Dünya iklim krizinin geri dönüşü zor bir eşiğine yaklaşırken Türkiye, COP31’e “sıfır atık”, “döngüsel ekonomi” ve yeşil dönüşüm söylemiyle hazırlanıyor. Ancak aynı ülke elektriğinin üçte birini kömürden üretiyor, Avrupa’nın en büyük kömür tüketicisi konumunda bulunuyor, plastik üretimini büyütüyor ve fosil yakıt temelli petrokimya yatırımlarını sürdürüyor. COP31’in diğer ortağı Avustralya’nın da yeni kömür projelerine onay vermesi, Antalya’da yapılacak zirvenin önüne daha büyük bir soruyu koyuyor: İklim krizini gerçekten durdurmaya mı çalışılıyor, yoksa krizin sonuçları yönetilirken fosil yakıt ekonomisi korunmaya mı çalışılıyor?
Dünya 1,5 Derecenin Ötesine Sürükleniyor
Birleşmiş Milletler Çevre Programı’nın Eylül 2026’da yayımladığı değerlendirme, iklim krizinin artık geleceğin değil, bugünün meselesi olduğunu bir kez daha ortaya koydu. UNEP’e göre dünyanın ortalama sıcaklık artışının önümüzdeki yıllarda 1,5 derece eşiğini aşması bekleniyor. En iyimser senaryoda bile sıcaklık artışının 1,8 derece civarında zirve yapması öngörülürken, mevcut politikalarla daha yüksek seviyelere çıkılması ihtimali bulunuyor. Her ek sıcaklık artışı, aşırı hava olaylarından ekosistem kaybına kadar iklim risklerini büyütüyor.
Tam da böyle bir dönemde ülkeler fosil yakıt kullanımını azaltmak yerine yeni kömür, petrol ve gaz yatırımlarını tartışmaya devam ediyor.
Bu çelişkinin en görünür örneklerinden biri ise COP31’in iki ortağı olan Türkiye ve Avustralya.
COP31’in İki Ortağı Da Fosil Yakıtlarla Sınanıyor
COP31, Kasım ayında Antalya’da yapılacak. Türkiye zirvenin ev sahipliğini ve başkanlığını üstlenirken, Avustralya müzakerelerin yürütülmesinden sorumlu olacak. İki ülke arasındaki bu sıra dışı görev paylaşımı, COP30’da yaşanan ev sahipliği krizinin ardından yapılan siyasi uzlaşmayla ortaya çıktı.
Ancak zirve yaklaşırken iki ülke de aynı nedenle uluslararası iklim çevrelerinin eleştirisiyle karşı karşıya.
Fosil yakıtlar.
Climate Change News, Türkiye ve Avustralya’nın bir yandan dünyaya fosil yakıtlardan uzaklaşma çağrısı yaparken diğer yandan kendi ülkelerinde kömür, petrol ve gaz kullanımını sürdüren politikalar izlediğine dikkat çekiyor. Her iki ülkenin de fosil yakıtlardan çıkış için ulusal bir takvim ortaya koymamış olması, COP31’in güvenilirliği açısından soru işareti yaratıyor.
Guardian ise daha doğrudan bir çelişkiye işaret ediyor: COP31’in iki ev sahibi, iklim krizinin ana nedeni olan fosil yakıtlarla ilişkilerini kesmek yerine kömür ve gaz yatırımlarını sürdürürken dünyaya iklim politikası konusunda liderlik etmeye hazırlanıyor.
Türkiye Avrupa’nın Kömür Şampiyonu
Türkiye’nin kömür karnesi bu eleştirilerin merkezinde.
IEA’nın Türkiye 2026 değerlendirmesine göre kömür, 2024 yılında Türkiye’nin toplam enerji arzının yaklaşık dörtte birini, elektrik üretiminin ise üçte birinden fazlasını karşıladı. Türkiye 2025’te yaklaşık 120 milyon ton kömür tüketerek Avrupa’nın en büyük kömür tüketicisi oldu. IEA, Türkiye’nin elektrik üretimindeki karbon yoğunluğunun da IEA üyeleri arasında yüksek seviyelerde bulunduğuna dikkat çekiyor.
