TBMM’nin “Terörsüz Türkiye” hedefi doğrultusunda kurduğu Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’nun ortak raporunda AİHM ve AYM kararlarının uygulanması demokratikleşmenin temel başlıklarından biri olarak yer alırken, Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Mehmet Uçum’un Osman Kavala kararı sonrasında “AİHM de, Amor da haddini bilsin” diyerek Türkiye’nin AİHS’e taraflığını ve AİHM’e bireysel başvuru hakkını gözden geçirebileceğini söylemesi, yalnızca bir hukuk tartışması değil, iktidarın kendi Meclis iradesiyle ne kadar çelişebildiğini gösteren ciddi bir siyasal sorun ortaya çıkarıyor.
Bir Yanda Meclis, Diğer Yanda Uçum
Türkiye Büyük Millet Meclisi bünyesinde “Terörsüz Türkiye” hedefi doğrultusunda kurulan komisyonun adı tesadüfen Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu olarak konulmadı. Komisyonun resmi görev tanımında terörün Türkiye’nin gündeminden çıkarılması, toplumsal bütünleşmenin güçlendirilmesi, millî birlik ve kardeşliğin pekiştirilmesi kadar özgürlük, demokrasi ve hukuk devleti alanlarında çalışmalar yapmak da açıkça yer aldı.
Komisyon 18 Şubat 2026’da raporunu 47 kabul, 2 ret ve 1 çekimser oyla kabul etti. Raporun demokratikleşme başlıkları arasında AİHM ve Anayasa Mahkemesi kararlarının uygulanması da yer aldı. Bu başlık, muhalefet partilerinin taleplerinden biri olmaktan çıkıp ortak raporda yer alan bir öneriye dönüştü.
Tam da burada Uçum’un sözleri önem kazanıyor.
Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Mehmet Uçum, AİHM Büyük Dairesi’nin Osman Kavala hakkında verdiği yeni ihlal kararının ardından mahkemenin kararını “siyasi proje” olarak niteledi. AİHM’in üst yargı mercii olmadığını savunan Uçum, AİHM kararlarının esastan kesin bağlayıcılığının bulunmadığını ileri sürdü ve “AİHM de, Amor da haddini bilsin” dedi. Dahası, Türkiye’nin AİHS’e taraf olma durumunu ve AİHM’e bireysel başvuru imkanını gözden geçirebileceğini söyledi.
Şimdi sormak gerekiyor:
TBMM’nin kabul ettiği ortak rapor mu esas, yoksa Cumhurbaşkanlığı Başdanışmanı’nın sosyal medya hesabından açıkladığı hukuk anlayışı mı?
“Terörsüz Türkiye”nin Hukuku Nerede?
Bu soru özellikle “Terörsüz Türkiye” adı altında yürütülen süreç açısından önem taşıyor.
Çünkü iktidarın bu süreçte topluma anlattığı temel iddia, silahların susmasının ve örgütün tasfiyesinin ardından Türkiye’nin yeni bir toplumsal bütünleşme dönemine gireceği yönünde. Bunun için de yalnızca güvenlik tedbirlerinin değil, demokratikleşmenin ve hukuk devletinin güçlendirilmesinin gerektiği söyleniyor.
Nitekim Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’nun resmi görev tanımı da tam olarak bunu söylüyor. Komisyon, yalnızca terörün sona erdirilmesi için değil, özgürlük, demokrasi ve hukuk devleti alanlarında çalışmalar yapmak amacıyla kuruldu.
Komisyonun raporunda AİHM ve AYM kararlarının uygulanmasına yer verilmesi de bu nedenle sıradan bir ayrıntı değil. Hukuk devletinin temel meselelerinden biri, devletin kendi iç hukuk düzeninin ve taraf olduğu uluslararası sözleşmelerin gerektirdiği yargı kararlarını uygulamasıdır.
Dolayısıyla mesele yalnızca Osman Kavala değildir.
Mesele, Türkiye’de bir mahkeme kararının devlet açısından ne anlama geldiğidir.
Mesele, Anayasa Mahkemesi kararlarının uygulanıp uygulanmayacağıdır.
Mesele, AİHM kararlarının devlet tarafından nasıl ele alınacağıdır.
Ve daha önemlisi, iktidarın bugün verdiği sözün yarın kendi içindeki bir güç odağı tarafından geçersiz kılınıp kılınamayacağıdır.
Meclis Bir Şey Söylüyor, İktidarın Başdanışmanı Başka
Ortaya çıkan çelişkinin ağırlığı tam da burada.
