Ardından polis görüntüleri geldi. Sonra “atanmış yönetim” tartışmaları. Şimdi ise araçların sergilendiği, isimlerin teşhir edildiği yeni bir evre…
Bütün bunlar bize şunu gösteriyor:
Siyasal kriz derinleştikçe, tartışma fikirlerden çok semboller üzerinden yürümeye başlıyor.
Çünkü semboller duyguları yönetir. Bir aracın üzerine “haram” yazmak, hukuki bir iddia değil; doğrudan ahlaki infaz girişimidir. İnsanların zihninde görüntü bırakmak ister. Mahkeme kurulmadan hüküm vermek ister.
Ama sorun şu:
Türkiye’de siyaset artık öyle bir noktaya geldi ki, herkes birbirinin geçmişini biliyor.
Bu nedenle kurulan her yeni suçlama dili, dönüp onu kuranları da içine çekiyor. Bir süre sonra hakikat değil, karşılıklı teşhir mekanizması çalışmaya başlıyor.
Ve insan o zaman şunu fark ediyor:
Asıl mesele araçlar değil.
Asıl mesele, siyasetin artık tamamen meşruiyet savaşı üzerinden yürütülmesi.
Kim “gerçek CHP”?
Kim “atanmış”?
Kim “seçilmiş”?
Kim “ihanet etti”?
Kim “iktidarın yanında”?
Kim “temiz”?
Bütün ülke giderek bu soruların içine sıkışıyor.
Oysa siyasetin normal olduğu bir yerde, bir aracın kime ait olduğu değil; halkın nasıl yaşadığı konuşulurdu.
Fakat kriz dönemlerinde rejimler her şeyi simgesel savaşa çevirir. Çünkü gerçek sorunların görünmez olması gerekir.
Bugün CHP’de yaşanan da biraz bu aslında.
Bir yanda mahkeme kararlarıyla yeniden şekillendirilmeye çalışılan bir siyasal alan, diğer yanda bunun yarattığı büyük meşruiyet krizi var. Ve bu kriz büyüdükçe herkes birbirinin geçmişinden parçalar çıkarıp masaya koyuyor.
Ama tarihin ironisi şudur:
İnsan bazen karşı tarafı küçültmek isterken, aslında aynı hikâyenin içinde olduğunu açığa çıkarır.
Belki de bu yüzden en ağır cümle hâlâ aynı yerde duruyor:
Camdan evlerde yaşayanlar, taş atarken en çok kendi seslerini duyarlar.
- CHP’deki “Haram” Araçlar ve Ötesi - 28 Mayıs 2026
- Platon’dan Korkan İktidarın Özgürlükle Kavgası - 18 Mayıs 2026
- Kayıp, İktidar ve Hafıza: Gülistan Doku Vakası ve Devletin Suskunluğu - 24 Nisan 2026