Ember verileri ise elektrik üretimindeki tabloyu daha net gösteriyor. Türkiye 2025’te elektriğinin yaklaşık yüzde 34’ünü kömürden üretti. Aynı yıl kömürden elektrik üretimi 121 TWh’ye ulaştı ve kömür santralleri elektrik sektörünün emisyonlarının yaklaşık 122 milyon ton CO₂ düzeyindeki bölümünden sorumlu oldu.
Üstelik bu, Türkiye’nin yenilenebilir enerji yatırımlarının hızlandığı gerçeğini ortadan kaldırmıyor. 2025’te rüzgâr ve güneşin elektrik üretimindeki payı yüzde 22’ye ulaştı. Ancak kömür hâlâ tek başına elektrik üretiminde en büyük kaynak olmayı sürdürüyor.
Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’nın kendi verileri de tabloyu doğruluyor. Türkiye 2025’te kömür santrallerinden yaklaşık 120,9 TWh elektrik üretti ve bunun toplam elektrik üretimindeki payı yüzde 34,1 oldu. Haziran 2026 itibarıyla ülkede 68 kömür yakıtlı elektrik santrali bulunuyor.
Avrupa Kömürden Çıkarken Türkiye Ters Yönde İlerliyor
Buradaki karşılaştırma daha çarpıcı.
Ember’e göre Avrupa Birliği’nde kömürün elektrik üretimindeki payı 2025’te yalnızca yüzde 9,2 seviyesine geriledi. On yıl önce bu oran yüzde 24,6’ydı. Birçok Avrupa ülkesi kömürden çıkışı hızlandırırken Türkiye Avrupa’nın en fazla kömür elektriği üreten ülkesi haline geldi.
Dolayısıyla Türkiye’nin COP31’de “yeşil dönüşüm” ve “temiz enerji” başlıklarını öne çıkarması ile enerji sisteminin gerçek yapısı arasında ciddi bir mesafe bulunuyor.
Bu mesafe yalnızca çevre politikası açısından değil, ekonomik açıdan da önem taşıyor. IEA, kömüre devam edilmesinin Türkiye’yi gelecekte karbon fiyatlandırması riskine, daha yüksek emisyon maliyetlerine ve kömür sektörünü destekleyen mekanizmalar nedeniyle artan mali yüklere maruz bırakabileceği uyarısında bulunuyor.
Plastik, Fosil Yakıt Ekonomisinin Görünmeyen Yüzü
İklim tartışması yalnızca kömür santrallerinden ibaret değil.
Plastik de aynı fosil yakıt ekonomisinin başka bir yüzü.
Lawrence Berkeley Ulusal Laboratuvarı’nın çalışmasına göre birincil plastik üretimi 2019 yılında yaklaşık 2,24 milyar ton sera gazı emisyonuna yol açtı. Plastik üretiminin küresel sera gazı emisyonlarındaki payı yüzde 5,3 düzeyine ulaştı.
Daha önemlisi, plastik kaynaklı emisyonların yaklaşık dörtte üçü ürünün çöpe dönüşmesinden sonra değil, üretimin daha ilk aşamalarında, yani petrol ve gazın çıkarılması, rafine edilmesi ve petrokimya süreçlerinde ortaya çıkıyor.
Bu nedenle plastik meselesini yalnızca “çöpü nasıl toplayacağız?” sorusuna indirmek, sorunun en büyük bölümünü görünmez hale getiriyor.
Birleşmiş Milletler Çevre Programı da artık plastiklerin yalnızca atık olarak değil, üretimden tüketime ve bertarafa kadar bütün yaşam döngüsüyle izlenmesi gerektiğini kabul ediyor. UNEP’in 2026 istatistik rehberi, plastik akışlarının tüm yaşam döngüsü boyunca ölçülmesi için ülkelerin karşılaştırılabilir veri üretmesine ihtiyaç olduğunu özellikle vurguluyor.
Türkiye’nin Plastik Ekonomisi Büyüyor
Türkiye açısından mesele daha da önemli.
PAGEV verilerine göre Türkiye’nin plastik üretimi 2025’te yaklaşık 10 milyon ton düzeyine ulaştı. Türkiye Avrupa’nın en büyük plastik üreticilerinden biri haline gelirken, sektörün ekonomik büyüklüğü de onlarca milyar dolara ulaşıyor.
Ancak plastik üretimindeki bu büyüme, iklim hesabının dışında bırakıldığında ortaya eksik bir bilanço çıkıyor.
Çünkü plastik yalnızca üretildiği fabrikada karbon üretmiyor.