TBMM’de farklı siyasi partilerin temsilcilerinin yer aldığı bir komisyon kuruluyor. Aylar boyunca toplantılar yapılıyor. Çok sayıda kişi ve kurum dinleniyor. Partiler raporlar hazırlıyor. Sonunda ortak bir rapor ortaya çıkıyor ve nitelikli çoğunlukla kabul ediliyor.
Raporda demokratikleşme önerileri arasında AİHM ve AYM kararlarının uygulanmasına ilişkin düzenlemeler bulunuyor.
Sonra Cumhurbaşkanlığı Hukuk Politikaları Kurulu Başkanvekili ve Cumhurbaşkanı Başdanışmanı çıkıyor ve AİHM kararlarının Türkiye açısından “esastan kesin bağlayıcı” olmadığını savunuyor.
Daha da ileri giderek Türkiye’nin AİHS’e taraf olma durumunun ve AİHM’e bireysel başvuru imkanının gözden geçirilebileceğini söylüyor.
Burada artık yalnızca “AİHM kararları bağlayıcı mıdır?” sorusunu tartışmıyoruz.
Devletin hangi sözünün geçerli olduğunu tartışıyoruz.
TBMM’nin ortak raporu mu?
Cumhurbaşkanlığı makamının başdanışmanının açıklaması mı?
Yarın bir başka yetkili çıkıp komisyon raporundaki başka bir demokratikleşme önerisini de “siyasi proje” ilan ederse ne olacak?
Uçum’un Hukuk Yorumu Ne Anlama Geliyor?
Uçum’un açıklamasında dikkat çeken bir başka nokta, “millî yargının bağımsızlığı” ile uluslararası hukuk yükümlülüklerinin birbirine karşıt iki alanmış gibi kurulması.
Oysa Türkiye AİHS’e taraf olarak AİHM’in yargı yetkisini kabul etti. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 46. maddesi de taraf devletlerin, taraf oldukları davalarda AİHM’in kesinleşmiş kararlarına uymayı taahhüt ettiğini düzenliyor.
Dolayısıyla AİHM’in Türkiye’deki mahkemeler hiyerarşisinin üzerinde bir “üst mahkeme” olup olmadığı tartışması, meselenin özünü değiştirmiyor.
AİHM zaten Türkiye’deki mahkeme zincirinin bir parçası değil.
Tam tersine, devletin taraf olduğu uluslararası insan hakları düzeninin denetim mekanizması.
Bu nedenle “AİHM üst mahkeme değil” demek, AİHM kararlarının Türkiye açısından hiçbir hukuki sonuç doğurmadığı anlamına gelmiyor.
Nitekim AİHM kararlarının uygulanması Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi tarafından da denetleniyor.
Türkiye’nin AİHS’e taraf olması gönüllü bir uluslararası hukuk tercihiyse, bunun sonucu hoşuna giden kararları kabul edip hoşuna gitmeyen kararları “siyasi proje” olarak reddetmek olamaz.
Hukuk, iktidarın beğenisine göre seçilebilen bir menü değildir.
Kavala Kararı Neden Önemli?
AİHM Büyük Dairesi’nin 25 Ağustos’ta verdiği yeni Kavala kararının ağırlığı da burada ortaya çıkıyor.
Mahkeme, Kavala’nın özgürlük ve güvenlik, adil yargılanma, ifade özgürlüğü ile toplantı ve örgütlenme özgürlükleri bakımından haklarının ihlal edildiğine hükmetti; ayrıca AİHS’in 18. maddesi kapsamında da ihlal tespiti yaptı. Mahkeme, ihlallerin ciddiyeti nedeniyle Kavala’nın mümkün olan en kısa sürede serbest bırakılması gerektiğini belirtti.
Bu kararın ardından Avrupa Parlamentosu Türkiye Raportörü Nacho Sánchez Amor da Türkiye’de yargı bağımsızlığı tartışmasına ilişkin sert değerlendirmelerde bulundu. Uçum ise Amor’u “Türkiye Karşıtlığı Sorumlusu” diye nitelendirerek hedef aldı.
Burada Amor’un açıklamalarının doğru olup olmadığı ayrıca tartışılabilir.
Avrupa ülkelerinin insan hakları sicili de elbette eleştirilebilir. Irkçılık, yabancı düşmanlığı, mültecilere yönelik hak ihlalleri ve Avrupa devletlerinin kendi hukuklarını uygulamadığı durumlar konusunda ciddi eleştiriler vardır.
