back to top
Ana Sayfa Haberler Demir Kapılar Mizahı Susturamadı

Demir Kapılar Mizahı Susturamadı

Yaklaşık bir aydır Tekirdağ Çorlu Karatepe Yüksek Güvenlikli Ceza İnfaz Kurumu’nda tutuklu bulunan komedyen Deniz Göktaş, cezaevinden gönderdiği mektupta ne mağduriyet dili kurdu ne de kahramanlık hikâyesi yazdı. Bunun yerine, Türkiye’nin yargı, ifade özgürlüğü ve cezaevi gerçekliğini mizahın ince bıçağıyla kesmeye devam etti. Göktaş’ın satırları, bir tutuklunun günlüğünden çok, demir parmaklıklar ardında bile ironinin özgürlüğünü koruyabileceğini gösteren güçlü bir tanıklığa dönüştü.

İlk Tekzip Cezaevinden Geldi

Deniz Göktaş, mektubuna hakkında sosyal medyada dolaşıma giren bazı anlatıları düzelterek başladı. Kendisi adına dile getirilen romantik ya da duygusal ifadelerin gerçeği yansıtmadığını belirten komedyen, kamuoyunda oluşan “unutulmak istemeyen mağdur” portresini de ironik bir dille reddetti. Mizahını cezaevi koşullarında da kaybetmediğini gösteren bu giriş, aslında Göktaş’ın yıllardır sahnede kurduğu anlatının devamı niteliğinde.

Kamuoyunda çoğu zaman cezaevi mektupları dramatik anlatılarla özdeşleştirilirken, Göktaş tam tersine acıyı mizahın nesnesi hâline getiriyor. Böylece yaşadığı süreci romantize etmiyor; tam aksine, dramatik beklentiyi boşa çıkararak okuru gülümsetirken düşündürmeyi başarıyor.

Mizahın Teslim Olmadığı Bir Hücre

Göktaş, Çorlu Cezaevi’nde geçirdiği ilk ayı anlatırken moralinin yerinde olduğunu, sağlığının iyi olduğunu ve bugüne kadar kendisini psikolojik olarak çökertecek bir an yaşamadığını ifade ediyor. Ancak bu iyimser ton, cezaevini olağanlaştıran bir anlatıya dönüşmüyor. Tam tersine, özgürlüğün günlük hayatta fark edilmeyen ayrıntılarının cezaevinde nasıl temel ihtiyaçlara dönüştüğünü mizahla görünür kılıyor.

Bir klavyeyi, bir bıyık makasını, gözetlenmeden kalınabilecek bir odayı ya da güneşe doğrudan ulaşabilmeyi özlemek… Bunlar ilk bakışta küçük ayrıntılar gibi görünse de, özgürlüğün aslında gündelik hayatın sıradan parçalarından oluştuğunu hatırlatıyor. Göktaş’ın bıyık makası üzerine kurduğu mizah, cezaevinin bürokratik absürtlüğünü görünür kılarken, okuru güldürdüğü kadar düşündürüyor.

“Kuyu Tipi” Cezaevi Ve Görünmeyen Yalnızlık

Mektubun en çarpıcı bölümlerinden biri ise kamuoyunda “Kuyu Tipi” olarak bilinen yüksek güvenlikli cezaevi modeline ilişkin gözlemleri oluşturuyor. Göktaş, hukuki ya da siyasi bir tartışmaya girmeden, günlük yaşamın ayrıntıları üzerinden izolasyonun etkilerini anlatıyor. Gün boyunca insan sesi duymadan yaşayan mahpuslar, yüksek duvarlar arasında güneşi yakalamaya çalışmak ve avluya düşen bir güvercinle arkadaşlık etmek, soyut bir hak ihlali tartışmasını somut bir yaşam deneyimine dönüştürüyor.

Uzun süredir insan hakları örgütlerinin, baroların ve infaz hukuku uzmanlarının eleştirdiği yüksek güvenlikli izolasyon sistemi, Göktaş’ın satırlarında akademik raporların kuramayacağı kadar güçlü bir anlatıya dönüşüyor. Çünkü bazen tek bir güvercin, onlarca sayfalık rapordan daha fazla şey anlatabiliyor.

Cezaevinin En Popülerleri: Avukatlar Ve Kitaplar

Mektupta mizahın yöneldiği hedeflerden biri de cezaevi rutinleri. Göktaş, kantine ton balığının girmesini sağlayan avukatı cezaevinin “yıldızı” ilan ederken, dışarıdaki popüler isimlerle yaptığı karşılaştırmalarla yine kendine özgü ironisini sürdürüyor. Kitaplar, mektuplar ve avukat ziyaretleri ise cezaevindeki gündelik yaşamın nefes alan alanları olarak öne çıkıyor.

Özellikle kitapların infaz kurumlarındaki denetim süreçlerine yaptığı göndermeler, Türkiye’de uzun süredir tartışılan yayın sansürü ve mahpusların bilgiye erişim hakkı meselesini de dolaylı biçimde gündeme taşıyor. Herman Melville’in Moby Dick romanının cezaevi komisyonunda beklemesine ilişkin yaptığı espri, bürokrasinin zaman zaman gerçeküstü boyutlara ulaşabilen işleyişine ince bir gönderme niteliği taşıyor.

İfade Özgürlüğü İle Mizah Arasındaki İnce Çizgi

Deniz Göktaş’ın tutuklanmasına neden olan süreç, Türkiye’de mizahın sınırları ve ifade özgürlüğü tartışmalarını yeniden gündeme taşımıştı. Cezaevinden gönderdiği mektup ise bu tartışmayı farklı bir zemine taşıyor. Çünkü Göktaş, kendisini savunmaktan çok, mizahın en zor koşullarda bile varlığını sürdürebileceğini gösteriyor.

Uluslararası insan hakları standartları, ifade özgürlüğünün yalnızca popüler ya da rahatsız etmeyen düşünceler için değil; toplumun bir kesimini rahatsız edebilecek eleştirel, satirik ve mizahi ifadeler için de korunması gerektiğini vurguluyor. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin çok sayıdaki kararında da sanatın ve mizahın, demokratik toplumun çoğulculuğunun ayrılmaz parçaları olduğu belirtiliyor.

Bir Mektubun Anlattığı Türkiye

Deniz Göktaş’ın Çorlu Karatepe Cezaevi’nden gönderdiği mektup, ilk bakışta bir komedyenin kişisel notları gibi okunabilir. Oysa satır aralarında çok daha geniş bir hikâye var. Bu hikâye; ifade özgürlüğünün sınırlarını, yüksek güvenlikli cezaevlerinin yarattığı izolasyonu, gündelik hayatın en sıradan ayrıntılarının özgürlükle nasıl anlam kazandığını ve mizahın otorite karşısındaki direncini anlatıyor.

Belki de mektubun en dikkat çekici yanı, okuru acındırmaya çalışmaması. Çünkü Deniz Göktaş, demir kapıların ardında bile seyircisini güldürmeye çalışan bir komedyen olarak kalmayı tercih ediyor. Böylece cezaevinden gönderdiği satırlar, yalnızca bir mahpusun mektubu olmaktan çıkıyor; mizahın baskı karşısında geri çekilmeyen hafızasına dönüşüyor.


Kaynaklar:

  • Deniz Göktaş’ın Tekirdağ Çorlu Karatepe Yüksek Güvenlikli Ceza İnfaz Kurumu’ndan sosyal medya hesabı aracılığıyla paylaşılan mektubu.