Petrol ve gaz çıkarılıyor, taşınıyor, rafine ediliyor, petrokimya tesislerinde işleniyor, plastik polimerlere dönüştürülüyor, başka tesislere gönderiliyor, ürün haline getiriliyor, yeniden taşınıyor, kullanılıyor ve sonunda yakılıyor, depolanıyor veya geri dönüştürülüyor.
Her aşama enerji ve emisyon üretiyor.
Prof. Dr. Sedat Gündoğdu’nun dikkat çektiği gibi, plastik ürünün atık haline gelmesiyle başlayan süreç de ayrı bir emisyon zinciri yaratıyor. Taşıma, ayrıştırma, depolama, geri dönüşüm ve özellikle yakma işlemleri bu zincirin parçaları.
Dolayısıyla “sıfır atık” söylemi yalnızca çöplerin toplanmasına indirgenirse, plastik üretiminin fosil yakıt bağımlılığı görünmez hale geliyor.
Avrupa’nın Plastik Atığı Türkiye’ye Geliyor
Türkiye’nin iklim ve atık politikasındaki en büyük çelişkilerden biri de burada ortaya çıkıyor.
Greenpeace Türkiye’nin verilerine göre Avrupa Birliği’nin plastik atık ihracatı 2025’te yüzde 19 artarak 503 bin tona ulaştı ve Türkiye Avrupa’nın plastik atıklarının en büyük varış noktası olmayı sürdürdü.
Bu tablo “Sıfır Atık” politikası ile Türkiye’nin fiilen üstlendiği atık yükü arasındaki çelişkiyi gündeme getiriyor.
Üstelik mesele yalnızca çöp miktarı değil. Atığın bir ülkeden diğerine taşınması, işlenmesi ve bertaraf edilmesiyle birlikte karbon yükünün de coğrafi olarak yer değiştirmesi söz konusu.
Başka bir deyişle zengin ülkelerin tüketiminden doğan atık başka bir ülkeye gönderildiğinde, kirlilik sınırı aşarken emisyon hesabı da sınırlar arasında dolaşıyor.
Türkiye’nin “Sıfır Atık” Söylemi Nerede Başlıyor, Nerede Bitiyor?
Türkiye COP31’in gündemine “Sıfır Atık ve Metan Azaltımı” başlığını yerleştiriyor. Murat Kurum’un açıkladığı COP31 gündeminde belediye atıklarındaki artışın 2035’e kadar yarıya indirilmesi ve döngüsel malzeme kullanımının artırılması gibi hedefler bulunuyor.
Bu hedeflerin kendisi elbette önemli.
Ancak sorun şu:
Atığın miktarını azaltmak ile atığın üretildiği ekonomik sistemi değiştirmek aynı şey değil.
Petrokimya yatırımları büyürken plastik üretimi artıyorsa, tek kullanımlık plastikler yaygınlığını koruyorsa, plastik atık ithalatı sürüyorsa ve kömür elektrik üretiminde yüzde 34’lük payını koruyorsa, yalnızca atığın son aşamasına müdahale ederek iklim krizini çözmek mümkün değil.
Daha açık söylemek gerekirse:
Çöpü yönetmek başka, çöp üreten sistemi değiştirmek başka.
Ceyhan’daki Petrokimya Planları Tartışmanın Merkezinde
Bu çelişkinin Türkiye’deki en somut örneklerinden biri Ceyhan’daki petrokimya yatırımları.
Greenpeace Türkiye, bir yandan 2053 net sıfır hedefinden ve COP31’den söz edilirken diğer yandan yeni petrokimya yatırımlarının fosil yakıta dayalı üretimi onlarca yıl boyunca kilitleyeceğini savunuyor.
Buradaki “karbon kilitlenmesi” kavramı kritik.
Bugün milyarlarca dolarlık bir petrokimya altyapısı kurulduğunda yalnızca bugünün emisyonu yaratılmıyor. Tesisin ekonomik ömrü boyunca petrol ve gaza dayalı üretim modelinin sürdürülmesi için güçlü bir ekonomik çıkar mekanizması kuruluyor.
Yani geleceğin iklim politikası, bugünün betonuna ve çeliğine bağlanıyor.
Avustralya Da Aynı Çelişkinin İçinde
Türkiye’nin COP31 ortağı Avustralya da bu konuda Türkiye’den çok farklı bir tablo sunmuyor.