Fakat Avrupa’nın çifte standardı varsa bile bu, Türkiye’nin kendi hukuk yükümlülüklerini ortadan kaldırmaz.
Bir başkasının hukuku çiğnemesi, bizim de hukuku çiğneme hakkımız olduğu anlamına gelmez.
Asıl Çelişki: “Hukuk Devleti” Sözü
Burada iktidarın “Terörsüz Türkiye” sürecinde kullandığı dil ile uygulaması arasındaki mesafe daha da belirginleşiyor.
Çünkü “terörsüz Türkiye” yalnızca silahların susması olarak tarif edilirse, bu bir güvenlik projesidir.
Ama “Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu” adıyla bir Meclis komisyonu kuruluyor ve bunun görevleri arasında demokrasi ile hukuk devleti sayılıyorsa, o zaman süreç başka bir anlam kazanır.
Bu durumda hukuk devleti, sürecin süsü değil, koşulu olmak zorunda.
AİHM ve AYM kararlarının uygulanması da bunun en somut göstergelerinden biri.
Nitekim komisyon raporunun ardından MHP Genel Başkan Yardımcısı Feti Yıldız da Şubat ayında sürece ilişkin yasal düzenlemelerin AİHM ve AYM kararlarıyla çelişmemesi gerektiğini açıkça söylemişti. Daha sonra “Çerçeve Yasa” olarak anılan teklifin hazırlanmasında da rol alan Yıldız, Ağustos ayında AİHM ve AYM kararlarına uyulması konusunun komisyon raporunda bulunduğunu belirtti.
Demek ki mesele yalnızca muhalefetin talebi değil.
İktidar cephesinden de bu yönde verilmiş sözler var.
O halde Uçum’un sözleri şu soruyu daha da büyütüyor:
Bu sözler hangi siyasi iradenin görüşünü yansıtıyor?
Komisyonun Anlamı Ne Kaldı?
Eğer bir yandan TBMM’de “AİHM ve AYM kararları uygulanmalıdır” denilecek, diğer yandan Cumhurbaşkanlığı’nın hukuk politikalarının başındaki isimlerden biri “AİHM kararlarının esastan kesin bağlayıcılığı yoktur” diyecekse, yurttaşın önünde çok basit ama çok ağır bir soru kalıyor:
TBMM’de alınan kararların gerçekten bir değeri var mı?
Komisyonun raporu yalnızca bir siyasi metin olabilir.
Henüz kanun değildir.
Uygulanması için yasama sürecinden geçmesi gereken öneriler içermektedir.
Ama siyasi anlamı bundan daha büyüktür. Çünkü iktidar bloğunun da içinde bulunduğu bir komisyon, Türkiye’nin gelecekteki demokratikleşme adımlarından biri olarak AİHM ve AYM kararlarının uygulanmasını ortak raporuna yazmıştır. Rapor 47 oyla kabul edilmiştir.
Şimdi aynı siyasal iktidarın en etkili hukuk danışmanlarından biri çıkıp, uluslararası mahkemenin kararını tanımama ihtimalini gündeme getiriyorsa, burada yalnızca bir hukuk görüş ayrılığı yoktur.
Meclis iradesinin yürütme tarafından ne kadar ciddiye alındığı sorunu vardır.
“Saray” İle “Meclis” Arasındaki Mesafe
Türkiye’de uzun zamandır temel sorunlardan biri, kurumların varlığı ile gerçek karar gücü arasındaki mesafedir.
Anayasa vardır.
Meclis vardır.
Mahkemeler vardır.
Anayasa Mahkemesi vardır.
AİHM vardır.
Kanunlar vardır.
Fakat bütün bu kurumların ve kuralların siyasi iktidarın ihtiyaçları karşısında ne kadar bağımsız hareket edebildiği sorusu, hukuk tartışmasının merkezinde durmaktadır.
Uçum’un açıklaması bu nedenle yalnızca AİHM’e yönelik sert bir çıkış değildir.
Aynı zamanda iktidarın hukuk karşısındaki sınırlarının nerede başladığını ve nerede bittiğini gösteren bir siyasi işarettir.
Eğer AİHM kararı hoşumuza gitmiyorsa “siyasi proje” deniliyorsa, yarın Anayasa Mahkemesi’nin kararı hoşumuza gitmediğinde ne denilecek?