Avustralya dünyanın en büyük kömür ve gaz ihracatçılarından biri olmayı sürdürürken, hükümet aynı zamanda yenilenebilir enerji kapasitesini artırıyor ve fosil yakıt ihracatının gelecekte daralacağını kabul ediyor.
Ancak 2026’da Yeni Güney Galler’deki Hunter Valley Operations kömür madeninin genişletilmesine onay verilmesi, projenin 2045’e kadar çalışmasının ve potansiyel olarak 809 milyon ton CO₂ emisyonuna yol açmasının önünü açtı. Projenin federal çevre onayı süreci ise ayrıca devam ediyor.
Guardian’ın COP31 öncesindeki değerlendirmesi bu nedenle son derece çarpıcı: İklim zirvesine ev sahipliği yapan iki ülke, aynı anda kömür ekonomisini sürdürürken dünyaya fosil yakıtlardan çıkış konusunda liderlik etmeye çalışıyor.
İklim Krizinin Yeni Gerçeği: Krizden Daha Hızlı Büyüyen Ekonomi
Dünyanın karşı karşıya olduğu temel sorun artık iklim krizinin var olup olmadığı değil.
Kriz zaten yaşanıyor.
Sorun, ekonomik sistemin bu kriz karşısında hâlâ fosil yakıtları büyümenin temel girdilerinden biri olarak görmesi.
Kömür santralleri, petrol ve gaz yatırımları, petrokimya tesisleri ve plastik üretimi aynı ekonomik zincirin farklı halkaları.
Bu zincirin sonunda ise iklim değişikliği, kuraklık, aşırı sıcaklar, orman yangınları, seller, tarımsal üretim kayıpları ve giderek ağırlaşan sağlık maliyetleri ortaya çıkıyor.
Bir tarafta milyarlarca dolarlık fosil yakıt yatırımları ve plastik ekonomisi büyüyor.
Diğer tarafta bu büyümenin toplumsal maliyetini devletler, emekçiler, çiftçiler ve sıradan insanlar ödüyor.
COP31’in Gerçek Sınavı Antalya’da Olacak
Türkiye COP31’de “uygulama”, “sıfır atık”, “döngüsel ekonomi”, “elektrifikasyon” ve “yeşil sanayileşme” başlıklarını öne çıkarıyor. Murat Kurum, elektrik kullanımının nihai enerji tüketimindeki payının 2035’e kadar yüzde 35’e çıkarılmasını hedef olarak ortaya koyuyor.
Bunlar önemli hedefler.
Fakat iklim politikasının gerçek ölçüsü zirvede kullanılan kavramlar değil, ülkelerin kendi topraklarında aldıkları kararlar.
Kömür santrallerinin ne zaman kapanacağı.
Yeni fosil yakıt yatırımlarının durdurulup durdurulmayacağı.
Petrokimya kapasitesinin büyütülüp büyütülmeyeceği.
Plastik üretiminin azaltılıp azaltılmayacağı.
Atık ithalatının sürüp sürmeyeceği.
Ve bütün bunların emisyon hesabının şeffaf biçimde tutulup tutulmayacağı.
UNEP’in uyarısı açık: dünya 1,5 derece eşiğini aşmaya doğru ilerliyor ve her gecikme iklim riskini büyütüyor.
Türkiye’nin COP31’de önüne koyacağı en büyük sınav da bu nedenle “sıfır atık” söylemini ne kadar iyi anlattığı değil, fosil yakıta dayalı üretim ve tüketim düzenini değiştirmek için ne kadar ileri gidebildiği olacak.
Çünkü dünyayı iklim krizine sürükleyen şey yalnızca çöpler değil.
Çöpün arkasındaki ekonomi, kömürün arkasındaki enerji düzeni, plastiğin arkasındaki petrol ve gaz ve bütün bunları sürekli büyümeye zorlayan üretim modeli.
COP31 Antalya’da toplanacak.
Ancak iklim krizinin gerçek bilançosu, zirvenin salonlarında değil, kömür santrallerinde, maden sahalarında, petrokimya tesislerinde, plastik atık depolarında ve giderek daha sıcak hale gelen şehirlerde yazılmaya devam edecek.
TB / UNEP, IEA, Ember, Reuters, The Guardian, Climate Change News, Türkiye Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı, Bianet, Greenpeace Türkiye, PAGEV





