Eğer uluslararası mahkemenin kararını uygulamak “sömürge zihniyeti” olarak tanımlanıyorsa, kendi Anayasa Mahkemesi’nin kararını uygulamak nasıl tanımlanacak?
Ve eğer bir Meclis komisyonunun demokratikleşme için aldığı kararlar, yürütmenin etkili isimleri tarafından birkaç ay içinde anlamsızlaştırılabiliyorsa, TBMM’nin sürece dahil edilmesinin gerçek anlamı ne olacak?
Terörsüz Türkiye’nin Gerçek Sınavı
“Terörsüz Türkiye”nin gerçek sınavı PKK’nın silah bırakmasıyla bitmeyecek.
Asıl sınav, silahların sustuğu bir ülkede devletin hukuka ne kadar bağlı kalacağı olacak.
Çünkü kalıcı barış yalnızca silahlı çatışmanın sona ermesiyle kurulmaz. İnsanların adalete güvenmesi, siyasal hakların güvence altına alınması, ifade özgürlüğünün korunması, seçilmişlerin görevden alınmaması, mahkeme kararlarının uygulanması ve devletin kendi koyduğu kurallara uyması gerekir.
Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’nun adındaki “demokrasi” kelimesi tam da bu nedenle önemlidir.
Demokrasi yalnızca Meclis’te konuşmak değildir.
Demokrasi, Meclis’te alınan kararların iktidarın hoşuna gitmediği anda değersizleştirilmemesidir.
Hukuk devleti yalnızca kanun çıkarmak değildir.
Hukuk devleti, devletin de hukuka tabi olmasıdır.
Yargı bağımsızlığı yalnızca yabancı mahkemelere “haddinizi bilin” demek değildir.
Yargı bağımsızlığı, Türkiye’deki mahkemelerin de iktidarın hoşuna gitmeyen kararları verebilmesini ve verdiği kararların uygulanmasını sağlayabilmektir.
Bir Sözün Değeri Nerede Ölçülür?
Mehmet Uçum’un açıklamasını bu nedenle yalnızca AİHM karşıtı bir çıkış olarak okumak yetersiz kalıyor.
Asıl mesele, Uçum’un ne söylediğinden daha büyük.
Asıl mesele, onun söylediklerinin “Terörsüz Türkiye” adına TBMM’de oluşturulan siyasi çerçeveyle nasıl bağdaştırılacağıdır.
Meclis komisyonu demokratikleşme için AİHM ve AYM kararlarının uygulanmasını öneriyor.
MHP’den Feti Yıldız bu kararların uygulanması gerektiğini söylüyor.
İktidar, terörsüz Türkiye için yeni bir hukuki dönemden söz ediyor.
Sonra Cumhurbaşkanı Başdanışmanı çıkıyor ve AİHM’i “siyasi proje” olmakla suçlayıp Türkiye’nin AİHS’ten ve bireysel başvuru sisteminden çekilebileceği mesajını veriyor.
İşte Türkiye’nin önündeki gerçek çelişki budur.
Eğer Meclis’in sözü Saray’ın bir başdanışmanının sözü kadar bile güçlü değilse, o zaman “Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu” neden kuruldu?
Eğer AİHM kararları uygulanmayacaksa, rapora neden yazıldı?
Eğer hukuk devleti yalnızca iktidarın uygun gördüğü ölçüde geçerliyse, “Terörsüz Türkiye”nin demokrasi ayağı nasıl kurulacak?
Ve eğer bugün Osman Kavala için verilen AİHM kararı “siyasi proje” denilerek reddedilebiliyorsa, yarın Türkiye’nin başka yurttaşları için verilecek kararların hukuk güvenliği neye dayanacak?
Belki de bugün sorulması gereken en basit soru şu:
TBMM’de alınan kararların sahibi gerçekten Meclis mi, yoksa son sözü yine Saray mı söylüyor?
Çünkü bir ülkede hukuk, yalnızca iktidarın işine geldiğinde hatırlanan bir kural haline gelirse, orada sorun artık AİHM değildir.
Sorun, devletin kendi verdiği sözün sahibi olmaktan çıkmasıdır.
- Mehmet Uçum Bize Ne Diyor, Meclis Kararı mı, Saray Sözü mü? - 28 Ağustos 2026
- Milletvekili Devletin Değil, Milletin Vekilidir - 12 Ağustos 2026
- Uçum’un “Önemsiz” Dediği Yeni Parti Neden Bu Kadar Gündeminde? - 26 Temmuz 2026












